Öğrenci Edebi Çalışma

SESSİZLİĞİN SESİ

sessizliğin sesi
Ahmet Fevzi Kibar
Arş. Gör. Ahmet Fevzi Kibar

Bir sessizlik… Öyle bir sessizlik ki uzun süre tek başına kalsa insan aklını oynatırdı. Sessizliği duyuyordum. Evet, hayatımda ilk defa sessizliğin sesini duyuyordum.

(DENEME)

YAZAR: MUSTAFA DÜNDAR

Ölüm sessizliği… Bu sessizliği ilk kez anneannem vefat ettiğinde duymuştum. Ölmeden önceki gece durumu ağırlaşmıştı, bilinci kapanmıştı, sekerât haline girmişti. Başında Kur’an okunuyor, dualar ediliyordu. Pırlanta gibi yetiştirdiği evlatları başındaydı, annelerinin. Son görevlerini ifa etmekteydiler.

Ben o gece şehir dışından gelmiştim, bir müddet bekledim anneannemin başında, beklerken de biraz Kur’an okudum. Derin derin, hırıltılı bir şekilde nefes alıyordu. Son nefesini vermek için mevcut olan nefeslerini tüketiyordu adeta. Yattığı odaya ilk girdiğimde içimi garip bir his kaplamıştı. İlk defa can vermekte olan birini görüyordum ve bu kişi benim en yakınımdı. Tarifi mümkün olmayan duygular içerisinde anneannemin başında Kur’an okudum, dua ettim.

Gecenin geç saatlerinde eve gitmiştik, ben yorgunluktan bir köşede uyuyup kalmıştım. Sabah annem uyandırmıştı, kahvaltı edip anneannemin yanına gidecektik, diğer evlatları yanında kalmıştı. Evimiz yakın diye kendi evimize gelmiştik. Tam kahvaltıya başlamıştık ki telefon geldi. Annem “hadi gidiyoruz” dedi. Sesi titriyordu ve yüzü düşmüştü. Anlaşılan anneannemin alacak daha fazla nefesi kalmamıştı, olanı da vermeye çalışıyordu. Nefes bitmeye yakın, ruh, bedenden çıkmamak için direnirmiş bu yüzden son nefesi verirken zorlanırmış insan. E kolay mı bir ömür yaşadığın beden evinden ayrılmak?

Hemen toparlandık ve yola çıktık. Apartmandan içeri girip teyzemlerin evine doğru çıkarken bir üşüme almıştı beni. Aylardan Temmuz’du ama ayrı bir soğuk vardı o gün. Kapıyı kuzenim açtı, ağlıyordu. “Öldü mü” dedim, evet manasında başını salladı. Odaya doğru giderken kulaklarım çınlamaya başladı. Bir sessizlik… Öyle bir sessizlik ki uzun süre tek başına kalsa insan aklını oynatırdı. Sessizliği duyuyordum. Evet, hayatımda ilk defa sessizliğin sesini duyuyordum. Odaya girdim, herkes ağlıyordu ama çıt çıkmıyordu. Dayım nabzına bakıyordu anneannemin. Bir müddet bekledi sonra gözlerinden akan yaşlar sayılmaz hale geldi ve annesinin kolunu yatağa bırakıverdi, “mekânın cennet olsun gülüm” dedi.

Bir yandan sessizliği dinliyor bir yandan da rahmetli anneanneme bakıyordum. Sağlığı yerindeyken tek bir şey dilerdi Allah’tan, “İki gün yatak üçüncü gün toprak” diye dua ederdi. Öyle de oldu, iki gün yattı sadece. Ondan önce maşallah hareket ediyor, yardımla da olsa kendi işini kendi görebiliyordu. Duası kabul olmuş olmalı ki sadece iki gün yattı, üçüncü gün toprağa girdi. Artık yoktu, bizimle değildi, ait olduğu yere gitmişti. Ortalık sessizdi ve anneannemi izliyordum. Annem “gel, öp, kokla anneanneni” demişti de öyle kendime gelmiştim. Usulca doğruldum yerimden, herkesin gözü yaşlı, kalbi buruktu. Anneannemin başucuna oturdum, elimi yanağında gezdirdim, soğumaya başlamıştı. Hiç ölü gibi durmuyordu, bu düşünceme teyzemin “şekeri düşmüştür belki, bayılmıştır, damağına bal mı sürsek biraz, kendine gelir belki” sözü şahittir. Ben de bir an belki ölmemiştir diye düşünerek çaktırmadan anneannemin parmaklarını biraz havaya kaldırıp bıraktım ve o uzun, ince, kınalı ve damarlı parmakları bir anda düşüvermişti. O an yüzüme soğuk bir hava gibi çarpmıştı ölüm gerçeği. Evet bir gün hepimiz ölecektik, mutlaka ama mutlaka ölecektik. Bizim başımızda da böyle bekleyecek evlatlarımız, bizim arkamızdan da böyle ağlayacak insanlar olacak mı? Kim bilir?

Anneannemi köye defnedecektik, kendisinden önce vefat eden zevcinin yanına. Köye gideceğimiz için evden birkaç parça kıyafet alma işi de bana düşmüştü. Arabaya bindim, eve doğru giderken en yakın arkadaşımı aradım. Tek bir söz söyleyebildim, “anneannem vefat etti” sonrasında kendimi daha fazla tutamadım ve ağlamaya başladım. Evet, haberi ilk öğrendiğimden bu yana hiç ağlamamıştım. Güçlü durmam gerektiğini düşünüyordum fakat çok sonradan öğrenmiştim ağlamakla güçlü durmak arasında o kadar da sıkı bir bağ olmadığını.

Anneannemin vefatıyla sanki içimde bir boşluk oluştu. Annemlerin yanında hiç ağlamamıştım ama yalnız kaldığım ilk anda en yakın arkadaşımı arayıp göz pınarlarımda zorla tuttuğum gözyaşlarımı özgürlüğüne kavuşturmuştum. Belki de içimde oluşan o boşluğu gözyaşlarım ile doldurmaya çalışıyordum ama nafile… İçimdeki boşluk hiçbir şekilde dolmazdı ama ağlayınca rahatlardım belki ve öyle de oldu.  Ben ağladım, o dinledi. “Çok kötü bir duyguymuş bu” dedim. İnsan en yakın arkadaşı ile birlikte ağlayınca daha fazla rahatlıyordu. “Mutluluk paylaşıldıkça artar, hüzün paylaşıldıkça azalır” sözü tevekkeli söylenmemişti. Gözlerim biraz şişmişti ama olsun, belki fark etmezler diye düşündüm. Evden kıyafetleri aldım ve tekrar teyzemlere geldim. Ölüm raporunu çıkarmak için doktor gelmişti. Teyzemin anlattığına göre doktor, “ne güzel bir ölüm, evlatları yanında, evinde, kendi yatağında, inşallah bize de böyle bir ölüm nasip olur” demiş ve gözünden bir damla yaş süzülüvermiş.

Artık anneannemi tabuta koyup yıkanması için mezarlığa götürecektik. Ardından da köye gidilecekti. Anneannemi tabuta koyarken battaniyenin bir ucundan da ben tutmuştum. Tek hatırladığım yanımda dayım vardı, diğer uçlardan kim tutuyordu hatırlamıyorum. Anneannemin kınalı ayak parmaklarına bakıyordum. Kınayı çok severdi rahmetli, ölürken de parmaklarına ve tırnaklarına kına yakılmasını vasiyet etmişti. İstediği gibi de olmuştu. Yaşarken kimsenin gönlünü kırmamak için uğraşan, Allah’ın rızasını kazanmak için çabalayan bir insanın ölmeden önce de son dileği gerçekleşmişti, Allah’ın sevgili kuluydu belli ki…

Yıkanma işlemi de tamamlanmıştı. Artık anneannemin köyüne doğru yol alacaktık. Köyünü çok severdi. Ceviz ağaçları… Canını verir de ceviz ağaçlarına dokundurtmazdı. Birkaç tane de meyve ağacı vardı bahçede. Ben köyü pek sevmezdim, bunu da dile getirirdim bazen. Ben şikâyet ederken anneannemin içten içe üzüleceği aklıma dahi gelmezdi, şimdi düşünüyorum da keşke oturup sıkıntıdan patlasaymışım da söylenip durmasaymışım diyorum.

Cenaze arabasının arkasından herkes dörtlüleri yakmış köye doğru ilerliyorduk. Köye giden o uzun, biraz virajlı, sağı ve solu ağaç olan tek şeritli yoldan geçerken köye geldiğimizin farkına vardım. Evine gelmişti, çok sevdiği köyüne gelmişti anneannem ve ilk defa ağzımı açıp ben köye gitmek istemiyorum dememiştim. Cenaze arabası evin bahçe kapısına geri geri yanaştı. Tabutunu tutanlar arasında ben de vardım, evinin salonunda bir müddet istirahat edecekti anneannem. Sırtımızda tabut bahçeden eve doğru yürümeye başladık. Ölüm sessizliği yine kulaklarımı tırmalıyordu, etrafta insanlar vardı ama ortalık çok sessizdi. Sadece ben mi duyuyorum diye düşünmeye başlamıştım bu sesi ama sorgulamamıştım başka duyan var mı diye. Eve getirdik, tabutu salona koyduk. Ben anneannemin odasına geçtim, kapı aralığından salona bakıyordum. Her yıl hoş geldin ziyaretine gelen arkadaşları şimdi vedalaşmak için gelmişlerdi. Bir müddet sessizce oturdum… Sonra dışarı çıktım. Misafirlerle ilgilenme, taziyeleri kabul etme derken defin vakti geldi. Önce öğlen namazı ardından cenaze namazı kılınacaktı ve sonra…

Cenaze namazını da kıldık, arabaya bindik ve mezarlığa doğru yol almaya başladık. Önceden hep dedemi ziyaret etmek için gittiğimiz mezarlığa şimdi dedemin refikasını yanı başına defnetmek için gidiyorduk. Mezarlığın kapısından yavaşça girdi cenaze arabası. Mezar kazılmıştı, dualar ediliyordu. Mezara ben de inmiştim, anneannemi tabuttan çıkardılar ve bize verdiler. Usulca tuttuk, incitmemeye çalışıyorduk. Ben baş kısmından tutmuştum, kuş gibi hafifti. Yaşarken çektiği sıkıntılar, dertler, kederler hiçbiri yoktu, sadece huzur vardı artık. Belki de sebebi buydu hafifliğin. Başını usulca toprağa bırakıverdim ve bağlı olan ipi gevşettim, kıbleye doğru çevirdik, boynunun altına biraz toprak koyduk kıbleye dönük dursun diye. Sonra yukarı çıktım, mezara tahtalar konuldu ve sonra toprak atılmaya başladı. O an artık kalbime sığmayan duygular gözyaşı suretinde dışa çıkıyordu. İnsanlar mezara toprak atıyordu bense birkaç damla gözyaşı…

Artık bitmişti, geri dönüş yoktu… Dilinden “ölüm Allah’ın emri, şu ayrılık olmasaydı” sözünü düşürmeyen, “ölüme çare yok ama ayrılık can yakıyor” diyen anneannem, Allah’ın emrine boynumuz kıldan ince dedi ve bizi yanan canımızla baş başa bıraktı. Hayatı boyunca insanları incitmemek için elinden geleni yapan, Allah’ın rızasını kazanmak için çabalayan, dilinden dua eksik olmayan bir kadındı ve “nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz” sözünün vücut bulmuş haliydi rahmetli.

Ben anneannemin ölümü ile hissetmiştim ölüm soğukluğunu ve onun ölümü ile duymuştum ölüm sessizliğinin sesini. O zaman anlamıştım, aslında sessizliğin de bir sesi vardı. Dinlemesini bilene çok şey anlatıyordu bu sessizlik, ölüm sessizliği…

Kabrin nur, mekânın cennet olsun gül kokulum…

TEŞEKKÜR: Öncelikle yoğun mesaisine rağmen vakit ayırıp yazımı inceleyen, yorum ve eleştirileri ile yazıma tat ve kalite katan, benden desteklerini esirgemeyen kıymetli hocam Ahmet Fevzi Kibar’a çok teşekkür ederim. Ayrıca yazımı özenle inceleyip, yorum ve eleştirileri ile katkı sağlayan değerli arkadaşım Betül Akçay’a teşekkür ederim.

Yazıma yorumları ile destek olan Berranur Yuruk, Nisa Nur Köksal, Şahin Kılıç, Mustafa Sincar ve Turabi Tilki arkadaşlarıma teşekkür ederim.

Yazar Hakkında

Ahmet Fevzi Kibar

Ahmet Fevzi Kibar

Akademisyen, Hukuki Danışman ve Yazar
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Özel Hukuk yüksek lisans mezunu ve İstanbul Üniversitesi Özel Hukuk doktora eğitimi (devam ediyor). Kişiler, Aile, Eşya, Miras, Borçlar, Gayrimenkul, Fikri Mülkiyet ve Ürün Sorumluluğu Hukuku alanlarında çalışma yapmaktadır. Ayrıca hikâye, deneme ve eleştiri yazarlığı da yapmaktadır. Evli ve baba.

1 Yorum

  • emeğine sağlık Mustafa, her cümlesini derinden hissettiğim bir yazı… Gül kokulunun mekanı cennet olsun 🙂

Yorum Yap

Konuşmaya Başla
WhatsApp Destek Hattı
Merhaba, SESSİZLİĞİN SESİ bu konu hakkında destek alabilirsiniz...