Deneme

YOKLUK ÜZERİNE BİR DÜŞÜNÜŞ

Yokluk Üzerine Bir Düşünüş
Ahmet Fevzi Kibar
Arş. Gör. Ahmet Fevzi Kibar

Yokluk üzerine gerçek bir düşünüşten sonra insan için artık hiçbir şey eskisi gibi kalmaz.

(YOKLUK VE VAROLMA ÇABASI)

I

Nasıl söylesem? Nereden başlasam bilemiyorum. Ancak bir yerden başlamalı insan. Hadi ezberlenmiş kalıpları bir kenara bırakarak benliğimizi ve şuurumuzu derinden sarsacak bir düşünüşe dalalım. An şart ki:

Önceden öğre(N/T)ilmişleri ve yarım kalmış cevapları bir tam cevapmış saymadan düşünelim… Bu cesareti kimler gösterebilir?

O zaman buyurun efendim…

Yokluk. Hiçlik, ölüm, uyku, uyanıklık, rüya, kâbus, hasret, ayrılık, kayıp, gözyaşı ve elem… Kısaca, karanlık…

Ölümün ruhumuzu tırnak uçlarımızdan, hücre köklerimize kadar sarsması, ayrılıkların bizde meydana getirdiği kaybetme hissi, hasretin ağırlığı, Hazan mevsiminin ruhta hâsıl ettiği derin hüzünler, gördüğümüz yetim ve öksüzlerin kalbimizi delip ortada kocaman bir boşluk bırakan bakışları, uçsuz bucaksız çöller, denizlerin ve gökyüzünün sonunu hayal ederken kendini içinde bulduğumuz acizlik hissi…

Hayatımızda ortaya çıkan ve bize yokluğun kardeşi olarak uğrayan bütün duygular. Bize yokluğu hissettiren bütün anlar…

Yok olma korkusu, yitip gitmeme çabası, kaybetme telaşı, yaşama kaygısı, en mutlu tebessümlere bile sıçrayan zeval çamuru…

II

İnsanların ekseri ölümü mezara girip yatmak sanıyor. Vicdan rahatlatmak için içilen “ışıklar içinde uyu” şarabı ve karanlık toprağa konulan ölüler. Eğer ölüm ışıl ışıl, insanların kötülük ve semli bakışlarından uzakta bir yatağa uzanıp uyumaksa eğer öyleyse bu çürüyüş, yok oluş nedir? Yokluğu tanımlamak bu kadar basitti madem neden o büyük dehalar bu tanım yüzünden kafayı yediler, intihar ettiler?

Ölümü mezara girip uzunca bir süre rahatsız edilmeden uyumak sananlar, ah ne çocuk avuntusu ama… Yahu, ortada ne rahat bir yatak ne ışıklar ne da sıcak tutacak bir yorgan ne de haşarattan koruyacak kıyafet, ilaç veya duvar yok… karanlık, soğuk, korunaksız bir topraktan başka bir şey değil bu durak. Ölünce yakılanlar, toprağa defnedilmeyenler başka mesele, ancak az sonra yapacağımız tefekkür onları da kapsamaktadır.

Eğer bir Allah ve O’nun vadettiği Ahiret (bu diyarın devamı, ölümden sonra bir hayat) yoksa bu ölüm denilen illet düpedüz çaresiz bir yokluktan başka bir şey değildir.

“Yokluk, Allah’ın cehennemine girmekten iyidir” dedirten veya “hangisini tercih edersin; yokluk mu? Cehennem mi?” sorusuna, “yokluk” tabiki de diye verilen cevabın altında yatan sebep düpedüz bu konunun üstünkörü bir düşünüşe kurban edilmesidir. Hâlbuki, insanın hayatında başına gelecek en büyük felaket ölümdür. Zira ölüm, insanın maddi veya manevi anlamda sevdiği, hoşlandığı, lezzet aldığı, biriktirdiği her ne varsa bu şeylerle o insan arasındaki bağı koparan tek felakettir. Madem böyle bir felaket insanın başında her an tehdit ediyor, buna karşı bir çözüm bulmak veya bu büyük hadiseyi anlamak insanın en birinci hayat gailesi olması gerekmez mi? “Ölümü, mezara girip huzur içinde yatmak” zannını insana hoş gösteren de bu çaresizlik değil midir? Bu sorunun dehşetinden kaçıp cevabın doğru veya yanlış, mantıklı ya da mantıksız olduğuna bakmaksızın kabul etmesini sağlayan da bu çaresizlik değil midir?

Peki, ne yapmalı? Eğer yazıyı buraya kadar okuyup da eski cevap benim için yeterli diyorsanız, maalesef ki artık çok geç… Zira bu kısma kadar konuştuklarımız yüzünden artık eski şarap bizi sarhoş edip eski mutluluğu temin edemeyecek. Haydi o zaman mecburen dinlemek zorunda sevgili okur (burada gülüyorum). Haydi bu soruya doğru cevap verebilmek için önce yokluğun doğru bir şekilde tefekkür edilmesi gerekir. onun için de bir kerecik olsun düşünüş tarzımızı değiştirelim (Ama lütfen önce yalnız kalabileceğimiz sakin bir yere geçip iyice odaklanalım). Şöyle ki:

Gerçek anlamda yokluğu anlamak için iki dereceli tefekkür yapmak gerekiyor.

Birinci Derece:

Öncelikle kaç yaşınızdaysanız, o kadar yıl geriye gidin. Ama yavaş yavaş… her yıl geriye giderken o yıl yaşadığınız her şey yavaş yavaş hiç meydana gelmemiş gibi ortadan kalkıp buharlaşıyor ve yokluğun kara deliğinde öğütülüyor. Sevdiğimiz ve sevdiklerimiz ne varsa birer birer… Ve bu durum doğduğumuz güne kadar sürüyor. Doğduğumuz güne gelince bir yıl daha geriye giriyoruz. Ve artık yokuz… Sonra anne ve babamızın doğdukları günün bir yıl öncesine gidiyoruz. Artık onlar da yoklar. Ondan daha da geriye gittiğimizde dede ve ninelerimiz yok oluyor… Daha da gerilere gidince atalarımız, insanlık, dünya, kainat (evren) denilen bu koca âlem ortadan kalkıyor. Böyle düşününce yavaş yavaş yüreği sarıp zifiri karanlığa gömen o berbat yokluk hissi bütün ruh ve bedeni sarıyor. Ben diye bahsettiğimiz her zerrede bir kara delik açılıp her şeyi ve ruhumuzu yutuyor… İşte birinci derecenin bir kısmı, gerisi sizin zekâ (sadece akli zeka değil kalbi zeka da kastedilmektedir) ve ruh kabiliyetinize kalmış. Dehşet verici bir düşünüş macerası…

Hatta böyle düşününce bize hayatta acı verip zorlayan haller bile hayattan haber verdiği ve hayat sayesinde varlığı (var olduğunu) hissettirdiği için güzeldir. Hastalıklar, sıkıntılar, meşakkatler, musibetler vs… yokluktansa varlık tercih sebebidir. Hatta bir kişiye ölmek mi yoksa adi ve sıkıntılı da olsa bir hayat mı tercihi sunulsa henüz doğru düşünebilen biri hayatı seçerdi. Ancak bunun için doğru bir yokluk tefekkürü yapılmış olması şarttır.

Küçükken bir rüya görmüştüm. Benim yokluk tefekkürü noktasındaki ilk adımım oydu. Rüyamda annem ve babam bir yol üzerinde bir yere doğru gidiyorlardı. Ancak benim onları gördüğüm yer bir kroki haritasıydı. Ayni bir kâğıt üzerinde kara kalemle çizilmiş iki boyutlu bir rüyaydı. Bir adam elinde annemle babamın çizilmiş olduğu kâğıdı tutuyordu. Adamın diğer elinde de bir silgi vardı. Adam silgiyle yavaş yavaş annemi silmeye başladı. Ve annemi tamamen silince annem yok olacaktı. Bağıra bağıra bu kâbustan uyandım. Ve koşup anneme sarılmıştım. O an anneme dokunabilmek, sarılabilmek paha biçilemezdi. Aslında âlemdeki mahlûkatın da kader kalemiyle kâinat sayfasına yazılmış harf ve kelimelerden ibaret değil mi? Aradaki fark boyut farkından ibaret değil mi? İki boyutlu değil de çok boyutlu…

Herkesin hayatında böyle başlangıç merhaleleri vardır.

İkinci Derece:

Bu derecedeki izah etmek istediğim husus; bir şeyi sevdikten sonra veya o şeyi severken ya da bir şeyden zevklenirken onu kaybetmek, onunla bu tür bir bağ içerisine girmeden kaybetmekten daha acıdır. Yani zengin bir kişinin servetini kaybetmesi, fakir bir kişinin o serveti hiç elde edememesinden daha acı bir hadisedir. Burada zenginlik ya da fakirlik sıfatını bir şeye sahipliğin derecesi anlamında kullandım. Yoksa insanlar tarafından çok sevilme bir zenginlik ve az sevilme hali de bir fakirlik olarak görülmeli. Bunun örneklerini artırmayı siz okurların zihnine havale ediyorum.

Bu dereceyi bir örnekle izah etmek isterim. Örnekteki kusurlar affola…

Ömründe hiç çikolata tatmamış bir Afrikalı çocuğun çikolata yememek sebebiyle bir üzüntüsü yoktur. Zira ne çikolatadan ne de onun lezzetinden haberdardır. Dolayısıyla bir üzüntü kaynağı ortaya çıkmaz. Ancak sadece bir kere bile ona çikolata tattırdıktan sonra artık geri dönüş yoktur. O lezzeti tattı ve onu hep isteyecek. Çikolatanın tadını aldıktan sonra lezzetle çikolatasını yerken elinden kapıp alınsa feryat figan edip ağlayacak. Bundan sonra çikolatanın varlığı da yokluğu da onu ilgilendirir, neşelendirir yahut hüzünlendirir.

İşte hayata gözlerini açan, türlü lezzetler tadan, sevgi, aşk, merhamet ve daha isimlendirmekten ve bilmekten aciz kaldığımız çeşit çeşit duygu ve hisleri aracılığıyla mahlukatla bağ kuran, hele ki günümüzdeki medeniyetin sunduğu imkanlarla herşeyle az çok ünsiyet peyda eden insanın en büyük endişesi ve derdi, ölmemek ve ölümden sonrasına çözüm bulabilmektir. Zira, eğer ahiret yoksa ölüm, yokluk demektir. Ve eğer ölüm yokluksa her sevmek, her lezzet, her duygu insan ruhunda onulmaz yaralar ve kapanmaz kara delikler açacaktır. Dolayısıyla bu ihtimalde insanın her an yaşaması bile ruhunun paramparça olmasına yeter! Çünkü insan kalbine, duygularına ve nefsine çoğu zaman söz geçiremez. Bağ kurduğu her mahlûkat, onun dehşetini artırmaktan başka bir şey yapmaz. Bunu dehşetten kurtulmanın tek yolu ölümden sonraki hayata yol bulmaktır. Zaten insanların en büyük çabası da bu değil midir: Ruhun ebed ihtiyacını tatmin edebilmek ve yokluk hastalığına bir çare bulabilmek…

Netice-i Kelam: Allah’ı ve ahireti bulmak, insanın en birinci gayesi olmalıdır. Aksi hal derin bir karanlık ve vahşetten başka bir şey değildir.

Not: Söz konusu tefekkür ahiret inancına olan ihtiyacı ve bu inancın; bütün lezzetlerin sebebi, müsebbibi ve dâîsi olduğu sonucuna çıkarır. Bu ise diğer bir yazı konusu yapılacaktır. 

Teşekkür: Bu yazıma yorum ve eleştirileri ile değer katan Mustafa Dündar, Şahin Kılıç ve Nisa Nur Köksal’a teşekkürü borç bilirim.

Yazar Hakkında

Ahmet Fevzi Kibar

Ahmet Fevzi Kibar

Akademisyen, Hukuki Danışman ve Yazar
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Özel Hukuk yüksek lisans mezunu ve İstanbul Üniversitesi Özel Hukuk doktora eğitimi (devam ediyor). Kişiler, Aile, Eşya, Miras, Borçlar, Gayrimenkul, Fikri Mülkiyet ve Ürün Sorumluluğu Hukuku alanlarında çalışma yapmaktadır. Ayrıca hikâye, deneme ve eleştiri yazarlığı da yapmaktadır. Evli ve baba.

Yorum Yap

Konuşmaya Başla
WhatsApp Destek Hattı
Merhaba, YOKLUK ÜZERİNE BİR DÜŞÜNÜŞ bu konu hakkında destek alabilirsiniz...