Hikaye - Öykü

YOLCULUK

YOLCULUK
Ahmet Fevzi Kibar
Arş. Gör. Ahmet Fevzi Kibar

Ölmeye, yemeye, sevmeye, sevilmeye, nefes almaya mahkûm olan özgür olabilir miydi?

Bu yokuş epey yordu beni, biraz soluklanmam bir de sigarayı azaltmam gerek. Yokuşun ufuk çizgisiyle kesiştiği yerde koca bir ağaç var. Güzel bir ağaç ancak türü nedir bilmiyorum. Benim için güzel veya çirkindir, biçimli yahut biçimsiz, uzun ya da kısadır, fazlası değil. Meşe mi, gürgen mi, çınar mı bilmem. Ama bu güzel, heybetli bir ağaçtı. Sırt çantamı çıkarıp soluk soluğa, uzun yolda yorulup olduğu yere yığılan develer gibi çöktüm dibine… Hava; bulutlu, kapalı ancak yağışsız. Serin rüzgarlar esiyor fakat soğuk sayılmaz. Sonbaharın ortaları, yapraklar dökülüyor. Dökülenler savruluyor dört bir yana… Yüksekçe bir tepe burası. Ağaç, ben ve önümde alabildiğine geniş bir manzara…

Tepenin bir kenarı uçurum. Manzarada düzlükler, sarıdan turuncuya, turuncudan kahveye çalan rengarenk tepeler; kalabalık bir koyun sürüsü, kıvrım kıvrım bir yol, tek tük yol alan arabalar; ufuk boyunca beyazdan griye, turkuazdan laciverte, maviden siyaha bulutlar… Yorgunluk beni esir alıyor. Yalnızlığım gözkapaklarımda tepiniyor. Çantamı başımın altına alıp uzanıyorum ağacın gölgesine.

İçime dolan üşüme ile uyandığımda vakit ikindi sonrası olmuştu, epey uyumuşum. Uyuduğumda henüz öğlen olmamıştı. İkindi sonrası, önce havaya sonra da insan ruhuna çöken o hüzün, ayrılık ve ölüm ağırlığı sersem etmiş aklımı. Hafifçe doğrulup, etrafıma bakıyorum. Neredeyim ben? Biraz sorguluyorum. Her zamanki gibi yoldaydım. Şuan oturuyorum ve karnım açıkmış. Dünden kalan sandviç olacaktı. Çantada iyice ezilmiş halde buluyorum. İki-üç hırslı ve koca ısırıkla tıkıştırıyorum ağzıma. Biraz kendimdeyim. Vakit akşama yaklaştıkça ağaçtan daha fazla yaprak dökülmeye başlıyor.

Yaprakları seyre dalıyorum. Belki bu ikindi hüznüne iyi gelir diye. Ağaçtan kopan yapraklar ağacın dibine doluşmuş. Çoğu henüz gidememiş uzaklara ama gitmeleri yakındır. Ağaçtan kopan yapraklar… Tıpkı benim ailemden kopup terki diyar eylediğim gibi… Aslında hürriyet bu. Tek bir yere mahkûm olmamak. Bağımsızlık… Bir kere kopardın mı bağını istediğin yere uçabilirsin.

Ne güzel tazecik ve içi kıpır kıpır yapraklar, bir rüzgâr ile üçü beşi bir telaşla kopuyorlar ağaçtan. Başımı kaldırıp biraz daha seyrettim bu kopuşları. Sonra büyükçe bir yaprak dikkatimi kendisinde topladı. Onun tutunduğu dalından ayrılışını, o ilk cesareti hayranlıkla izledim. Sonra süzülüşünü… Başını eğip yere düşüşünü… Düştüğü yerdeki diğer yaprakları…

Dedim ya kendime teselli arıyordum. İlk başta büyük bir teselli ile başlayan bu arayış. Yaprağın yere düşüşüyle farklı bir sorgulayışa dönüştü. Diğer yaprakların birçoğu ağaçtan ayrıldıkları andaki tazelik ve heyecanlarını yitirmiş, adeta sararıp solmuşlardı. Kolay mıydı tek başına yol almak? Kimse bilmez derdini. Ağaçtan kopmak ilk başta büyük heyecan ve cesaret işidir. Ağaca bağlı oldun mu, öyle her rüzgâr koparamaz seni, tazeliğini korursun. Ancak koptuktan sonra esen rüzgarların insafına kalırsın. O nereye eserse oraya gidersin. Özgürlük müydü bu? Yoksa bir mecburiyet mi? Tabi insanda irade var; tam bir kıyas olmaz, diye kestirip attım.

Çantamı toplayıp yola koyulmak için ayağa kalktım. Ama nedense o ilk evden ayrılışımı, babama karşı çıkışımı, yıllarca yollarda oluşumu düşündüm. Kendime itiraf etmekten korkuyordum. Evet, seyahat güzel şeydi: Özgürlük, her istediğini yapabilmek falan. Ancak insanın dönecek bir yuvası, yurdu olmayınca buna yolculuk denir miydi? Yolculuk neydi? Yol üzerinde olmak mı yoksa bir yere varmak mı?  Başlangıcı, döneceği bir yeri olmayanın yaptığı şey yolculuk muydu yoksa sürüklenmek mi?

Ailemle bağımı öyle koparmıştım ki, yaşadığımdan bile haberleri yoktu. Belki de ölmüştüm onlar için… Ölsem bir ağlayanım olmayacak mıydı? Yani ölümüm kimsenin umurunda olmayacaktı. Böyle düşününce içim ürperdi. Kendimi ağaçtan düşen o yaprak gibi, yokluk karanlığına düşüyor gibi hissettim. Kıyafetlerime daha sıkı sarıldım. Yokuş aşağı yürümeye koyuldum.

Uyumadan önce karşı tepede gördüğüm sürü şimdi yokuşu tırmanıyordu. Sürünün köpekleri bana hırlamaya başladı. Daha ziyade korktum. Çoban yetişti. Biraz konuştuk. Teni güneşten yanmış, ciğeri sıcak bu Anadolu insanıyla konuşmak daldığım karanlığa bir nebze ışık oldu. Hava kararmadan kendime konaklayacak bir yer bulmalıydım. Bir an önce yola inmeliydim. Yola koyuldum.

Son bir kez kafamı çevirip ardımda kalan sürüye bakmaktan kendimi alamadım. İki köpek, tepenin uçuruma bakan tarafına geçmiş, adeta trafik polisi gibi koyunların o yana gelmesine engel oluyordu. Bir diğer köpek ise sürünün önünde onlara yol gösteriyordu. Çobansa sürünün en arkasındaydı. Sürünün ardında kalan sakat, yaşlı, ufak koyunları toparlıyordu. Birkaç yavruyu kucağına almıştı. Lafını dinlemeyip ısrarla uçuruma doğru ilerleyen koyunlara yerden aldığı taşları atıyordu. Böylece, onları uçuruma yuvarlanmaktan alıkoyuyordu. Onları idare eden çobanları, koruyan köpekleri vardı. Bu manzara yıllardır içimde yalnızlık ve sahipsizlik hislerinin birikmesiyle büyümüş yanardağı tetikleyen bir deprem oldu. “Keşke şu sürüde bir koyun olsaydım da bu aklımdan geçen gönlüme dolan soruların muhatabı olmasaydım” diye iç geçirdim. Uzun uzun baktım. Bir hikâyeye bakar gibi baktım. Nefsim ve egom, şu üç-beş saniyelik mutluluğu çok gördüler bana. “De haydi sende, bu aptal koyunlar mı? Akıl yok onlarda bir kere. Gel bak daha ne eğlenceler göreceğiz” diye elimden tutup yola koydular.

Hava epey soğumuştu. Yol kenarında uzunca bir beklemeden sonra otostop çektiğim bir kamyon beni aldı. Kamyoncular da yalnızlık çekiyordu. Yol arkadaşı olmadan yolda olmak zor işti, vesselam. Ancak benim gibi iradesi sağlam olanlar yalnız yol almanın kahır ve sıkıntısını göğüsleyebilirdi.

-Nereye?

-Yol nereye götürürse… Diye cevapladım. Adam baygın bir bakışla beni süzdü. Zararsız bir tip olduğumdan emin olmuş olacak ki seslendi:

-Atla!

Uzun süreli birliktelikleri sebebiyle koltuğun şeklini almış kamyoncu, yolculuktan yorgun düşmüş olacak ki ikide bir esniyordu. Konuşmasında ise sanki genel anlamda bu kamyon seferlerinden bıkmışlığın esnemesi vardı. İkimiz de konuşmak zorunda hissediyorduk kendimizi. O beni arabasına aldığı için, ben onun arabasına bindiğim için konuşmalıydık. İkimiz de yıllardır yollardaydık. Yolda olma sebeplerimiz farklıydı lakin ortak noktamızdı yollar. Artık o da kendisini ailesine yabancı hissediyordu. Fakat yine de gideceği yer de döneceği yer de belliydi. Belki de onu yokluğun derin uçurumlarından koruyan bu ince sınırlardı. Zaten nefse düşünmemek için ufak bir mazeret yeterliydi. O ufak delikte dünyaları saklar da sen son anına kadar farkına varmazsın.

Bıkmıştı bu işlerden ancak alışmıştı da. İnsan alıştı mı kolay vazgeçemez. Belki de alışkanlıklar insana var olduğunu hissettiren güvenli liman ve korkularına karşı bir meydan okumaydı. “Bırakmak istiyorum ama yitip gitmekten korkuyorum” demek ister gibiydi.

Kamyonun motor, gaz ve nefes kokulu sıcak havası beni mayıştırdı. Bu adam beni neden arabasına aldı? Neden bana iyilik yapmak istedi? Belki de sırf yalnızlığını paylaşmak içindi. Yani ben ona bir iyilik yapıyordum. Her ne sebeple olursa olsun insandık en nihayetinde.

Sert bir korna ile gözlerimi açınca saliseler içinde durumu anlamaya çalıştım, önce yola sonra kamyoncu dayıya baktım. Onun da içi geçmiş.

-Dayı dikkat! Diye bağırdım. Kamyoncu sıçradı, ne olduğunu anlamaya çalışırken, ani bir refleks ile direksiyonu kırdı ve yoldan çıktık. Oradan aklımda kalan son şey başımın, dünyamın ve dünyanın döndüğüydü.

Hastanede gözlerimi açtığımda birkaç yerimde ufak çizik ve morarmalar dışında bir şeyim yoktu. Sadece kazanın şokuyla şuurum kapanmıştı.

-Verilmiş sadakanız varmış, dedi hemşire. Dayıyı kurtaramamışlar. Cenazesini memleketine yollamışlar.

Sadakamı kim vermişti? Hala beni düşünen biri var mıydı? Kazaya ben mi sebep olmuştum? Uyumasaydım, ölmeyecek miydi? Beni kamyonuna almasa da ölecek miydi? Benim payım var mıydı bu ölümde? Yine sorular yağmuru… Kader rüzgarının savurduğu yapraklar mıydık, savrulurken birbiri ile arkadaşlık eden? Peki ya bizim irademiz işin neresindeydi? Bir yaprağın ne savrulmayı isteyecek arzusu ne de geri dönmeyi dileyecek bir iradesi vardı. Peki ya biz? Kaderin büyük fırtınalarına karşı koyabilir miydik? Yoksa sadece fırtınalardan sonrası mı tercihimize kalıyordu?

Eskiden aklım, benim taptığım şeydi. O büyük felsefecilerin kitaplarını okuyup dünyayı tekrar tekrar baştan yaratmaya doyamazdım. Şimdi aklım bin bir yılan besleyen bir zindana döndü. Her yaşadığım hadisede ortaya çıkıp kalbimi, ruhumu acımasız sorular ile delik deşik ediyorlardı.

Dayıya rahmet okuyup tekrar yola koyulma iradesi gösterdim. Akşama doğru artık yeni bir yerleşim yerindeydim. Diğerleri geride kalmıştı. Rast geldiğim insanlar bu hırpani kılığımdan çekinseler de yardım etmekten geri durmuyorlardı. Bu milletin zaafı işte buydu, yardım etmek. Bazen de birileri misafir eder. O yörenin geleneğine göre değişir.

En ucuz konaklayacak yeri sordum, gösterdiler. Biri de halime acıyıp yemek ısmarladı. O kadar yolculuk, gördüğüm memleketler ve şahit olduğum insan manzaralarından sonra artık insanların ne dediğini önemsemiyordum. Kimi için dilenci, kimi için gezgin, kimi için serseri, yaban, hippi, garip artık her neyse…

Pansiyon odası, epey eskiydi. Bir yatak, komodin, bir sandalyeden başka eşya yoktu. İki metrekare bir banyosu vardı. Banyonun bir köşesinde sidikten sararmış bir klozet, diğer köşesinde duş başlığı, pis bir lavabo, bir sabun, bir de eski sarı tuvalet terliklerinden vardı. Bir havlu istedim. Kirden griye dönmüş bir havlu verdiler.

Dışarıyı iyiden iyiye zifiri karanlık basmıştı. Odanın loş sarı ışığı, tozdan sararmış perdesi, banyonun anca altını aydınlatan kararmış lambası, hafif ılıktan öteye ısınmayan suyu… Bu pislik, bu loşluk, bu kullanılmışlığın içinde aklımda son günlerde yaşadıklarım ile duşun altına girdim. Uzun saçlarım tozdan, yağdan yapış yapış olmuştu. Sabun da elimden kayıp düştü. Bulamadım. Çömelip duşun altında ağlamaya başladım. Ne beni tutan bir kök ne de tutunacak bir dalım vardı. Tamamen kaybolmuştum.

Uzun zamandır böyle ağladığımı hatırlamıyorum. Sanki kuraklıktan taşlaşmış kalp toprağım; yumuşamış, pamuk gibi olmuştu. Zihnimin yılanları köşelerine çekilmişti.

Yatağa uzandım, yorganı üzerime çektim. Uzun süren bu yolculuğumun köşe taşlarını düşünmeye başladım. Kısa süreli konaklamalar, tek gecelik ilişkiler, tek seferlik tanışmalar, arkadaşlıklar, artık neresi olduğu önemli olmayan diyarlar, duraklar, otostoplar, dağlar, tepeler, ovalar, uçurumlar… Allah, ağaç, çoban, babam, annem, kamyoncu dayı, sevdiğim kızlar, sevmediğim adamlar, yol arkadaşları… Yaprak, sürü, kamyon… Ağaçtan düşen yapraklar, sürüden ayrılan kuzular, yoldan çıkan kamyon, elimden kayan sabun… Elimde tutamadığım, yitmesine engel olamadığım ne varsa hepsi zihnimdeydi.

Eğer yaratılmışların bir hayat kaynağı yoksa yani ne kadar kabul etmek istemesem de bir Allah yoksa ve bu kainatı o idare etmiyorsa her çaba boşaydı. Kâinat ağacından kopup, yitip giden yapraklardan farksızdık. Allah olmak zorundaydı. Yoksa bu mahluklar arasındaki bağı ne ile açıklayacaktık? Yahut yaptığım açıklamanın bir faydası olmalıydı. Allah yoksa her şeyimi kaybedecek, dönecek bir diyarım olmayacaktı. O zaman yaşamak da ölmek de anlamsızdı. Yok olmak istemiyordum. Yaşamak istiyordum, sonsuz kere. Allah’ı kabul edince özgürlüğümü mü kaybedecektim? Bu zamana kadar kabul etmemek beni özgür mü kılmıştı?

Ölmeye, yemeye, sevmeye, sevilmeye, nefes almaya mahkum olan özgür olabilir miydi? Bunca zaman Allah’ı, ailemi, milletimi, kalbimi reddetmek beni özgür kılmış mıydı? Sürekli yolda olmak beni hür etmiş miydi?

Yorulmuştum. Allah’a, onun varlığına ihtiyacım vardı. Kendim için, düşen yapraklar için, kamyoncu dayı için, sevdiğim veya sevmediğim ne kadar mahluk varsa hepimiz için… Çünkü kendimi ve onları kurtarmaya gücüm yetmiyordu.

Allah’ı, istediğimi özgürce yapabilmek için reddetmiştim. Ama tükenmiştim. Allah ve onun vadettiği ahiret varsa onu bulmalıydım. Bir de öyle denemeliydim. Ne kaybedebilirdim ki! En azından sahipsizlik hissinden kurtulurdum. Sahipsiz bir it gibi oradan oraya dolaşıp dilenci muamelesi görmekten daha kötü olamazdı ya! Hem Allah’ın merhametli olduğu söylenirdi. Merhametli bir çobanım olsa beni koruyup kollasa fena mı olurdu?

Aklımdaki yılanlar tekrar kafalarını uzatıp tıslamaya başladı. Karşılarına inanç ejderhası çıkınca köşelerine çekilmek zorunda kaldılar.

Ailemi, doğduğum diyarı özlediğimi hissettim. İnsan en güzel diyarlarda da dolaşsa içinde hep doğduğu yere bir özlem besliyordu. Sanki doğduğu yer bir yular gibi boynuna takılmış, nereye gitse onu kendine çekiyordu. Köküm, tözüm, ögüm ve özüm, beni çağırıyordu. İnsan özünden de güzünden de kaçamıyor…

Uyandığımda çoktan sabah olmuştu. Pencereyi açıp bir keyif cigarası patlattım. Farklı bir heyecan vardı üzerimde. Hızlıca giyindim. Ceplerim boştu. Toplasan 5 lira çıkmazdı. Şansıma pansiyon iki katlıydı. Pencereden aşağıya sarkarak atladım. Koşarak uzaklaştım. Pansiyonu epey geride bıraktığıma kanaat getirince dönüp baktım. Peşimde kimse yoktu. Tekrar yola baktım.

Dönüş yolculuğum başlamıştı. Ama önce nerede olduğumu öğrenmeliydim.

(07.04.2021)

Teşekkür: Bu hikayeme yorum ve eleştirileri ile katkı sağlayan Mustafa Dündar ile Nisa Nur Köksal‘a teşekkür ederim.

Yazar Hakkında

Ahmet Fevzi Kibar

Ahmet Fevzi Kibar

Akademisyen, Hukuki Danışman ve Yazar
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Özel Hukuk yüksek lisans mezunu ve İstanbul Üniversitesi Özel Hukuk doktora eğitimi (devam ediyor). Kişiler, Aile, Eşya, Miras, Borçlar, Gayrimenkul, Fikri Mülkiyet ve Ürün Sorumluluğu Hukuku alanlarında çalışma yapmaktadır. Ayrıca hikâye, deneme ve eleştiri yazarlığı da yapmaktadır. Evli ve baba.

Yorum Yap

Konuşmaya Başla
WhatsApp Destek Hattı
Merhaba, YOLCULUK bu konu hakkında destek alabilirsiniz...