Hikaye - Öykü

SARI BİR EVDİ

Ahmet Fevzi Kibar
Arş. Gör. Ahmet Fevzi Kibar

Gel zaman git zaman bu balkonda oturup sarı eve bakarak düşünmek benim için gündelik bir vazife haline geldi. Ev bende Yüzüklerin Efendisi’ndeki göz etkisi yapıyordu. Bakışlarımı kendinde hapsediyor, beni hatıralara çekip yavaş yavaş derinlere indiriyor ve yıllarca uğraşıp unutmaya çalıştığım ne varsa gün yüzüne çıkarıyordu. Ev bana hâkim olmaya başlamıştı.

I

Neredeyse her gün ayaklarım sürte sürte bu yol üzerinden işe gidiyorum. Evimin kapısını açıyorum, merdivenlerden aşağı iniyorum, apartmanın eski, sert, gıcırdayan kapısını nefretle açıyorum, sokağa çıkıyorum ve yürümeye başlıyorum. Yolun solunda metruk, tek katlı ama büyük çatısı sayesinde heybetli, dizleri tutmadığı için elleri dizlerinde iki büklüm soluklanan bir ihtiyar gibi duran sarı bir ev var. Yol boyunca hep eve bakarım. Rutinim budur. Her seferinde de evin hikâyesi gelir aklıma. Evin hikâyesi ayrı, içinde yaşayanların hikâyesi apayrıdır.

            Son üç senedir yaşadığım apartmanın dördüncü katındaki dairemin küçük balkonundan bu ev görünür. İşten eve kaçınca ve tatil günleri vaktimin büyük kısmını dairemin balkonunda geçiririm. Balkonda plastik bir masa ve iki sandalyeden başka eşya mevcut değil. Bu sandalyelerden birine oturur, iştahla yetiştirmek için aldığım ancak her seferinde solmaya yüz tutan çiçeklerim ile birlikte sokaktan gelene geçene bakarım. Yazın mutlaka bir karpuz ya da kavun kesip, yanına bir de mutlaka maden suyu açmam gerekir. Soda değil dikkat maden suyu! Mutlaka Beypazarı marka olmalı ve yedekte bir sürü bulunmalı. Yoksa tam balkon sefası ortasında biterse kim gidip de alacak?  Bir de ayaklarımı diğer sandalyeye uzatıp etrafı seyre daldım mı tamamdır. Gelene geçene bakar, arabaların geçişini seyrederim. Aynı dizilerdeki emekli dayılar gibi yaşar oldum. Zaten hayatta pek bir amacım, eğlencem de kalmadı. Ne yapayım, bizimkisi zaman öldürmek!

Aslında eve taşındığım ilk zamanlar böyle değildi. Uzun yıllar çocukluğumun geçtiği mahalleden uzakta yaşamıştım. Bayramda seyranda annemleri ziyaret dışında pek uğramak istemezdim. Çocukluğum sokaklarda sıkı arkadaşlıklar ve onlarla sabahtan akşam kadar oynadığımız bitmek bilmeyen oyunlar ile dolu dolu geçmiş olsa da on iki yaşında yaşadığım bir hadise çok sevdiğim mahallemden uzun süre uzak durmama sebep olmuştu. Ama kader işte,  düğün için ev ararken burayı bulup beğenmiştik Songül’le. Annemle babam da çok sevinmişti bu duruma. Songül her ne kadar bizimkilere yakın oturmak istemese de kendi ailesine de yakın olması sebebiyle beğenmişti burayı, hem altlı üstlü oturmayacağımız için de içimize sinmişti burası. Ben de artık bazı şeyleri aştığımı düşünüp çok sevdiğim mahalleme kavuşacaktım. Üç odası, kocaman banyosu, tuvaleti, ferah mutfağı, iki balkonu derken evi tuttuk. Yavaş yavaş, hayaller eşliğinde evi önce temizlemeye sonra döşemeye başladık. İleride banyoyu taşla döşeyip içerisine bir küvet bile yapacaktık. Tatlı hayaller kura kura bir yandan taşınıyor bir yandan da evi döşüyorduk. Evde şimdilik sadece ben yaşayacaktım. Evlenince de Songül taşınacaktı. Evin içerisini temizledikten sonra sıra balkonlara geldi. Oturma odasına bağlı olan balkona çıktığımda bir de ne göreyim. Sarı ev… Önce bir durup derin derin baktım. Sonra Songül gelip benim tuhaf halime “ne oldu hayatım, kötü bir şey mi oldu?” diye sorunca yavaş yavaş içine yuvarlanacağım derin kuyuya bakmaktan vazgeçtim. “Yok bir şey balım, hatıralar işte” diye geçiştirdim. Neyse, asıl anlatmak istediğim kendi hikâyem değil bu sarı evin hikâyesi olduğu için kısa kesiyorum.

Gel zaman git zaman bu balkonda oturup sarı eve bakarak düşünmek benim için gündelik bir vazife haline geldi. Ev bende Yüzüklerin Efendisi’ndeki göz etkisi yapıyordu. Bakışlarımı kendinde hapsediyor, beni hatıralara çekip yavaş yavaş derinlere indiriyor ve yıllarca uğraşıp unutmaya çalıştığım ne varsa gün yüzüne çıkarıyordu. Ev bana hâkim olmaya başlamıştı. Evin bende meydana getirdiği tesir, 1999 Gölcük Depremi gibi etki yapmış ve birçok artçı deprem peş peşe meydana gelmeye başlamıştı. Çocukken yaşadığım o büyük hadise ve devamında hayat boyu yaşadığım ve itina ile üzerlerine kahkaha katları çıkarak örtmeye çalıştığım ne kadar hatıra varsa gün yüzüne çıkmaya başladı. Songül de bendeki değişimi fark ediyordu. O neşeli, hayat dolu, hiçbir şeyi umursamaz görünen adam bir anda etrafına karamsarlık, şüphe ve kaygı saçan biri olup çıkıvermişti. Artık Songül’le geçirdiğimiz hoş dakikalar yerini derin susuş ve cevapsız sorulara bırakmıştı.

Artık yanında derin bir çukurda kaybolduğumu hissediyorum. Ben yapamayacağım…” diye yüzüğü masaya koydu Songül. Hangi masa olduğunu hatırlayamıyorum. Belki bir cafe, belki işyeri, belki lokanta, belki salonumdaki belki de bu balkondaki masaydı. Hadi balkondaki masa diyelim de tam bir film sahnesi olsun. İkimiz balkonda oturmuşuz, ben sarı eve dalmışım, Songül bana bakıyor, sarı ev karşıda ve bu sözleri söyleyip yüzüğü masaya bırakıyor. Ve ben de normal bir şeymiş gibi tek kelime etmeden “kıymetlimiss” diyerek yüzüğü bir zincir bularak boynuma asıyorum.

Songül’den sonra arkadaşlarım da beni terk etti. Ara sıra bu balkonda ağırladığım, kahkahamızdan komşuların bile yer yer rahatsız olduğu arkadaşlarım; Mahmut, Çağrı, Erdi, Fatih… Aslında doğrudan Songül gibi bana birkaç kelime edip bırakmadılar. Nazikçe yavaş yavaş uzaklaştılar yanımdan. Her arayışımda meşgule atmalar, “kanka şimdi meşgulüm sonra buluşalım” diye mesaj bırakmalar falan…  Annemle babam ise bana çok kızdılar, bağırdılar, çağırdılar, git Songül’ü geri getir. Git özür dile, bu yaşından sonra öyle kız nereden bulacaksın gibi bir sürü laf ettiler. Bense sadece “Ben terk etmedim ki o gitmeyi tercih etti, bende boğuluyormuş” dedim. Babam benim bu pervasız tavrımı alaycılık zannetmiş olacak ki “şeytanın eniğine bak hele, deniz misin lan sen, boğuluyormuş, bir de babasıyla alay ediyor” diyerek okkalı küfürler ederek kapıyı çarpıp kahveye sığındı. Zaten hep böyle yapardı. Keşke benim de sığınacağım bir kahve köşesi olsaydı. Annem günlerce ağladı, “ne oldu oğlum sana, sen böyle değildin, nazar mı değdi, büyü mü yaptılar size?” diye söylene söylene ağladı durdu. Ben de ağlamak isterdim, yıllardır içimde birikenler sebebiyle ah bir ağlasam, ağlayabilsem…

            Ve ben otuz üç yaşımın arifesinde bir başına kalmış ve yeni bir hayat tarzına evrilmiştim. Otuz üç yılda biriktirdiğim ne varsa kaybetmiş, kaçtığım ne kadar şey varsa yakalanmıştım. Artık ne kaçacak yerim ve ne de sığınacak bir limanım vardı. İlk başlarda “aslında bu bir lütuf, yıllardır hayalini kurduğun Oğuz Atay’cılık oynamak için bundan iyi fırsat mı olur” dedim kendi kendime. Başladım kitap okumaya, elime ne geçerse geçsin okuyordum. Sonra sıkıldım. Balkonda oturup etrafı seyredip kendi kendime dedikodu yapıp mahallelinin zaptını tutan, hatıra ve hayaller ile saatlerini geçiren bir adam olup çıkmıştım. Hayallerimin ortak noktası bu sarı evdi ancak hayallerim geleceğe değil geçmişe yönelikti. Geçmişe gidip bir şeyler düzeltiyor, yeniden yazıyor ve yorumluyordum. Nasıl olsa daha iyi bir son çıkardı ortaya? Bu sarı ev kocaman bir arsa üzerindeydi. Yaklaşık yirmi metre yakınında bir ahır vardı. Ancak zamanla çatısı çöküp üstünü otlar bürüdüğünden mahallenin yeni sitelerine taşınan insanlar bilmezler. Ancak eskiler hatırlayabilir. Benim çocukluğum iki sokak ötede geçtiğinden ben hatırlıyorum. Halen annemler aynı evde yaşıyor. Ben ise Songül’le çocuklarımızı büyüteceğimiz evde hiç gerçekleşmeyecek hayaller büyütmek peşindeydim. İki âlem arasında da pek bir fark görmüyordum. Biri dünya âleminde yetişiyordu diğeri âlem-i misalde. Hangisi misal, hangisi gerçekti? Misal âlemi madem gerçek değildi neden bizi hiç rahat bırakmıyordu?

Dairemin içi “Tutunamayanlar” kitabından bir sahneydi sanki. Her şey her yerde. Aslında ev kalbimin yansımasıydı bir nevi. Kalbimin dağınıklığı yanında evin dağınıklığı hiçbir şeydi. Bir iki gün uğraşır toplarsın, ev yine eski haline döner. Ama kalp öyle mi her bir terkediliş, her vefasızlık, her kayıp, her hayal, her keşke öyle bir zelzele verir ki senelerce uğraş, topla toplayabilirsen… Belki de insanlardan uzak yaşama sebebimiz budur. Yeter, daha dağılmasın bu kalp deyü! Artık ne kimseyi göresim ne de sevesim vardı. O sebeptendir ki iki sokak ötedeki annemlere bile aylardır gitmiyordum. Çıkıp balkona bas bas bağırmak istiyordum bütün dünyaya:

Beni siz bu hale getirdiniz!

Gerçekten öyle miydi? Yoksa ben öyle mi bilmek istiyordum? Bana vefasızlık yapanlar, beni yakıp yıkanlar yok muydu? Elbette ki vardı. Ama onlar bu durumun tek sorumlusu muydu? Artık ne kimsenin dediğini umursuyor ne de dikkate alıyordum. Kendi kendimi savunma biçimimdi bu benim. Yoksa sürekli acı veren hallere insan nasıl dayanır? Bir şekilde kendisini hissizleştirmesi gerekir. Kimisi bunu sigarayla kimi içkiyle kimi uyuşturucuyla kimi eğlenceyle yapıyor. Kimileri de tedavisine çalışıyor manevi anlamda; musibetler kamçıdır, Rabbim çağırıyor diye Allah’a yöneliyor. Ama benim nefis öyle şişmiş ki olmuş bir Nemrut, Firavun. Allah, peygamber, namaz deyince sinir krizlerine tutuluyor. Boş ver, bak şunu yap, şunu iç, şunu ye geçer diyor. Ben sana yardımcı oluyorum diyor ama olmuyordu işte. Dedemin öğrettiği duaları hatırladığım kadar okumama izin veriyordu sadece. Çünkü bu acılar eninde sonunda onu da etkiliyor, fark ediyorum. Yoksa kesivericem şahdamarımı… He tabi bu durum lafın gelişi, gerçekten yapabilir miyim? Kolay mı öyle hayattan kopup toprak altına girebilmek. Bu da bir kaçış ve teselli yönteminden başka bir şey değil. Ufak ufak aldığım dua ilacıyla bir nebze sakinleşip uyuyabiliyorum yoksa uyku da tutmuyor. Bu kadar acıyla insanın uyuyası bile gelmiyor…

            Bu sarı ev benim belki de tek arkadaşım, yoldaşım oldu. Kimse bilmez, anlatsan deli derler adama. Bir de sonra delilikle uğraş. Delilik dert değil de insanlara anlatmak zor. “Deliyim!” desem, “olur mu canım, okumuş etmiş adamsın maşallah, ne delisi, senin gibisine dâhi derler!” diyecekler. “Akıllıyım!” desem “hele bakın havalara, okumuş da adam olamamış, akıllılık okumakla olaydı feylesoflar delirmezdi, iyice üşütmüş bu!” diyecekler. Artık insanlardan ne istiyorsam tersini söylüyorum. Ters psikoloji uyguluyorum. İnsanı haksız çıkarmak için öyle bir yarış var ki seyreyle gümbürtüyü! İçten içe dertleşiriz sarımla. He evet “sarım!” diyorum ona. Türk erkeğinin hayali değil midir bir sarısı olması. İşte benim sarım da bu! Sarıyı bulunca esmer Songül’ü hiç düşünmeden bir köşeye iteledin. Kahkaha atıyorum böyle düşününce, özleşmişim… Hani bazıları mezarlığa gider de ölülerle dertleşir yahut hayvanlara dert anlatır ya, o hesap. Deva bulmasalar da en azından dert dinliyorlar. Benimkisi de o hesap. Zaten bu ev de bir nevi mezarlık. Anı mezarlığı… İçinde dönüp dolaşan hikâyelerin haddi hesabı yok. Ben her akşam en az iki üç hatıra bırakırım orda o da kimseye anlatmaz zaten. Çocukken yapmak istediğim ne kadar şey varsa burada yaparım; kafamı bozan iş arkadaşlarımı, patronumu, yolda, dolmuşta kafamı kızdıran başta dolmuşçu olmak üzere insana sabah akşam bozuk atan ne kadar insan varsa buraya çeker kimini döver, kimine söver, kimini de çeşitli fantezilerime alet ederim. İnsan işte bir şekilde deşarj olmalı. Yoksa bu asrın insanı tahammül edilecek gibi değil. Sadece ben değilim bunu yapan, değil mi?

            Yine bir sabah kahvaltısız, bitkin, bıkkın, sıkkın bir halde yana yakıla öteye beriye siktir çekerken kocaman bir “hassiktir!” çekmek zorunda kaldım. Benim biricik yoldaşım kocaman bir kepçenin yırtıcı pençelerinde paramparça ediliyordu. Evin arsasının diğer kısımlarında kocaman apartmanlar dikmeye başlamışlardı. Ancak ben onu da bir gün yıkacaklarına ihtimal vermemiştim. İşin gerçeği bunu kulak ardı etmiştim. Adım gibi emindim bu günün geleceğinden. Eski garajlar mevkiine Kaymakamlık ve Güneşler Mahallesi taraflarına yeni stadın yapılması ile birlikte eskiden beş para etmeyen mahallemizin boş arazi ve tarlaları, gramı altınla yarışırcasına satılmaya başlamıştı. Mahallede ev dikilmedik bir karış yer mi kalmıştı? Elbet bu bâkir arsa da bir gün birilerinin iştahını kabartacaktı.

Ben donakalmıştım. Bir an yıkılan evin sarı ev olduğunu unutup kepçeyi seyre dalmıştım. Bir düz darbe, bir ters darbe, düzleme, daldırma, parçalama, kaldırıp bir daha tersiyle vurma… Neden sonra kendime gelip “ne oluyor ulan böyle” diye kendi kendimi bu sihirden uyandırdım. Ne yapacaktım şimdi? Artık hayatta ne bir sırdaşım ne de bir amacım kalmıştı. Bir an bütün sıkıntı ve ıstıraplarımın hem sebebi hem de dayanma noktası olan bu harabezarın yıkılışına bir kez daha baktığım da içimde kocaman bir deprem olduğunu hissettim. 1999 Gölcük Depremi’nin kardeşi benim dünyama misafir olmuş gibi titremeye başladım. Dermanım kalmamıştı. Kaldırımın kenarına oturdum. Elimi başımın arasına aldım. Ne yapacaktım şimdi? Karşısına geçip kepçeyi durduracak veya karşısına dikilip müteahhidi bu işten vazgeçirecek kudretim yoktu. Kendimi o kadar aciz o kadar nokta gibi hissettim ki. Kendime gökten bakıyormuş gibi küçüldüm küçüldüm. Yok oldum… “Allah’ım” diyebildim, “bu kadar mı kolay yılların hatıralarını, hayallerini yok etmek?”. Bir yanım böyle kederlenirken bir yanım da benim yapamadığımı yapan kepçeye içten içe minnet duyuyordu.

Yoldan geçen arabanın ani fren sesi acı bir çığlık gibi yükselip hayatı hatırlatmasa sanki gerçekten yok olacaktım. İşte o an yapabileceğim tek şey geldi aklıma. Belki de aziz bir dostu uğurlamanın en güzel yöntemi. Onun hikâyesini dillendirmek. Patronuna da işine de aşına da bir siktir çekip alelacele eve döndüm. Ev gerçekten savaş alanı gibiydi. Ne kalemimi ne defterimi bulabildim. Neden sonra uzun zamandır kullanmadığım laptopum geldi aklıma, oturdum balkona. İyi fikir değildi. Gökten yanardağ patlamış da üzerimize lav dökülüyormuş gibi sıcak akıyordu. İçeri geçtim. İçerisi de balkondan hallice bir çöl gibiydi. Üzüntü, keder, hayal kırıklığı, telaş, acele, koşuşturma, yaz, sıcak ve sarı ev… Sırtımdan ter boşalıp başımdan duman çıkarken yatağa uzandım. Ayakta duracak dermanım kalmamıştı. Sanki otuz üç yılın yorgunluğu vardı üzerimde. Aslında yeterince uyumuştum, kendimi yorgun hissetmemem gerekiyordu. Ayakta durabilmem gerekirdi. O an anladım insanı ayakta tutan biraz umut biraz da hayalmiş… Hayalleri yıkılan umutsuz bir adam ne için ayağa kalksın ki? Buralarda sığınacak tek limanım kalmamış. Önce “Allah, Allah!” diye inlemeye başladım. Aklıma gelen ancak kullanmamaktan unutulmaya yüz tutmuş duaları bölük pörçük eğri büğrü okudum. İyi geldi, biraz ferahladım. Ancak bu ilaç çok yüzeysel kalmıştı. Derindeki yaralarım sızlamaya devam ediyordu. Onlar için daha etkili bir ilaç gerekliydi. “Kalkıp iki rekât namaz mı kılsam?” diye düşündüm. Nefsim kem küm etti, ezildi büzüldü, bir sürü bahane uydurdu. Bir yanım delice bu ilaca acıkmış ancak nefsim bir sarmaşık gibi bütün bedenimi sarmış. Kalbimin, ruhumun ve de vicdanımın sesini duyamıyorum sadece sızım sızım inlediklerini hissedebiliyordum. Bundan önce hissedemiyordum bile. Artık nefsim nasıl bir diktatörlük kurduysa içeride, sesleri çıkmıyordu gariplerin. Beni derinden etkileyen bu hadise olmasa onu da hissedemeyeceğim ya! “En azından bir secdeye kapanayım” diye yalvardım nefsime. Üstüme çıktı, kalkıp bir secde etmeyeyim diye tepindi de tepindi. Nefessiz kaldım. “Tamam” dedim, “tamam yeter ki dur”. İstesem hemen başlarım lafları tatlı bir vicdan uyuşturucusundan ibaretmiş. Sonra bir anda bütün gücümü toplayarak ilahi bir desteği arkamda hissederek “beş vakit namaza mı başlasam acaba?” dedim ve hayalini kurmaya başladım. Nefsim buna daha fazla dayanamadı, boğazımı sıkmaya başladı. Bayılmadan önce nefsime saydırıyordum “lan şerefsiz, haysiyetsiz, adi pislik, bıraksana lan köpek, sen benim emrimdesin yerini bil lan pezevenk…”, nefsim de bana alaycı bir dille “sen öyle san! Eskidendi o” deyip gram acımadan daha sert sıkmaya devam etti.

Uyandığımda ikindi ezanı okunuyordu. Patron defalarca aramış, iş arkadaşları mesajlar atmış. Yine bunaldım. Nefes almak için balkona çıktım. Artık sarı ev yoktu. Yerinde kocaman beyaz bir enkaz duruyordu. Bana yeni kapatılmış büyükçe bir kabir gibi göründü. İçerisinde benim de dâhil birçok kişinin hayal ve hikâyesinin sırlara gömüldüğü bir lahit… Acizliğime, tembelliğime ve nefret ettiğim hayatıma balkonun bir köşesine çökerek ağlamaya başladım. Uzun zamandır ağlayamıyordum, çok iyi geldi. İnsan olduğumu, ailemi, annemin kokusunu, babamın sesini, Songül’ün gülümsemesini, arkadaşlarımın kahkahalarını özlediğimi fark ettim. Üstüme bir şeyler geçirip, yavaş yavaş yola koyuldum.

Annem kapıyı açınca sarıldım sıkıca. Annem şaşırmıştı. Yapmazdım böyle şeyler. En son ne zaman gelmiştim veya aramıştım bilmiyordum. “Anne yıktılar” diyebildim. Neden sonra nefsimin alaycı bakışlarını üzerimde hissettiğimden kendime gelip ne yapıyorum dermişçesine geri çekildim. Annem de şaşırmak yerine sanki ailecek benim delirmemi bekliyorlarmış gibi sakince karşıladı bu durumu. E ne de olsa evin tek çocuğu değildim. Bir tohum tutmazsa diğerlerinden illaki biri tutar havasında olan babamın da pek farklı tepki vereceğini zannetmiyordum. Zaten dört çocuktan üçü tutmuştu. Ben en büyükleriydim. Benim bir ufağım Berat’ın çarşıda bir dükkânı, iki çocuğu, eşi, evi, arabası vardı. Her şeyi tıkırındaydı. Üç numara Berra da hakeza mutlular kervanındaydı. En küçük kardeşimiz Nebahat da öğretmen olmuş ve Antep’te çalışırken yine kendi gibi öğretmen olan adını bilmediğim bir çocukla nişanlanmıştı. O da gelecekten umutluydu, ileride özel bir okul açma gibi büyük hayalleri vardı.

II

Gelmişken bari karnımı doyurayım diyerek içeri girdim. Annem yemek çıkardı. Etli lahana sarması yapmış, yanına da mısır ekmeği pişirmiş, bir de ev yoğurdu çıkarmış ki neredeyse bugün dünyası yıkılan ben değildim. Yeniden doğdum sanki. Yoğurdu yerken annem bir yandan anlatıyor, bir yandan dert yanıyordu. “Oğlum gül gibi kızı bıraktığın yetmiyor bir de hala ayrı evde yaşıyorsun. Aklım sende kalıyor. Gel ev kocaman, sen de burada kal. Ben sıkılıyorum zaten babanla yalnız. Ne muhabbet ettiği var ne evde oturduğu. Varsa yoksa arkadaşlarıyla gezsin. Kahveye gitsin, balığa çıksın. Hayır, eve bakabilsen neyse ev çöplüğe dönmüş. Ev sahibin gelip gidip babana şikâyet ediyor. Baban da gamsızın teki arada ben kalıyorum. Karısı her yerde seni anlatıyor. Vallahi insan içine çıkacak halim kalmadı.” Annem böyle anlatırken ben de acaba uzaklara mı taşınsam diye düşünüyorum böyle ağız tadıyla bohem hayatı da yaşatmıyorlar insana. “Herkes senin hakkında konuşuyor. Ne akıllı çocuktu, bir garip oldu diyor. Kesin büyü yaptılar size, kesin. O Nurten’in gözü üzerimizden hiç gitmez. Etrafta sürekli beni çekiştirir. O mu yaptırdı acep! Acaba kızın tarafından biri mi? Var mıydı Songülleri çekemeyen akrabası? Kesin yakınlardan biridir, uzaktan biri niye yaptırsın böyle bir şey?” diye devam ediyordu annem kapatma düğmesi bozulmuş çalar saat gibi. “Yok artık!” dedim içimden. Yoğurt da güzelmiş biraz da mısır ekmeği katıp yiyeyim. Annem bunları söylerken bir yandan da bana bakıp tepkimi ölçmeye çalışıyordu. Yoğurt kabını gösterip daha istediğimi anlattım gözümle, anneler anlar. Annem, bir yandan demir sahanı yoğurtla doldururken “kime anlatıyorum ki ha duvar ha Aykut!” diyor kesin. Ama anneler asla vazgeçmez, devam ediyor.  “Kardeşlerin ne güzel düzenini kurdu, çoluğa çocuğa karıştı. Sen kaldın dımdızlak ortada” diye başka bir yoldan yanaşmaya çalıştı. Ah bu annelerin bitmek bilmez ikna çabaları! Doğru ya benim yeğenlerim vardı. Kaç yaşında oldular acaba isimleri neydi? Kaç zamandır görmemişim. Ulan ben gamsız desem değilim, duygusuz desem değilim. Ki öyle olsam bir ev ile böyle bir bağ kurup yıkılışına üzülür müyüm hiç? E bencil miyim? Yo, eskiden böyle değildim. Neyse zaten bu hikâye benim hikâyem değil! Annem konuşmaya devam ediyordu. Ben de araya girip birkaç kelam edeyim diye “yoğurt çok güzelmiş anne” dedim. Annem bir an durup bu kadar konuşmaya tepki vermeyip konuyu yoğurda getirmeme alınsa da delidir ne yapsa yeridir deyip aman kalan aklını da yitirmesin evladım diyerek şefkate gelmiş olacak ki “beğendin mi oğlum, annesinin ballı tosbağası” diye gelip başımı okşadı, sahanı alıp tekrar yoğurt doldurmaya gitti. İçim yanmıştı yoğurt iyi geldi. Annemin bu okşaması içimi tekrar kıpır kıpır edip çoktandır unuttuğum, unutmak zorunda kaldığım çocukluk hatıralarımın güzellerini zihnime getirmeye başladı. Her ne kadar ballı tosbağası lafını sevmesem de!

Üç koca sahan yoğurt yemiştim, halis muhlis ev yoğurdu, iyi geldi. Sanki ben mi istemiştim büyümeyi! Zaten kim büyümek ister ki? Herkes büyümek zorunda kalır. Bana sorsalardı hiç çıkmazdım bu evden karışmazdım sokaklara, belki de annemin karnından çıkmaz bu dünyanın imtihan seline atılmazdım. Ama yine de her şeye rağmen yaşamak güzel be bir de yoğurt harika olmuş. “Küçükken hep sen giderdin süt almaya, hatırladın mı?” dedi annem. Düşündüm, beynim rolantide çalışıyordu ama hatıram güçlüydü. “Ya sorma!” dedim. “O üç kâğıtçılar gitmezdiler biz küçüğüz taşıyamayız diye, hep ben giderdim. Bir gün büyüyecekler de onlar gidecek ben gitmeyeceğim diye bir ümit taşıdım durdum ağır süt bidonlarını”. Annem güldü. Gülüştük. “Nefes nefese gelirdin eve, dışardan bağırırdın kolum koptu anne” diye, “bütün apartmanı ayağa kaldırırdın, rezil ederdin beni”. Ben de evde bir güzel haşlardım seni. Yine gülüştük ama tatlısından ve içten gülüşmeydi bunlar, özlemişim. Yıllar ne güzel ilaçtı; eskiden ağladığımız, üzüldüğümüz, dünyaya sığamadığımız anlar tatlı ve insanı kahkahaya boğan anılar olarak misafirliğe geliyordu ara ara.

Caziye ablanın evine giderdim süt almaya. Dışı hardal sarısı renge boyanmış o tek katlı evin sahibesine. Evet, Caziye diye isim mi olur diyeceksiniz. Bence de olmaz. Ama ya gerçekten öyle bir isim şu veya bu sebeple o kadına konmuştu. Belki de babası sarhoşken doğum haberini alınca böyle bir isim yuvarladı ağzından veya öyle anlaşıldı. Belki de ona birden fazla isim koymak istediler de çok uzun olacağını anladıklarından isimlerin ilk hecelerini birleştirdiler; Canan, Zinet, Yeliz. Belki de Kadının ismi Raziye, Şaziye, Saniye, Sakine, Cevriye gibi bir isimdi de evinin arkasındaki çimenlik arazisinde top oynarken bize car car bağırıp bizi kovaladığı için adı aklımda caz yapan kadın olarak öyle kalmıştı. Her neyse…

            Bütün mahalle neredeyse sütünü Caziye abladan alırdı. Caziye ablanın kocası uzun zaman önce Hollanda’ya çalışmaya gitmişti. Yazları bir on gün kadar uğrardı. Karı-koca hayatları bu kadardı. Caziye ablanın üçüncü çocuğu olan henüz altı aylık kızçesi de bu kısa süren karı-koca hallerinin meyvesiydi. Caziye ablanın diğer iki çocuğu oğlandı. Biri on diğeri altı yaşındaydı. Büyük oğlu, varlığı yokluğu pek belli olmayan bir çocuktu. Küçük oğlu ise tam bir kavga delisiydi. Kavga etmek için bahane arar, kendinden büyüklere bile gözünü kırpmadan dalardı. Çoğu zaman dayak yese de yine vazgeçmezdi. Biz ne zaman Caziye ablanın evinin arkasındaki arazide top oynamaya kalksak orada bitiverirdi bu ufaklık. İlk başlarda onu da oyuna alırdık. Ancak bu kavgacı ve bir o kadar puruz[1] çocuk sürekli maraza çıkarır, oyunun içine ederdi. Bu yüzden adını bile bilmediğimiz, “abisi” diye seslendiğimiz bu çocuğu oyunlara almamaya başladık. Büyük oğlu ise uzaklardan bir taşın üstüne oturur, elinde bir elma, armut, portakal artık ne bulduysa kemire kemire bizi seyrederdi. Ancak bu veledi oyuna almamak da ayrı bir dertti. İlle de oynayacağım diye tuttururdu. Sonunda aramızdan bir arkadaş “sen bizim sokağın çocuğu değilsin, karşı sokağın çocuğusun, git onlarla oyna” diyerek onu başımızdan savardı. Çocuk bir an inanır, koşup evlerinin önündeki sokakta oynayan çocuklarla oynamaya çalışırdı. Oradan da benzer tepkiler alınca tekrar bize gelir. “Ben bu sokaktanmışım, beni de alın” diye tuttururdu. Onu dikkate almadan oyuna devam ettiğimizi görünce de oyunun ortasına dalar, topu alıp kaçmaya çalışırdı. Bir keresinde bizim çocuklardan biri buna okkalı bir tane geçirdi. Ama altta kalır mı hiç çocuk değil canavar! Başlardı saldırmaya, ısırırdı, tekme atardı, parmaklarını gözümüze sokmaya çalışırdı, üç kişi zapt edemezdik. Abisi ise genelde kavgaya karışmaz koşarak annesine haber verirdi. Biz ufaklığı üç-beş kişi tutup azcık hırpaladıktan sonra evlerinin yakınında bir yerde yere yuvarlardık. Bunu gören Caziye abla can havliyle kimi zaman ahırdan kimi zaman evden bağıra bağıra bize doğru koşmaya başlayınca korkar kaçardık. Böylece velet, kendi oynayamadığı oyunu bize de oynatmadığından gururlu bir ruh haliyle salyasını sümüğünü koluna silerek arkamızdan koşturmaya başlar, sanki annesinden değil de ondan kaçıyormuşuz gibi bizi muzaffer bir komutan edasıyla sokağa kadar kovalar, kendi arazilerinin sınırında durup Yunan tanrı heykelleri gibi dikilirdi.  

            Yaşanan ufak çaplı bu kargaşadan sonraki hafta süt almaya gitmek benim için çok zor olurdu. Adımlarım iki ileri bir geri olur, babamdan korkuma dudaklarımı kemire kemire mecbur giderdim. Ancak Caziye abla da oğlunu bildiğinden bana laf etmezdi. Ne yapsın kadıncağız, kocasız bir başına ev işiydi, ahır işiydi, çarşı-pazar işiydi, ıvırıydı zıvırıydı ancak bu kadar yetiştirebilmişti çocuklarını. Arada bir erkek kardeşi gelir faturaydı falan hallederdi. O da kardeşinin cebine bir parça harçlık yuvarlardı. Kardeşinden başka kimi kimsesi var mıydı, neredelerdi bilmiyorum, annemler konuşurken de hiç rast gelmediğimden asla öğrenemedim.

Sütü alırken “bu hafta annem para vermedi haftaya ödeyecekmişiz abla” dedim utanarak. “Ben hesap tutmuyorum getirmezseniz haram zıkkım olsun, getirirseniz helali hoş olsun” dedi. Biraz bozulurdum bu lafa, biz getirmemezlik etmeyiz, annem-babam çok dikkat ederdi haram lokma yememeye yine de böyle söyleyince artık haftaya o parayı götürmek benim için şeref ve haysiyet davası haline gelirdi. “Ne zaman getirmedik sanki” dedim içimden. Haftaya süt günü gelmeden ikide bir anneme hatırlatıp darlıyorum ev halkını, “süt parasını götürmezsek harammış”. Ne yedikleri yoğurttan ne de sütlaçtan tat alamıyorlar. Annem, babama “bir daha para bırakmadan gitme, bu Aykut beni delirtecek” diyor. Babam da sıkılmış “bize de iki lokmayı zehir etti eşek herif” derken bir yandan da gurur duyuyordu. Babamın hayatta çok bir ağırlığı yoktu yani ne işinde ne arkadaş çevresinde ne eğitiminde örnek alınacak pek bir başarısı yoktu ama en önemli ve bende derin etki bırakan yanı haram lokmaya karşı olan hassasiyetiydi.

            Caziye ablaya yazdırarak süt alan sadece biz değildik. Fatma yenge, Sevim teyze, Şükriye abla, Oya’nın annesi, mahalleden arkadaşlarım Fatih, Şahin, Sinan, Sema, Aysular ve daha bilemediğim birçokları da böyle yapardı. Eskiden bu kadar bolluk olmazdı. İnsanlar da birbirini idare ederdi. Çoğu kişi paraya sıkışık olduğundan bu durum ayıplanmazdı da. Kimse şu şuraya borcunu ödeyememiş bunun bu kadar borcu varmış diye dedikodu yapmazdı. En azından bizim mahallede, kadın dedikodularının benim kulak misafiri olduğum kısımlarında yapılmazdı. Caziye abla işi başından aşkın olduğundan bu oturmalara pek katılamazdı. Görüştüğü birkaç eşi, dostu vardı onlar da genellikle ona gelirdi. Yani kocaman arsasının üzerindeki sarı evde mahpus gibiydi. Volta yeri ise evi ile ahır arasıydı. Burası ona mezar mı olacak yoksa bir gün bu hapishaneden terhis mi olacak Allah bilirdi.

Caziye ablanın arazisini işgal eden sadece biz değildik. Kedisi gelir köpeği gelir, çingene çocukları gelir orayı burayı eşeler, boşta gördükleri şeyi taşıyıp götürmek ister. Yoldan geçerken çocuğunun çişi gelen anne çeker bu araziye çocuğunu işetir. Karşı sokağın çocukları burada ateş yakıp mısır közlemeye çalışır. Kadın başına hem eve hem ahıra yetişmeye çalıştığı yetmezmiş gibi bir de arazisine göz kulak olmaya çalışırdı. Kendi çocukları yetmezmiş gibi mahallenin veletlerinin peşinde de koşması gerekirdi. Haliyle yorulur bitap düşerdi. E böyle olunca da ne söylenmesi biterdi ne de bağırışı… Uzun boyu ve cüsseli vücuduyla hükümet gibi kadındı ama gel gör ki bu hükümetin amiri de memuru da kendisi olduğu için her işe koşturmak zorunda kalırdı. Dolayısıyla o hükümet gibi kadının boynu biraz bükük sırtı hafif kambura dönmüştü. Arazisinde top oynadığımız yetmezmiş gibi bir de susanınca ahırın arkasındaki çeşmeye koşar kana kana su içer, çeşmeyi de en son içen kapatır örfüne göre son içenin çoğu zaman unutması sonucu açık bırakırdık. Açık çeşmeyi fark edince Caziye abla hepten çileden çıkar arkamızdan “ulen babanız mı ödüyor bu suyun faturasını veledi zinalar” diye kalaylamaya başlardı. Evde küçük bebesi olmasa ona yetişme derdi bulunmasa belki bu kadar da kızmayacaktı bize. Sonuçta o da bir anneydi, çocuğa merhameti bilirdi. Bize de az çok merhameti vardı.

Bir gün biz yine Caziye ablanın arazisinde top koşturmaya başlamıştık. Caziye ablanın ufak oğlu damlamadan oyun oynayalım, takım kurma işi ile vakit kaybetmeyelim diye takımları önceden ayarlamış sonra da araziye akmıştık. Diğer sokağın çocukları da yakınlardaki bir tarladan gizlice mısır aşırıp arazinin diğer bir köşesinde ateş harlamaya çalışıyordu. Çingene çocukları da arazinin bir köşesinde solucan yakalamaca oynuyordu. Bir anda Caziye ablanın sesi yükselmeye başladı. Önce kendi evi etrafında koştu ve bağırdı “Ayşen nerdesin kuzum Ayşen? Ben sensiz ne yaparım kuzum neredesin”. Sonra ahıra koştu ahırın etrafında da aynı şeyleri yaptı. “Ayşen ben sensiz yaşayamam kuzum neredesin?”. Biz Caziye ablanın delirdiğini düşünmeye başlamıştık ki bize doğru koşmaya başladı. “Ayşen’im, Ayşen’im, neredesin, neredesin, kim aldı benim Ayşen’imi, vallahi öldürürüm, billahi yaşatmam” diye feryat figan koşuyordu.  

Biz hemen yumurtadan çıkan çil yavruları gibi sokaklara dağıldık. Her birimiz ayrı bir köşeye sinmiştik. Emniyetli bir yere geçtiğimi hissedince durup soluklanmaya ve geri dönüp ne olduğunu anlamaya çalıştım. Caziye abla Çingen komşularımızın kapısına koşup “nerde Ayşe’nim, çabuk getirin, siz mi çaldınız” diye kapıyı yumruklamaya başladı. O dönemde sürekli Çingeneler tarafından kaçırılıp komşu illere satılan çocuk hikâyeleri anlatılıyordu. Hâlbuki bizim komşumuz olan Çingen Murat amcaların –ki evleri baya kalabalıktı- böyle bir şey yapması mümkün değildi. Ev sakinleri önce pencerelerden başlarını uzatarak “Noluyor bea, nolur bu kadına böyle?” diye şaşkın şaşkın bakınıyorlar ve kapıyı açmaya korkuyorlardı. Feryadı duyan Caziye ablanın yanına koşuyordu. “Noldu abla? , “Noldu komşu?”, “Noldu bacım?” diye etrafını sardılar. Çingen Murat Amca da dışarı çıktı, arkasından ev ahalisi de çıkmaya başladı. Caziye abla; korkudan, üzüntüden kahrolmuş bir halde yere yığıldı. Hükümet gibi kadın un ufak kalmıştı sokak ortasında. Kadınlar tuttular. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Zar zor “eve geldim Ayşen’im yok, kaçırmışlar kuzumu” dedi, tekrar yana yakıla ağlamaya başladı. Kimse ne yapacağını bilmiyordu. İlk defa böyle bir hadise olmuştu mahallede. Biraz zaman sonra “hep hadi arayalım” diye birine ilham geldi. Bütün mahalleli aramaya başladık. Erkeklerden biri “polise de haber edelim” dedi. Yarım kilometre ötemizde polis karakolu vardı. Murat Amca, oğlu Serkan’ı polis karakoluna haber vermesi için gönderdi. Ben de ne zaman geldiğimi anlamadan kalabalığın içinde bulmuştum kendimi.

            Bütün mahalleli Ayşen’i arıyorduk. Caziye ablanın perişan hali öyle ciğerimi sızlatmıştı ki o an aramaya biz de katıldığımızdan ağlayamamıştım. O an ağlasam rahatlayacak, belki hayatım bu kadar kasvetli olmayacaktı. Ancak gözlerimden yarılıp akmayan damlalar kalbime yönelmiş ve kocaman bir delik açmıştı. Ve o kara delik hiç kapanmamıştı. Ömrüm boyunca içimden umutlarımı, mutluluklarımı daha nice güzel duygularımı yuttu durdu. Hiç görmediğim bir çocuğu arıyordum. Daha önce hiç kaybolan bir çocuk da aramadığım için ne aradığımı nasıl bulacağımı bilmeden aramaya başlamıştım. Caziye ablanın feryatları kulağımdan gitmiyordu. Ne arıyordum? Kayıp olan, çalınmış olan bir şeyi. Yol kenarındaki otları aralayıp içlerine bakıyor, evlerin bahçelerini dedektör gibi tarıyordum. Taşları bile kaldırıp altına bakıyordum. Caziye ablanın feryadı ve aramak. Neyi aradığını bilmemek ve aramak. Arıyordum işte Ayşen diye bir bebekti aradığım. Hem arıyordum hem de dua ediyordum. “Allah’ım nolur bulalım, nolur nolur Allah’ım!”.

Sonra polis aracının sesini duydum. Sesin geldiği yöne koştum. Polisler sarı evin önünde durdu. Caziye ablaya sorular soruyorlardı. Caziye abla evin eşiğine oturtulmuş, kolonya yardımıyla ayık tutulmaya çalışılıyordu. Sorulara cevap verecek takati kalmamıştı. Komşu kadınlar bildikleri kadarını anlattılar. İfadeyi alan polisler, Ayşen’in fotoğrafını almak için eve girdiler. Eve girmişken ne olur ne olmaz diye evi de bir arayalım istediler. Ayşen annesinin onu yatırdığı kanepenin duvar ile arasında kalan boşlukta ölü bulundu. Annesinin muhtemelen uyurken kanepede bıraktığı yavru uyanınca sağa sola çırpınırken kanepenin kenarından aşağıya düşmüş ve kanepenin duvar ile arasında kalan boşluğa kafa üstü düşmüş ve nefessiz kalarak Cennete uçmuştu. Polisler, Ayşen’i bulup battaniyeye sardılar ve ambulansa haber verdiler. Ambulans gelince Caziye ablaya bir sakinleştirici verdiler. Ancak polislerin elinde Ayşen’in cansız bedenini görünce hiçbir ilaç kar etmedi. Caziye abla su kaynatan bir karbüratör gibi fokur fokur kaynıyor ve etrafındaki herkes gözyaşları içinde ağlıyordu. Ayşen’ini polislerin elinden zorla aldı, sıktı sıktı, böğrüne bastırdı. Bayılıp yere düştü. Caziye ablayı ve Ayşen’in cansız bedenini ambulansa bindirdiler. Diğer iki evladını mahallenin kadınları götürdüler.

            Kısa zaman sonra haber Hollanda’ya ulaştı. Caziye ablanın eşi Ruşen geldi. Hepsini toparladı, evi kilitledi Hollanda’ya götürdü. Sonradan Caziye abladan hiç haber alamadık. Ne çok isterdim ondan bir haber almayı. Haberin iyi veya kötü olması fark etmezdi. Bilememek, insanı yokluğu tefekkür etmek gibi yakıyordu. Bilememek de yokluğun ufak kardeşi değil miydi? Belki ölüm haberi bile gelse ne çok rahat edecektim. En azından öldü, imtihanı bitti artık evladına kavuştu, Allah’ın rahmeti altında acı çekmiyor diyecektim.

            Onlar evi terk ettikten sonra uzun bir süre araziye kimse girmedi. Sonra zamanla arazinin etrafından dolanan yol çok uzun geldiğinden arazinin tam ortasından gelip geçmeye başlayan insanlar bir patika oluşturdu. Patikadan geçen mahalleli hüzün içinde, yabancılar ise terk edilmişliğin verdiği burukluk içinde gördüler sarı evi. Sarı eve uzunca bir süre kimse dokunmadı. Hatırasına ve acısına hürmet ettiler. Sonra bir gece bir ayyaş bir camına taş attı. Sarı ev artık kutsallığını yitirmişti. Sonra karşı sokaktan bir çocuk top attı. Sonra bizim sokaktan iki çocuk camlara misket atma yarışı başlattı. Gel zaman git zaman derken zaman nehri bu acı hatıranın da izlerini yıkaya yıkaya silikleştirdi.

Hayat devam ediyordu ve birilerinin boş bıraktığı yerleri ruhen olmasa da cismen diğerleri dolduruyordu. Eve önce fareler ev sahipliği yapmaya başladı. Sonra kediler geldi. Sonra köpekler. Sonra gececiler. Sonra çoluk çocuk, herkes. Kediler gelince fareler, köpekler gelince kediler, insanlar gelince köpekler gitti. Sonra fareler tekrar geldi, insanlar kaçtı. Kimileri inşaat çöpünü, kimisi kırılan camını, kimisi arabasının patlayan lastiğini, kimisi bahçesinin budanmış dallarını attı. Bir çocuk evin arkasında büyük abdestini bozdu, bir adam kapı eşiğine kustu. Ev dönüşümlü kullanılan bir mahalle tuvaletine döndü. Evde geceleyen insanlar zaman zaman kaçışarak evi terk ettiler. Ve hep aynı hikâyeyi anlatıp durdular. Evden bir bebeğin acı ağlayışları ve bir kadının feryatlarının yükseldiğini…

            Babam geldi, “lan hayırsız hangi rüzgâr attı seni buralara?” diye lafa girdi. Babamdan halen çekiniyordum. “Sarı evi yıktılar” dedim. Ne diyor bu oğlan der gibi anneme baktı. Annem bilmem der gibi bir mimikle cevap verdi. Anladım durumu, daha fazla uzasın istemedim. “Hani küçükken beni süt almaya yolladığınız, çocuğu ölünce göçüp giden Caziye ablanın sarı evi” diye bakışmalarının arasına daldım. “Caziye mi?” diye yarı soran yarı ne saçma isim diyen tonuyla konuştu babam. Annem “Caziye nerden çıktı oğlum, kadının ismi Hatundu” diye düzeltti beni.  Artık hayatımın hayalleri ile gerçeklerinin ne kadar iç içe girmiş olduğunu fark ettim. “Yazık oldu kadına, ne ağlamakları oldu evladını kaybedince” diye devam etti. Babam şimdi anlamıştı neresi olduğunu, terlemiş gömleğini çıkarmaya devam ederken söyleniyordu: “Çok değerlendi buraları zamanında bir yer kapatamadık. Şimdi adamlar koca koca apartmanlar dikip köşeyi dönüyor. Ah akılsız kafam alıverecektik o sarı evin arsasından bir parça…”. Babam duysa, bilse kızardı o yüzden sağ elimi, altında yüzüğümü hissettiğim tişörtümün göğüs hizasına kimseye belli etmeden bastırdım. “Özür dilerim Songül, o gün Ayşen’in kaybolmadığı, çalınmadığı anlaşıldı ancak ben kayboldum. Ve yıllardır kendimi arıyorum” diye fısıldadım.

(13.08.2020)


[1] Uyumsuz, sürekli sorun çıkartan kişi anlamında kullanılan yöresel bir tabirdir.

Teşekkür: Hikayemi okuyarak değerli eleştiri ve yorumları ile ona tat katan; Nisa Nur KÖKSAL, Mustafa DÜNDAR, Turabi TİLKİ ve Muhammed Enes TAVLİ’ye teşekkür ederim.

Yazar Hakkında

Ahmet Fevzi Kibar

Ahmet Fevzi Kibar

Akademisyen, Hukuki Danışman ve Yazar
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Özel Hukuk yüksek lisans mezunu ve İstanbul Üniversitesi Özel Hukuk doktora eğitimi (devam ediyor). Kişiler, Aile, Eşya, Miras, Borçlar, Gayrimenkul, Fikri Mülkiyet ve Ürün Sorumluluğu Hukuku alanlarında çalışma yapmaktadır. Ayrıca hikâye, deneme ve eleştiri yazarlığı da yapmaktadır. Evli ve baba.

Yorum Yap

Konuşmaya Başla
WhatsApp Destek Hattı
Merhaba, SARI BİR EVDİ bu konu hakkında destek alabilirsiniz...