Her günkü günlerden bir gündü. İstisnaların dikkat ve ilgi çekmesi için olağanmış gibi gösterildiği sinema ve televizyon dünyası uzaklarda hüküm sürüyordu. Onlar başka bir dünyada yaşıyordu. Sen, ben, bizler farklı bir dünyada… Sıradan, sıkıcı ve çokça karanlık bir dünyaydı burası. Renkler yoktu, her şey siyah-beyazdı edebiyatına girmeyeceğim. Zira renkler vardı fakat tatları yoktu. Kırmızıdan; çilek, frambuaz, domates, biber tadı gelmiyordu. Sarı; limon ve zerdeçal kokmuyordu. Maviden; dalga sesi, okyanus tazeliği, su ferahlığı yayılmıyordu. Hayat, geçim derdi üzerine düşmüş bir depremzede gibi zar-zor nefes alıyordu. Gün aşırı zamlanan her şey o kadar pahalı geliyordu ki onu satın alınca şükretme gereği duymuyordum. Allah affetsin. Ne olmuştu bana? İtiraf etmekten korkuyordum. Sanki itiraf etmezsem hiç ortaya çıkmayacaktı. Ve ben de diğer insanlar gibi affa layık bir kul olacaktım. Ramazanın gelişi bile hayatımdaki donukluğu bir nebze ısıtamamıştı. Bu gidişim nereyeydi?

Kendimle o kadar yalnız kalmıştım ki delirmek ile sabretmek arasındaki çılgın uçurumda soluklanıyordu ruhum…

Evden çıkarken anneme seslendim.

“Ben çıkıyorum.”

“Nere gız?”

“Çarşamba pazarına…”

“Ne alcen bakem?

“Hiç… Bakıncem.” Annemle konuşunca ne kadar düzgün başlasam da şivem bir zaman sonra kayıverirdi. Eskiden bunun için kızardım kendime. Şimdi umursamadım bile…

“Hava hepten götü… Şemsiye alıve… Geliken fırına uğre de iki pide gapive…”

“Bu saatte mi? Daha öğlen vakti çıkmaz pide” diyecektim ama tartışmak istemedim. Onun yerine “tamam” dedim.

Şemsiyeyi aldım. Aynada kendime şöyle bir bakış attım. İdare ederdim. En azından yüzüme bakılmıyor değil. Eskiden olsa… Ah eskiden olsa… Çok eskiden… Hava kötüydü ama botlarımı giymek istemedim. Onun yerine spor bir ayakkabı giydim. Mevsimlik siyah paltomu giydim. Eteğimi şöyle bir silkeleyip toparladım.

Rüzgâr saçlarımı savurup yüzümü gözümü kapatıyordu. Elimi kaldırıp düzeltmeye mecal hissetmiyordum kendimde. Yürümeye mecalim vardı ama ona yoktu. Garip!

Havanın kötü olmasına rağmen Pazar ana baba günü gibiydi. Ramazan, kötü hava, sıcak, soğuk, enflasyon, salgın hatta belki savaş bile pazara engel değildi.

Pazarda o kalabalık arasında konuşmalar kulaklarımı bir radyo tınısı gibi okşarken yürümek şuan hayata dair tek bağımdı. Ne çalışmaya, ne düşünmeye, ne de yaşamaya hevesim ve gücüm vardı.

“Ablacım kurtarmaz. Elli liradan aşağı olmaz.”

“Kırk liram var. Verdin verdin.”

“Haftaya aynısını elliye bulamazsın. Sen bilirsin? Ben yine malımı satarım.”

Kadın biraz duraksadı. Sihirli sözcüğü duymuş gibi razı oldu. “Haftaya aynı fiyata bulamazsın…”

“Tamam ver. Bari yanına bir hediye ver.”

“Ne verim abla. Bir milyoncu mu burası? Bir milyon para etmiyor artık. Yere düşse eğilip almaya tenezzül etmem.”

“Tamam tamam, fazladan bir poşet koyuver bari içine…”

Gülümsedim. Kadın beni kıpırdatmıştı. Gülmeye takatim yetse gülecektim.

“Al sana iki poşet abla…”

Uzun süredir çiseleyen yağmur hızını arttırdı. Pazarcılar tezgâhlarını ıslanmaktan korumak için var güçleriyle uğraşıyordu. Tezgâhların üzerine açılan koca şemsiye ve brandalara öbek öbek yağmur suyu doluyordu. Pazarcılar arada bir uzun sopalarla o suları alttan ittirerek yahut brandayı çekiştirerek boşaltıyordu. Bazen de brandaya dolan su kendini koyuverip birilerinin sağına soluna, ayağına, koluna boşalıyor ve “ay ay” diye çığlıklar yükseliyordu.

Pazarda çeşit çeşit uyguna ucuza ürünler insanı her şeyi almaya itiyordu. Mutfak için yeni yağdanlıklar ilgimi çekti. Eskitme yeşil renkli şarap şişeleri dizayn edilip yağdanlık yapılmıştı.

“Hem estetik hem rahat kullanım hem de yavaş akar bir anda boşalmaz abla! Memnun kalmazsan ben her hafta buradayım.”

Hem ayçiçek yağı hem de zeytinyağı için iki tane yapmışlardı. Bir ara zeytinyağı kullanmaya niyet etmiştim. Ama bir türlü becerememiştim. Ayçiçek yağına alışmıştım. Annemi, babamı da ikna edemedim zeytinyağına… Onların yan yana duruşuna acı acı baktım.

“Sadece birini alabiliyor muyuz?”

“Tabi abla nasıl istersen… Teki kırk lira, ikisi yetmiş beş lira… Nasıl istersen…”

“Şunu alayım” diyerek üzerinde çatlak olan bir tane seçtim.

“Tamamdır abla. Uzat bana sarayım.”

Uzattım.

“Abla bunda çatlak var. Başka bir tane ver.”

“Önemli değil.” dedim. “Aynı benim gibi” diyemedim.

“Abla bak sonra…”

“Yok… Yok…” dedim.

Ayçiçek yağı yazanı alıp devam ettim. Yanında duran zeytinyağı şişesi ondan ayrıldığına pek de üzgün değildi. Ama ayçiçek şişesi aynı benim gibi poşetin içinde solgun duruyordu. Sanki yan yana durdukları zamanki gibi güzel görünmüyordu.

“Bu pazarda bu fiyata daha iyisini bulamazsın abla. Bul getir ben satın alayım.”

Yine bir pazarcı sihir yapıyordu. Sihirli sözcükleri söyleyip kadının iradesini elinden alıp ona malını aldırıyordu. Kadın biraz tereddütten sonra bu soğuk, yağmurlu havada daha fazla dolanmadan alacağını alıp evine sığınmak istiyor gibi “tamam ver bakalım” dedi.

Pazarın iç çamaşırı satan hiçbir tezgâhtarı gömleğinin üstüne sütyen takıp “ikizlere takke” diye bağırmıyordu. Belki filmlerdeki gibi öyle olsaydı keyfim yerine gelir, bir an bütün dertlerimi unutabilirdim.

Bir anda yağmur şiddetini arttırdı. Bardaktan mı boşalıyordu bilmem ama altında kalanın vay halineydi. Adımlarımı hızlandırdım. Şemsiyeyi tutan elim soğuktan buz tuttu. Diğer elimle değiştirmeye üşendim. Acıdan kıvranma aşamasına gelene kadar değiştirmedim.

Bir pazarcı brandanın suyunu anlamadan oradan geçmekte olan bir kadının başından aşağı döktü. Herkes bir anda sustu, durdu ve kadına döndü. Kadın ağız dolusu sövmek istiyordu ama belki de öyle bir şok yaşamıştı ki sesi çıkmıyordu. Pazarcı durmadan özür diliyordu. Etraftakiler “vah vah” ediyordu. Bu soğukta kadının perişan halini görünce içim burkuldu. Kendi halim bir an aklımdan çıktı. Oradan uzaklaştıkça kendimi düşündüm. Ben de o kadından farksız değildim. Kimse derdimi anlamıyor, ben de zaten doğru düzgün anlatamıyordum. Sadece yaşıyordum. Anlatasım da gelmiyordu…

Kumaşçıların önüne geldim. Çeşit çeşit, renk renk kumaşlar… Bir an her şeyi unuttum. Kumaşlara daldım. Bunlarla dikilecek güzel elbiseler, süsler, nakışlar hayal ettim. Keşke terzilik bilseydim. Annem “illa da bir kursa git, öğren” diye başımın etini yese de ben oralı olmamıştım. Terzilik bilseydim belki her şey farklı olurdu. Renklerimi kaybetmezdim. Sadece siyah, gri, kahverengi ve lacivert giymezdim. Saçlarımı da boyatırdım. Rengârenk kıyafetlerimi giyer, kırlarda, ırmaklarda, bağlarda dolanıp rengârenk, bin bir kokulu çiçeklerle bezerdim kendimi. Kadınlığımı hissederdim. Belki o zaman…

Meyvecinin önünde ihtiyarsız durdum. Meyvelere baktım. Canım çeken bir şey var mı diye baktım. Hiç… Hiçbir şeyi canım çekmiyordu.

Pazardaki çiçekçinin önünden düşmanımdan kaçar gibi kaçtım. Bir tek gülü bile kendime fazla görüyordum.

Fırının önüne vardığımda dolu da yağmur da dinmişti. Kapıyı açıp sıcak fırından içeri girdim.

“Pide var mı?”

“Daha çıkmadı ablam. İkindi gibi çıkar.”

İkindiden sonra kim gelip o kalabalıkta bekleyecek? O sıraya girmektense ölsem daha iyi… Beklemekten değil. İnsanlara görünmekten. Sırada illa konuşmak zorunda kalmaktan çekindiğimden istemiyorum.

            Şu pide kutsalmış gibi sadece ramazanda yapıyorlar insanlarda haliyle doluşuyor sıraya. Normal zamanda da yapsalar ya… İnsanlar doysun. Doysun da bir daha pide aramasın. Pide de sıradan olsun. Her ay ramazan olsun. Zaten benim için ha ramazan ha başka ay… Bir farkı yok ki…

Çocukken böyle değildi ama. Çok severdim ramazanı. Oruç tutmazdım ama sahura kalkmaya bayılırdım. Radyo mutlaka açılır, sahur programı dinlenirdi. Annem önceden yaptığı yufkaların arasını peynirler doldurup pişirir, tereyağıyla yerdik. Bazen de şekerli yapardı. Bayılırdım. Bazen de ev makarnası pişirirdi. Kimi zaman peynirli kimi zaman şekerli… Şimdi de yapıyor ama aynı tat yok. Hep küresel ısınma yüzünden… Ya da benim ağzımın tadı kalmamış…

Çocukluğuma dönmek istedim bir an. Belki odamda olsam olabilirdi. Şimdi yol üstü çocukluğa dönülmez. Hem yeni yağdanlığı, eskisiyle kim değiştirecek? Bu ancak benim yapabileceğim bir iş. Anneme kalsa ömür boyu değişmez. Hem çocukluğuma dönmek için çok yorgunum. Şimdi dönsem o koşturmaları yapamam.

Eve girince doğru odama yöneldim. Annem televizyondan ramazan programı açmış, izliyor. Benim geldiğimi duyunca seslendi.

“Selma gız… Pide aldın mı?”

Tek kelime cevap veresim yoktu ama cevap vermesem beni rahat koymaz.

“Daha çıkmamış” dedim. Gözlerim doldu. Sanki herkese pide vermişlerdi bana vermemişlerdi. Sanki dünyada herkes mutlu, mesuttu da bir tek ben perişandım.

Odama koştum. Kapımı kitledim. Uyumuşum.

Babam gelince annem, babama “Pide aldın mı?” diye sordu.

“Aldım, aldım.”

“Selma geldi mi?”

“Gitmedi ki… Yine izin almış işyerinden…”

“İyi” dedi babam. “Ramazandır”.

            Annem dünya kadar bir iç çekti, söylendi:

            “Nolcek bu gızın hali bilmem?”

Yazar Hakkında

Ahmet Fevzi Kibar

Akademisyen, Hukuki Danışman ve Yazar Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Özel Hukuk yüksek lisans mezunu ve İstanbul Üniversitesi Özel Hukuk doktora eğitimi (devam ediyor). Kişiler, Aile, Eşya, Miras, Borçlar, Gayrimenkul, Fikri Mülkiyet ve Ürün Sorumluluğu Hukuku alanlarında çalışma yapmaktadır. Ayrıca hikâye, deneme ve eleştiri yazarlığı da yapmaktadır. Evli ve baba.

Yazarın Diğer İçerikleri