Mimarlıktan mezun olunca malum ülke şartları gereği iş bulamadım. Halbuki staj dönemi oldukça verimli geçmişti. Yanında çalıştığım kişiler (değerli meslektaşlarım!) benim etimden, sütümden tabiri caizse sineğin yağını çıkarırcasına faydalandılar. Tabi bu faydalanma sürecinin motivasyonu mezuniyetten sonra bol maaşlı iş vaatleriydi. Hayal gücüm ile pratik zekâmı ve teoriyi pratiğe dökme becerim sayesinde sevgili patronlarımın kimisi hayran kalıyor kimisi ise kıskançlıklarını yalancı bir gülümseme maskesi altında bırakarak beni tebrik ediyordu. Ancak çoğu mezun olduktan sonra bırakın onlarla çalışmamı, herhangi bir işte çalışarak onlara rakip olmamı istemiyordu. Tabi ben bunu staj dönemlerinde ve mezun olduktan sonra bir miktar daha deneme amaçlı yaptığım çalışma sürecinde bilmiyordum. Henüz iyiniyetim ile herkesi kendim gibi bilme aşamasındaydım. Çok sonraları yaşayarak öğrendim. Yanlış anlaşılmasın, halen iyiniyetimi kaybetmiş değilim sadece artık insanları tanımadan hüküm vermiyorum. Neyse bu konular efradını cami ağyarını mani şekilde başka bir hikâye konusu olsa gerek.

Benim yaşadığım süreci maalesef günümüzde bu memleketin her görüş ve inançtan genci çoğunlukla yaşamaktaydı. Bir kısmı ise kendisini bir siyasi tezgâhın içine atmış kısa sürede lüks bir hayata geçiş yapmıştı. Bizim gibi memleketin dürüst evlatlarının kaderine sürünmek kalmıştı. Çoğumuz bir aile kurmayı bırakın ailemizden bağımsız bir gelecek hayali kuramazken onlar çoktan sermaye hanedanlıklarını kurmuştu. Bu bir savaştı ama çoğu kimse farkında değildi.

Kısa süre içerisinde kendi işyerimi kurmak için ne sermayem ne de çevrem vardı. Evet, hayallerim, yeteneklerim ve çalışma azmim ne yazık ki bunu karşılamaya yetmiyordu. Ancak kendi işyerimi açıp dizayn etmek hayalimden vazgeçmemiş sadece onu uygun zamana tehir etmiştim. Zamanın getirdiği imkanları kullanarak az masraf ile netice alabileceğim bir yol aradım. Bu sebeple işimi, aile evinde instagram üzerinden kurmaya karar verdim. İnstagramda açtığım bir sayfa üzerinden işletmemi kuracaktım. Zaten bu mecra üzerinde reklam vermek de atla deve değildi. Ancak nasıl bir konsept ile iş kuracağıma karar vermem gerekiyordu. Güzel bir isim ve özgün bir proje gerçekleştirmeliydim. Bu sebeple uzunca bir süre sadece fikir bulmak için çabalıyordum. Hiçbir iş yapmıyor, bütün gün düşünüyordum. Bu süreç de ayrı bir hikâye konusu olduğu için kısa geçiyorum. Sonunda rüyalarım imdadıma yetişti. Şöyle ki:

Mezuniyetten sonra içine girdiğim hal beni bunalımın eşiğine getirmişti. Hayaller, umutlar, akbabalar, ülkenin kaymağını yiyenler, memleketin kahrını çekenler, işsizlik, korku, güvensizlik, gerçekler ve yeis… koca bir kara bulut gibi hayat semam kapanmıştı. Güneşin, bu kesif bulutlar üzerinde yansıyan loş zayıf ışıkları dışında hayat emaresi yoktu. Bu dönemi ruhi yorgunluk sebebiyle çoğu zaman kabuslarla uyandığın uyuklamalar ile geçiriyordum. Bu kabuslar arasında bazen loş ışıklar hükmünde tatlı rüyalar da görüyordum. Bu rüyalarda daha önce görmediğim bir sokak üzerinde, pencereleri bu sokağı gören bir apartman dairesinde (genellikle birinci katta) kendimi buluyordum. Bir yanım bu mekânı yabancılarken bir yanım sanki daha önce burada bulunmuş hissini bana veriyordu. Bu şekilde ara ara, üç-dört farklı mekânda bulunma rüyası gördüm. Genellikle tuvalette derin düşüncelerimde bu mekanları da tekrar hatırlamaya çalışıyordum. Zira rüyalarım fazlaca karmaşık ve daldan dala atlayıp bir konu bütünlüğü içerisinde olmadığı için hatırlamam zor oluyordu.

Ancak bir gün bu rüyalarda yabancı mekânlarda hissettiğim bu huzurun sebebini taharri ederken bir şey fark ettim. Aslında bu yerler büsbütün bana yabancı yerler değildi. Zira insan hiç bilmediği bir mekâna ilk girdiğinde tedirginlik ve korku hisseder. Zamanla burada ortaya çıkan anılar ile mekân ona huzurlu bir yere dönüşür. Yani içindeki insanilik ve güzel duygular o mekân ile özdeşleşir ve o mekân onların bir nevi cesedidir. Dolayısıyla o mekân değil o mekânda bulunan ruh; insana huzur, güven, heyecan verir. Bir diğer nokta ise sevdiğimiz insanlardır. Sevdiğimiz insanın bulunduğu mekân da bizim için o kişiden haber verdiği için güzel bir etki bırakır. Hatta çok sevdiğimiz bir mekânı içi boş ve terkedilmiş olarak görmek bizim için kâbusa dönüşebilirken sevmediğimiz bir mekân içerisinde sevdiğimiz bir insan olunca bize güzelleşir.

Ben bu düşünceler ile derinden derine meşgulken artık iş kurma hayallerinden kısmen vazgeçmiş, kendimi işe yaramaz hissediyordum. Ancak Allah’tan ümit kesilmez diyerek bir ümit bekliyordum. Bu rüyaların bir sebebi olmalıydı.

Fark ettiğim ilk nokta bir rüyamda gördüğüm mekânın baktığı sokağın aslında çocukluğumda yaşadığım şehrin giriş caddesine çok benzemesiydi. Doğup büyüdüğüm şehri çok severdim. Ne zaman şehirden uzaklaşsak dönüşte bu caddeden şehre girerdik. Bu caddeyi görünce ayrı bir eve gelmişlik hissi ve huzuru bana içime dolardı. İlk fark ettiğim detaydan sonra arkası çorap söküğü gibi geldi. Aslında gördüğüm rüyalardaki sokak, mekân veya mekânın içerisindeki bir kısım veya kişi, ruhuma ayrı bir sığınak oluyordu. Yani rüyada yerleşen; kişi, nesne veya mekanlar rastgele değildi. Ya bir obje, ya bir kişi, ya mekân veyahut yol benim için içerisinde bir duygumu barındıran esas noktaydı. Bu esas noktanın çevresindeki diğer noktalar da bir ruha sığınak olmak için gereken şeyleri içeriyordu. Yani adeta onlar ruh için küçükken kendimizi güvende hissetmek için yastık ve çarşafları kullanarak inşa ettiğimiz o küçük evcilik yuvaları veya korktuğumuzda üzerimize sıkı sıkı örttüğümüz yorganlardı. Böylece ruhum bu bunalımdan kaçmak isteyince bilinç altım kendisine böyle bir sığınak inşa ediyordu. 

Rüyaları daha detaylı düşünmeye başlayınca aslında bazı mekânların birden fazla mekânın üst üstü (ancak birbirini gösterir şekilde) geçirildiği ve bunların göz yoracak çıkıntı yerleri tıraşlandıktan sonra ortaya çıkan şeyin bunların ustalıkla harmanlanmış sonuç mekânları olduğunu fark ettim. İşte o an bende şimşekler çaktı. Artık fikrimi bulmuştum.

İnsanların sevdiği obje, mekân, kişi, kavram, varlıklardan birden fazlasını harmanlayarak bir nesne veya mekân tasarlama fikri. Böylece insanlar o objeye her baktıklarında ihtiyaç duydukları manevi duygularını alacaklar veya o mekânda bulundukları zaman huzurlu ve güvende hissedeceklerdi. Ancak sermayem şimdilik sadece objelere yeterdi. Önce oradan tasarlamaya başlamalıydım. Ve en ucuz maliyetli yolu bulmalıydım. Bunun için banan bir 3d yazıcı gerekliydi. Ortaya koyacağım ürünleri pazarlayacağım yer ise instagram olacaktı. Ve ilk olarak numune bir ürün tasarlamalıydım.  Öğrencilik zamanında köşede biriktirdiğim bir miktar para ve babamın desteği ile 3d yazıcıyı satın aldım.

Artık kara bulutlar arasından ışıklar sızmaya başlamıştı. Ne yapacağımı, nereden başlayacağımı bulmuştum ya artık gerisi önemli değildi.

İlk tasarımım kendime aitti. Bana huzur ve güven veren hayatımda önem verdiğim birçok şeyi düşündüm. Küçükken resim dersinde çizdiğimiz o iki dağ arasında nehir akan, üzerinde iki bulut ve güneş, nehrin ortasında bir köprü ve köprüde kavuşan ters istikametlerden kıvrıla kıvrıla gelen yol resmini çizerken kendimi hep mutlu hissederdim. Ayrıca küçükken sık sık ninemi köydeki evinde ziyaret ettiğimizde onun evinin bahçesindeki ceviz ağacına kurulmuş salıncakta sallanmak beni hür bir kuş ve kendine güvenen bir çocuk olarak büyük işler başarma hissini bana verirdi. Ayrıca kitaplar benim için bir limandı, sığınaktı özellikle fantastik edebiyata dair eserler. Bir de çok sevdiğim odamda bir tekli koltuğum var. O da beni hep rahat ve güvende hissettirirdi. Bunun yanında kandil ve bayram geceleri bana hep huzurlu ve nurlu hisler verirdi. Ben bütün bu ögeleri birleştiren bir konsept tasarladım. Öncelikle en sevdiğim fantanstik kitap kabını bire bir olarak bir resim kağıdı gibi en alta döşedim. Üstüne o çocukluk doğa resmini inşa ettim. O doğa resminin sol alt tarafına bir küçük bajçeli köy evi, bahçesine bir ceviz ağacı ve o ceviz ağacına bir salıncak kondurdum. Sağ alt tarafa ise koltuğumu modelledim. Bunları bir akşam alacasını andırır tonda ve yıldızlarla bezeli şekilde modelleyip 3d yazıcıdan çıkardım. Tabi bunu gerçek malzemelerden tasarlayıp inşa etmek daha harika olurdu. Ancak bu da başlangıç için iş görürdü. Ortaya çıkan objeyi çalışma masamın üstüne ve tabi ki de instagram hesabıma koydum. Ve altına neyi temsil ettiğini yazdım. Ve bunu izah eden bir video çektim.

Bu güzel fikir zamanla tuttu. İnsanlar bana o kadar farklı konseptler tasarlattı ki akla hayale gelmez. Para kazandıkça artık objeleri kişinin bütçesi elverdikçe gerçek malzemelerle (ahşap, metal, mukavva, boya, örgü vs.) tasarlamaya da başladım. Onları tasarlarken keşfettiğim dünyalar beni kendimden alıyordu. Her insandan nasıl bu kadar farklı bir dünya çıktığına hayret ediyordum.

Mesela bir müşterim şöyle bir tasarım istemişti: Hayatında hep mavi rengi olmuş ve maviye adeta tapıyordu. Ancak doktoru kendisine takıntı haline gelen bu rengi yasaklamıştı. Hayatına farklı renkleri de dâhil etmesi gerekiyordu. Onu bunu mümkün kılacak ve ona her an bu projeyi hatırlatacak bir obje tasarlamamı istedi. Mavi kullanmadan maviyi nasıl anlatabilirdim. Biraz düşündüm. Mavi denince akla gelen şeyleri ele aldım. En başta; su, deniz, bulutlar, ırmaklar, balina, penguen, yunus, menekşeler, mavi gözler, mavi seramikler… Öncelikle tasarımda bir deniz olmalıydı. Bu denizin için de yunus, balina yüzmeli, kıyısından dağlara, ovalara ırmaklar akmalı; içinden bulutlar kendini doldurmalı; denizin dibinde iki insan gözü ışıl ışıl bakmalı, kıyısında menekşeler açmalı ve seramikten saraylar olmalıydı. Ancak bunların hiçbirinden mavi kullanmadım. Hepsini farklı bir renkte tasarladım. Maviyi kullanmama gerek yoktu. Zaten her yer ben maviyim, burası mavilerin diyarı diye haykırıyordu. Böylece mavi kullanmadan ona maviyi hatırlatıp ancak hayatın mavi dışındaki renklerle de yaşanabileceğini anlattım. Ancak bu anlatımı yaparken örneğin ırmağın denize bakan ucu maviden önceki yeşil (su yeşili) olarak akmaya başlıyor ve ulaştığı yerin tonuna göre koyu yeşil (eğer dağa ulaşıyorsa) yahut tatlı yeşil (ovaya ulaşıyorsa) olarak tasarlamıştım. Bulutlar bir döngü halinde sanki deniz üzerinde bir daire çiziyor (beş bulut; biri yarı suya dalmış, biri sudan çıkmış, biri tam gökyüzünde, biri suya dalmak üzere, biri de suyun içinde) hepsi denizden doluyordu. Yine menekşeler denize yakın yerden açık bir eflatun renginde yavaş yavaş uzaklaşıp mor renge doğru bir seyir halindeydi. Ayrıca bu objeye eklediğimiz bir ses sistemi ile düğmeye basıldığında uzun uzun su sesi (tatlı tatlı akan bir ırmak) duyuluyor ve o anda objenin üzerinde açılan bir şemsiye ile (şemsiyenin altındaki aydınlatma aracılığıyla) bütün her şey mavinin tonlarına bürünüyordu. Bu metafor tasarım hastamıza iyi geldi. Hayatını yeni renklere açmış. Sonradan teşekkür mesajı attı.

Yine bir başka müşterim farklı bir obje tasarımı arzu etti. Kendisi küçük yaşta annesi, sonra da annesinden kendisine hatıra kalan kedisini kaybetmişti. Bu sebeple her daim bir kimsesizlik derdi içindeydi. Ona kıvrılmış bir kedi formatında tasarlanmış, üzerinde annesinden kalma dantel örtülerle bezenmiş, pembe ve krem tonlarla renklendirilmiş, yastıklarında ise bulut formunda olan bir kanepe tasarladım. Böylece her an odasında bu koltukta geçmişi onu okşayacak ve bir nebze huzur bulacaktı.

İşimi yeni bir boyuta taşıdığımda ise rüya tasarımlarına başladım. Rüyaları bilgisayarda yahut yüz yüze kişinin hayal dünyasında tasarlıyor ve hipnoz yöntemiyle müşterilerimin bilinçaltına enjekte edip onların geçmişle ve gelecekle irtibat kurmasını, yüzleşmesini veya sadece mutlu, huzurlu hissetmelerini sağlıyordum. Bu aynı zamanda psikolojik bir tedavi yöntemi olarak da işe yarıyordu. Birçok müşterim bunun için delicesine para ödüyordu. Çünkü birçoğu güzel rüya görmeyi unutmuştu. İnsanların spiritüel işlere ödedikleri deli paraları fark edince artık obje tasarlama işi tamamen bir hobi olarak geride kalmıştı. Tamamen rüya tasarlama ve bilinçaltı temizleme işine odaklanmıştım. İnsanlar işledikleri ve itiraf edemedikleri günahların acısını dindirmek için bana neredeyse rüşvet ödüyorlardı. Bazısı da pişmanlıklarıyla yüzleşmek için çırpınıyordu. Hem para kazanıyor hem de insanlara yardımcı oluyordum. Bir nevi zenginlerin ruh kılavuzu olmuştum. Adeta bana tapıyorlardı. Şaşırıyordum. İnançsız bir insan da değildim. Bu insanların bana karşı aciz ve zavallıca tavırlarına hayret ediyordum. Ömründe bir kere dua veya tövbe etmemiş bu insanlar bana adeta yalvarıyordu. Bu hal ilk başlarda bana keyif verse de zamanla rahatsız olmaya başlamıştım. Rüyaların tanrısı olmaktan duyduğum coşku zamanla beni sarhoş etmeye başladı. Ve insanlara mutluluk vadetmeye başladım. Artık derdim para kazanmak değildi. Para benim köpeğim olmuştu.  

Kurduğum ofiste birçok yazılımcı, dizayner, masöz, masör ve hipnoterapist çalıştırmaya başladım. Özel odalar dizayn ediyor, müşterileri burada misafir edip terapi uyguluyorduk. Taleplere yetişemiyorduk. İnsanlar gerçek dünyadaki kâbuslarından kaçarcasına bize sığınıyordu. Ben de zamanla bir guruya dönüşmüştüm. Ancak terapi şehrin içinde istediğimiz gibi olmuyordu. Bu sebeple şehir dışında bir köyde bahçeli bir villa inşa ettirdim. İmparatorluğumu buraya kurdum. Aslında hiç hayalimde olmayan bir noktaya varmıştım. Ben basit bir tasarımcıyken bulduğum fikir ile bir tarikat gurusuna dönüşmüştüm. Müşterilerim de müritlerim olmuştu.

Nerede başlamıştım, nereye gelmiştim…

Tasarımlarım kadar tasarımcılığım da değişmişti… Hiç hayal etmediğim bir noktadaydım. Ancak şu ana kadar fark edemediğim şey ise başkalarına tasarım yaparken kendi hayatım üzerinde yaptığım tasarımı da kaderin tasarısını da göz ardı etmiştim.

Ben gerçekten bunu mu istemiştim? O tuvaletten ne zaman ayrılmıştım?

Yazar Hakkında

Ahmet Fevzi Kibar

Akademisyen, Hukuki Danışman ve Yazar Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Özel Hukuk yüksek lisans mezunu ve İstanbul Üniversitesi Özel Hukuk doktora eğitimi (devam ediyor). Kişiler, Aile, Eşya, Miras, Borçlar, Gayrimenkul, Fikri Mülkiyet ve Ürün Sorumluluğu Hukuku alanlarında çalışma yapmaktadır. Ayrıca hikâye, deneme ve eleştiri yazarlığı da yapmaktadır. Evli ve baba.

Yazarın Diğer İçerikleri