Stajyer avukatlar gelmişti. Saat 9.30 sularında yaşı otuzu biraz geçkince olan Hâkime Hanım duruşmaları başlattı. Burası 3. İcra Mahkemesiydi. Hâkime hanım, ikide bir hapşırıyor, sesi de nanelenmiş gibi boğuk ve yorgun çıkıyordu. Hâkime hanımın kâtipliğini yapan yaşı otuz beşi geçkin olan henüz uyanamamış kâtibe kadın “hasta mısınız hâkime hanım?” diye sordu. Hâkime hanım konuşmasının arasında iki kere hapşırarak cevap verdi “hayır alerji”. Duruşmalar bir iki devam ederken Aslı Hanım’ın hapşırıkları seyreldi. Normal düzeye geldi. Ancak sesi değişmedi.

Mahkeme çok dar bir odaya kurulmuştu. Şehrin adliyesi küçük geliyordu. Oda 4-5 m2 arasıydı. Sıkış tepiş, eksi katta, havasız… Yukarısında sırf pencere var desinler diye konulmuş iki küçük penceresi oraya sonradan takılmış gibi duruyordu. Stajyerlerden biri şimdiden sıkılmış ve daralmıştı. Bitse de gitsek moduna girmişti.

 İlk duruşmaya davacı da davalı da gelmedi. Sadece davacının avukatı mevcuttu. “Cezalandırılmasını talep ediyoruz efendim” dedi. Talep kayda geçirildi. Duruşma tutanağının çıktısı verildi.

Bir başka avukat… “Cezalandırma talep etmiyoruz efendim” dedi. “Neden? Müvekkilinizle konuştunuz mu?” diye sordu hâkime hanım. “Efendim zaten şuan korona ertelemeleri bitmediği için bir gece yatırıp salıyorlar, üç ay dışarıda geçiriyor. Yani bir caydırıcılığı yok. Temmuzda bir erteleme olmazsa o zaman talep edeceğiz” diye cevapladı avukat. “Anladım” dedi hâkime hanım. Samimi bir muhabbetti. Yakışıklı avukat ile aralarında farklı bir etkileşim oldu ve gülüştüler.

            Üç stajyer avukattan yan yana oturan iki tanesi arada fısıldaşıyordu. Biri, diğerine “Görüyor musun avukatların ekserisi hâkime “efendim” diye hitap ediyor. Bu yanlış. İki taraf da adalet mekanizmasında eşittir. Hâkime hanım yahut hâkim bey denilmeli. Aksi halde hâkimi amir pozisyonuna sokuyorlar. Sıkıntılı bir durum. İnsan nasıl başlarsa öyle gidiyor. Buna dikkat edilmeli. Sence de öyle değil mi?” dedi.

            Diğeri, “Sen öyle diyorsan öyledir” dedi.

            Mübaşir başka bir duruşmanın davacı ve davalısını ve avukatın ismini bekleme koridoruna doğru bağırdı.

            Bir avukat daha cüppesini giyemeden içeri girdi. Çantasını davacı taraf için ayrılan masaya bıraktı. Asıl avukatın yerine vekâleten geldiğini belirtti. “Yetkilendirmeyi belgelendirmek için süre talep ediyorum” dedi vekendi ismini söyledi. Hâkime hanım, talebi zapta geçirtti. Kâtip yazdı. Hâkime hanım dosyayla ilgili bir husus sordu. “Bilmiyorum hâkime hanım, asıl avukata sormam gerekir. Kendisi şuan uyuyor galiba ulaşamadım. Beni sabah yetkilendirdi” dedi. Hâkime hanım tatlı sert otoritesiyle “tamam” dedi.

            Bir başka duruşma için mübaşir isimleri çağırdı. Stajının ikinci altı aylık döneminde bir stajyer avukat, asıl avukat yerine geldiğini belirtti. Dosyada cezalandırma talep edildi.

            Yeni bir duruşma için isimler çağırıldı.

            Davacı tarafın avukatı ve davalı geldi. Hâkime hanım, davacıya dönüp “geçen duruşmada kimlik sunmamıştın. Getirdin mi kimliğini” diye sordu. Elini kot pantolonunun arka cebindeki cüzdanına götürüp kimliğini çıkarıp mübaşire uzatırken “getirdim efendim” dedi. Mübaşir kimliği kâtibe verdi. Kâtip “bu kimlik bantlanmış” dedi ve kimliği hâkime hanıma uzattı. Hâkime hanım, kimliğe bir bakış attıktan sonra “başka kimliğin yok mu senin, bu ehliyetten başka?” diye sordu.

            “Yok efendim. Bir tek bunu bulabildim. Kayboldu.” Galiba “cüzdanım dolmuşta çalındı” gibi bir şeyler söyledi. O lafını bitirmeden hâkime hanım söze girdi “Adresin “şeker mahallesi vs.” doğru mudur?”.

“Hayır efendim, yanlış yazılmış”. Korucuk filan adreste oturuyorum diye açık adresini söyledi.

            Söz konusu bilgiler teyit edildikten sonra hâkime hanım dava konusundan bahisle söze girdi “karına aylık beş yüz liralık” nafaka borcunu ödememişsin.

            “Evet efendim. Çalışmıyorum. İşsizim. Ödemedim.”

            “Peki, ne iş yapıyorsun?”

            “İşsizim. Çalışmıyorum.”

            “Onu anladım. Neyle geçiniyorsun?”

            “Arkadaşlar çağırıyor. Harçlığımı çıkarıyorum. Kuaförüm.”

            “Evinin kirasını nasıl ödüyorsun?”

            “Annem-babam yardım ediyor?”

            “Nafaka borcunu neden ödemiyorsun?”

            “Efendim, çocuklara ben bakıyorum. O yüzden çalışamıyorum.”

            “Çocukların velayeti sende mi?”

            “Evet efendim. Aslında büyük olanı annesine verdim. Küçük olan bende. Annem bakıyor. Ancak o da koah hastası bakamıyor. Çocukların velayetini eşime vermek istiyorum.”

            Hâkime hanım, herhangi bir duygusallığa yer vermeden “burası aile mahkemesi değil icra mahkemesi. Burada nafaka borcunu için bu dava görülüyor”.

            Stajyerlerden biri duyduklarını aklında oturtmaya çalışıyor, biraz adam, en çok da çocuklara içi sızlıyordu. Parçalanmış bir aile. İşsiz bir babanın bakmaya çalıştığı bir çocuk. O çocuğun psikolojisi… Neden ayrılmışlar? Çocukların annesi neden çocuklara sahip çıkmıyor? Neden velayet babaya verilmiş? Daha bir sürü soru…

            Stajyerlerden öbürü, diğerine “anne-babalığı ehliyete bağlamak lazım. Görüyor musun? Yazık çocuklara…” dedi. Diğeri de o ruh haliyle “haklısın” dedi. Öbürü devam etti “hapçıya benziyor baksana, hareketler, tavırlar… Annesi de bıkmış belli ki çocuğa bakmaktan…”, diğeri “hadi ya öyle midir gerçekten, normal bir adam gibi duruyor” dedi. Öbürü sadece başını sallayıp söylediklerini tekrardan onayladı. Diğeri her insana çabuk kandığı için kendine kızdı.

            Hâkime hanım, toplam üç aylık nafaka bedelini icra bürosuna ödeyip makbuzu mahkemeye sunması halinde cezalandırılmayacağını davacıya belirtti. Davalı tamam dedi.

            Davalı yine sordu: “Çocukların velayetini vermek için ne yapmalıyım yardım eder misiniz hâkime hanım”. Hâkime hanım yine aynı duygusallıktan uzak tavırla cevap verdi.

            Stajyer bir yandan hâkime hanımın bu duygusallıktan uzak tavrına kızdı bir yandan da olması gerekeni yaptığı için onu takdir etti. Yoksa akşama kadar bu davalar biter mi? ona acı, buna acı… Gündüz kuşağı programlarına döner vallahi… Hem kim ne kadar doğruyu söylüyor? Yahut doğrunun ne kadarını söylüyordu.

            Öbür stajyer, diğerine “kim bilir aile mahkemelerinde neler dönüyor. Ne hayatlar var?” Diğeri, öbürüne “haklısın” dedi.

            “Dediğim gibi burası icra mahkemesi, aile mahkemesi değil. Öncelikle bir avukata danışmalısın. Bu dava aile mahkemesinde görülecek bir dava. Ayrıca bu çocuklar ikinizin. O baksın bu baksın diye bir şey yok”.

            “Tabi efendim, ben çocuklarıma bakmaktan gurur duyuyorum ama işte annem hasta, çalışamıyorum” dedi. Duruşma zaptının çıktısını alıp mahkeme salonunu terketti.

            Hikâyeci hemen bunu zihnine not etti. “Bu hikâyeyi yazmalıyım” dedi. “Kim bilir aile mahkemelerinde ne hikâyeler var. Kim bilir bu duruşma salonlarında, bu koridorlarda ne hikâyeler yaşanıyordu kamuoyundan habersiz…”

Yazar Hakkında

Ahmet Fevzi Kibar

Akademisyen, Hukuki Danışman ve Yazar Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Özel Hukuk yüksek lisans mezunu ve İstanbul Üniversitesi Özel Hukuk doktora eğitimi (devam ediyor). Kişiler, Aile, Eşya, Miras, Borçlar, Gayrimenkul, Fikri Mülkiyet ve Ürün Sorumluluğu Hukuku alanlarında çalışma yapmaktadır. Ayrıca hikâye, deneme ve eleştiri yazarlığı da yapmaktadır. Evli ve baba.

Yazarın Diğer İçerikleri