Hikaye - Öykü

MAHPUS RUHLAR TİRANLIĞI SERİSİ – KAÇIŞ (1. KİTAP)

MAHPUS RUHLAR TİRANLIĞI SERİSİ
Arş. Gör. Ahmet Fevzi Kibar

MAHPUS RUHLAR TİRANLIĞI SERİSİ (Bilim Kurgu, Fantastik türünde distopik bir hikayedir)

2173 yılının 23 Mart günü yüzyılda bir gerçekleşen ay tutulması gerçekleşmek üzereydi. Luceyfer şehrinin Nabinya Selisyum Madeni’nde sıradan günlerden biriydi.

1. BÖLÜM

—YERYÜZÜNE ÇIKIŞ—

23 Mart 2173 yılı, cumartesi akşamı saat dokuz civarı, Nabinya Selisyum Madeni’nde yeraltının tam otuz kilometre altından gelen maden kafilesi nihayet yüzeydeki yerleşime varmıştı. N1X9-9966-11 kodlu köle derin bir nefes aldı. Tabi diğerleri de öyle yaptı. Yerin altında bırakın iş görmeyi nefes almak bile zordu. N1X9 elektronik maskesini düzeltti. Arkadaşları baktı. Hepsi bir ay boyunca yeryüzünde olacakları için mutluydular. Madende ancak bir hafta çalışabiliyorlardı. Fazlası kısa zamanda ölüm demekti.

Özel üretim bu kölelerin kodlanması zor olmasa da dalda yetişmedikleri için iş görür hale gelmeleri ve eğitilmeleri on altı yıl sürüyordu. Ne kadar uzun yaşarlarsa Luceyfer şehri o kadar az zarar ederdi. Yoksa hayatlarının şehir için bir kıymeti yoktu. Biri iş görmez hale gelir yahut ıskartaya çıkarsa yerine yenisi yapılırdı.

Köle sınıfının ismi yoktu. Kodu vardı. Bir köle görev yerine ve gördüğü işe göre kodlanırdı. Maden köleleri özel olarak üretilirdi. Diğer tabakaların ismi vardı. Ancak onların da çoğu sistem tarafından belirlenirdi. Ancak elit sınıfa mensup olanların isim ve kimlik özgürlüğü vardır. Zaten onlarla karşılaşmak köleler için bir hayalden ibaretti… Adeta tanrı huzuruna çıkmak gibi bir şeydi.

Maden köleleri özel olarak üretilirdi. Vücutları soğuğa, sıcağa her türlü doğa olayına karşı dirençli, kaslı ve ortalama 1.85 boylarında oluyordu. Genellikle kahverengi özel tulumlar giyiyorlardı. Göz renkleri siyahtı. Tenleri madenin karanlık dehlizlerinde ışık görmediği ve madende çalışmadıkları zaman yeryüzündeki deney tarlalarında sıcaktan kavrulduğu için esmerdi. Bunların özellikle kol ve göğüs kasları şişkindi. Ayaklarının kas yapısı ise ağırlık kaldırmaya müsait olacak şekilde dizayn edilmişti. Elleri ise aksine ince yapıdaydı. Zira çoğu zaman ince işçilik de yaparlardı.

Asıl ağır işleri mutant dev köleler yapardı. Bunlar yaklaşık üç metre boyunda devasa yaratıklardı. Madenlerin özel taşıma işlerini bunlar yapardı. Emir dinleyecek kadar akıllı emir vereni ayırt edemeyecek kadar gerizekalı idiler. Çok akıllı olurlarsa kontrolleri zor olacağı için böyle üretilmişlerdi. Onların da ağzında elektronik maske ve ayak bileklerinde elektronik kelepçe ve şok aleti vardı. Ancak bu elektronik kavramı 2000’li yıllarda olduğu gibi basit değildi. Artık daha farklıydı. Mutant devler koyu mor renkte tulumlar giyerdi. Bunların göz rengi griydi. Büyük kulakları, ablak suratları, koca elleri ve akılsız hareketleri ile bir nevi neşe kaynaklarıydı. Onların büyüseler de bu çocuksu hareketleri hiç değişmiyordu.

N1X9, yer üstüne çıktıkları 14 maden kölesi, beş robot, bir cyborg mühendis ve 3 dev kölenin hemen arkasındaydı. Çok sevdiği babası gibi hissettiği N2Y7-6677-05’in karnını okşadı. N2Y7’de ona sağ elinin işaret parmağını uzattı. “baaa” dedi. N1X9, parmağını eliyle sıkıp “rahat dur tamam mı?” dedi. N2Y7 saf bir çocuk gibi gülümsedi, “taaa” diye cevap verdi.

N1X9, N2Y7’yi boynundaki yuları hafifçe yönlendirerek onların bölüğünü kontrol eden çavuşa tekmil vermek için sıraya girdiler. Asansör çıkışının hemen ilerisindeki meydanda tekmil verilmeden kimse odasına gidemezdi. Çavuş’un canı sıkkındı. Soğuk bir tavırla, sayım aldı. Herkesin kodu kıyafeti üzerinde bulunuyordu. Sayım bitince odalara çekilip yemek yiyebilirsiniz talimatı verdi. N1X9 önce kendi üzerindeki robotik kostümü çıkardı. Bu kostümler tepeden tırnağa giyilen özel bir kıyafetti. Beyin bilgisayarı ile entegre edilerek kullanılırdı, kendisine özgü yapay zekâsı yoktu. Bu yüzden hareketi için onunla entegre edilen bir iradeyi gerektiriyordu. N1X9, N2Y7’nin kostümünü de ayak bileğinde bulunan özel şifresini girerek çıkardı. Kostümler, soyunma kabininde sıraya dizildi. Sonra da N2Y7’yi odasına götürdü. Devasa adamların devasa odalarıydı bunlar. N2Y7’yi odasına bırakıp yemeğini getirdi. N2Y7 onun gözetimi altındaydı. “Güzelce yemeğini ye tamam mı?” diyerek yatağına oturmuş olan N2Y7’un kafasını, parmakları üzerinde uzanarak okşadı. Sonra da maskesini on dakikalığına ağız bölgesi için araladı. “Zamanın dolmadan yemeğini bitir tamam mı?” diyerek sorusunu yineledi.   N2Y7 yine “taaa” diye cevap verdi. N2Y7’un odasını kilitleyip kendisi de yemek için yemekhanenin yolunu tuttu.

Yemekte pek de meraklanacak bir şey yoktu. Her zamanki gibi böcek ezmesinden yapılmış lapa ve buğday çorbasıydı. Bir de vitamin ve gıda takviyesi amacıyla hazırlanmış kapsüller… İçecek olarak garbin[1]den yapılmış meyve suyu. Pek bir özensizdi. Belli ki aşçı buradaki sürgününden pek de memnun değildi. Maskesini on dakikalığına ağız bölgesinden açtı. Günlük kırk beş dakika izinleri vardı. Özenle kullanılması gerekirdi. Bu yüzden yemekte pek konuşulmazdı.  Mutantlar odalarında beslenirdi. Kölelerin yemek hanesi ile askerlerinki ayrıydı. Rütbesiz askerler ile rütbelilerin ve araştırmacıların yemek hanesi ayrıydı. Herkes yerini bilirdi.  

Yemekten sonra N1X9 odasına geçti. Odanın gizli bölmesine sakladığı kitabı çıkardı. Her tarafı sararmış ve bantlanmıştı. Yazılar artık silik silikti. Kölelerin kitap okuması yasaktı. Ancak o kendine engel olamıyordu. Şu hayattaki tek eğlencesi kaçak kitaplardı. Bu kitaplar sayesinde eski zamana yolculuklar yapıyordu. Çoğu kelimeyi, olayı, kavramları anlayamıyor, anlamlandıramıyordu. Ancak onları kendi dünyasında anlamlandırıp öyle okuyordu. Örneğin, bir muz ağacından bahsediliyordu. Ancak bu hiç bilmediği bir şeydi. Onun yerine garbin ağacı varmış gibi hayal ediyordu.  

            Günlük nereye gidecekleri ne yiyecekleri ne kadar oksijen tüketecekleri, kaç kelime konuşacakları belliydi. Örneğin; günlük 500 kelime ile sınırlıydı konuşmaları. Zaten bunun 300 kelimesini çalışırken kullanırlardı. Zira emirlere kesin cevaplarla karşılık vermek zorundaydılar. Geriye kalan 200 kelime ile de insan ne anlatabilirdi ki? Evet, bir şey anlatabilir ancak duygularını ne kadar aktarabilir orası şüpheli. Kelimeler bitince ellerine bir çubuk yahut bir sivri uçlu alet alıp yere anlatmak istediklerini çizerlerdi. Ancak hiç canlı kanlı kelimelerle anlatılanlar ile cansız çizgilerin anlattığı bir olur muydu? Kelimeler sadece manaları değil insanın ruhunu, heyecanını, duygularını da taşırdı ne de olsa…

            Beş yüz kelime sınırına üç kala maske ötmeye başlar. İşte bu son üç kelime çok önemlidir. Keşke eski devirlerdeki gibi bir sevdiğim, annem, babam veya çocuğum olsaydı da ona son sözlerim “seni çok seviyorum” olsaydı diye düşün N1X9. Maalesef, annesi ve babası yoktu. Onlar biyolojik ortamda döllenip, laboratuvarlarda yetiştiriliyordu. Tıpkı bir araba gibi fabrikasyon seri üretimiydiler. Duyguları, zihinleri köreltilip tam bir köle haline getirilene kadar bu eğitim sürerdi. Sadece emirleri anlayacak kadar okuma bilirlerdi. Yazmak yasaktı. Sadece emirleri anlayacak kadar bir zihin, duygu gelişimine izin veriliyordu. Her ne kadar onları bu eğitimle mutlak bir kalıba sokmak isteseler de tamamen sınırlayamayacaklarını onlar da biliyorlardı. Bu yüzden sürekli kontrol altında tutulmalıydılar. Bunun en tesirli yolu da elektronik maske, kelepçe ve kodlamaydı. Maske ve kelepçeler duyu kontrolüne, kodlama ise genetik ve duygusal boyutları kontrol altında tutmayı amaçlıyordu. Eskiden henüz teknoloji gelişmeden önce aşılar ve ilaçlar kullanılırdı. Şu an onlar tedavülden kalmış, daha doğrusu şekil değiştirmişti.  

            Onlara öğrettikleri kelime ve cümle yapısı sınırlıydı. Sadece emir ve yalvarma kalıplarını biliyorlardı. Kendi denklerine emreder, üstlerine yalvarırlardı. En ufak bir itaatsizliğe tahammül yoktu. Fazla düşünüp fikir üretmemeleri için yeni kelimeleri öğrenmelerini sağlayacak kitap ve cümle yapısı, duygu geçişleri, yeni yerler görmek yasaktı. Ancak N1X9 gizli okumaları sayesinde birçok şey öğrenmişti. En azından temel seviyede bir irade gelişimi göstermişti. Üst düzey askerler onu severdi. Onların bir köşeye attığı, önemsemediği üzerinde yazı olan ne varsa N1X9 gizlice okurdu.

             N1X9 odaya geçtikten on dakika sonra oda arkadaşı N1X3’te geldi.

            “Yine mi? Başımıza dert açacaksın” diyerek yere çizdi. Cevap vermedi. Artık alışmıştı. Kelimeleri boşuna tüketmek istemiyordu. Nasıl olsa son üç kelimeyi ona “iyi geceler arkadaşım” diyerek bitirecekti. Yahut kelimeleri tükenirse maskesini aralayarak son kalan dakikalarını ona iyi geceler dilemek için kullanırdı. Aslında konuşmaları da bu maske sayesinde kayıt altında tutuluyordu. Ancak bir sıkıntı çıkmadan kimse gidip bunları kontrol etmezdi. Yine de kelimeleri seçerek konuşurlardı. Tedbirli olmakta fayda vardı. Onun için kayıtlara geçmesini istemedikleri şeyleri yere çiziyorlardı. Bedenlerine yerleştirilen çip sayesinde istedikleri zaman gözlerinden bakılabiliyordu. Ancak bu da şüpheli hallerde kontrol edilirdi. Çok da üzerlerine gidip her şüphede onları ıskartaya çıkarmak istemiyorlardı. Kısmen de özgür hissedebilecekleri bir alan tanıyorlardı. Ta ki büsbütün yok olmayı arzulayacak raddeye gelip isyan etmesinler. Tamamını her an kaydedip taramak robotların işiydi. Onlar da şüpheli bir durum olmadıkça üstlerine rapor vermezdi. Her anları kaydediliyordu. Bu çok zor bir durumdu ama alışmışlardı. Onları öyle görmeseler de onların da duyguları vardı. Köle de olsa insandılar. Ama insan neye alışmıyordu ki?


[1] Garbin: Yeni dünya meyvesidir. Büyük dünya savaşında atom bombalarının patlaması sonucunda birçok meyve ve sebze yok olmuştu. Bu patlamalardan sonra yaklaşık 70-80 yıl sonra yeni meyve ve sebzeler ortaya çıkmıştı. Bunlardan biri de garbindi.


2. BÖLÜM

PATLAMA

(N1X9’un dilinden)

Biraz kitap okuduktan sonra benimkini kontrol etmeye gittim. Akşamları biraz gezmezse dellenir. Üst komutanı Albay Seny’nin kepök[1]ü Zowy gibi gezdirilmek istiyordu. Odanın kapısına vurup duruyordu. Diğerleri de pek rahat durmuyordu. Ama hepsinin farklı isteği vardı. Bir tek benimki böyle gezme hastasıydı.

      “Dellenme geldim” diye iki kelime daha tükettim. “taaa, taaa, taaa” diye sevinmeye başladı. Onun için kelime sınırının bir önemi yoktu. Ne zaman biteceği önemli değildi. Özel kementi boynuna taktım. Gezdirmeye başladım. Önce tesislerin içinde turlamaya başladık. Bizimkini ne kadar meydana çekmek istesem de o illa ağaçlık bölgeye doğru gitmek istiyordu. Oradaki çiçekleri, böcekleri elleyecek, koparacak, ezecekti. Başka türlü rahat etmezdi. Bunun için tesislerden çıkıp bir elli metre kadar gitmemiz gerekiyordu. Kapıdaki askerler de onun huyunu bilirdi. Dellenip etrafa sarkıntı olmasın akşam akşam uğraşamayız dercesine hızlı bir şekilde kapıyı açtılar. Bizimkisi yulardan kendini kurtarıp,

            “Baaa, Baaa, Baaa” diyerek bir kelemçe[2] peşinde koşmaya başladı. Son sürat koşarak yularından tutup onu yere doğru çektim, oturttum. Sanki arenadaki matadordum da boğa zaptetmeye çalışıyordum. Kan-ter içinde kalmıştım. İyi ki elbiselerimiz özel tasarımdı. Kendi kendini yeniliyor, temizliyor ve teri dışarı atıyordu. Ayağa kalkmaması için yerdeki çiçekleri gösterdim. Birkaç tane koparıp ona uzattım. Bu akşam gökyüzü çok enteresandı. Ay kocaman olmuş ve tutulmuştu. Etraf her zamankinden daha karanlıktı.

            “Baa, Baa, Baa” diye çiçekleri koparmaya başladı. Kendimi kitaplardaki babalar gibi hissetmiştim. Bu da benim oğlum sayılırdı. Seviyordum keratayı… Çiçekleri koparmadan hevesini alınca yeri eğilip böcek aramaya başladı. Ben de onunla birlikte eğildim. İlgisini çekebilecek böcek arıyordum. Toprağı eşelemeye başladım. Tam o anda madenin derinliklerinden büyük bir patlama duyuldu.

         Askerler olayı anlamak için maden girişine doğru koşuşturmaya başladı. tesisler içinde gezdirilmeye çıkarılmış mutantlar korkmuş ve delicesine koşuşturuyor, sorumluları onları zaptetmeye çalışıyordu.  Komutanlar bir yandan etrafa emirler yağdırarak olayı kontrol altına almaya çalışırken diğer yandan merkez ile iletişim kuruyorlardı. Emir netti, madende önü alınamaz bir büyük patlama olmuştu. Patlamanın sebebi henüz bilinmiyordu. Maden en kısa zamanda mühürlenmeliydi.

            Madende meydana gelen büyük patlamanın ardından artçı patlamalar olmaya başlamıştı. Daha büyük bir felaketin önüne geçmek için maden içinde kurulmuş olan koruma kalkanları sırayla kapatılmaya başlandı. Madenin girişi ise Deteryum elementin yapılmış özel bir civamsı sıvıyla mühürlenmeye başladı. Bütün askerler ve köleler seferber olmuştu. Müthiş bir koşuşturma ve emir zinciri oluşmuştu.

           N2Y7 patlama sebebiyle çok korkmuştu. Ani bir hareketle ayağa kalkıp ormana doğru koşmaya başladı. Patlama sonrası tesislerdeki curcunaya kısaca göz attıktan sonra N2Y7’nin peşine düştüm. Arkasından durması için bağırıyordum. Duracağı yoktu. Epey bir koştu. Ben de neredeyse onu yakalamıştım ama bir türlü kementini tutamıyordum. Ne de olsa onun tek adımı benim 2-3 adımım demekti. Kalbim patlayacak gibiydi. Güm güm sesinden güp güp sesine geçmişti. En sonunda bizimki önümüzden geçen bir sintav[3]’a dikkat kesildi ve durdu. Bir süre bakıştılar ve sintav kaçtı. Sonra da etraftaki ağaçların dallarını çekiştirmeye başladı. Böylece ben de kementi bu defa sımsıkı tuttum. N2Y7’yi bir daha elimden kaçmaması için ayaklarındaki elektronik kelepçeyi uyararak şokladım. Böylece vücudunda salgılanan sakinlik hormonu sayesinde duruldu. Ayarını tutturamayıp biraz fazla şoklamıştım. Yere yığıldı. 5-10 dakikaya kendisini toplardı. Böylece geri dönebilirdik. Böyle bir kargaşada dışarıda olmanın cezasını ağır ödeyecektim. Emindim. Kafamda nasıl hesap vereceğimi hayal edip durdum. Defalarca özür dileyip kuyu hapsine girmemek için komutana yalvarıyordum. N2Y7’nin patlamadan korktuğu için kaçtığını izah edip komutana yalvarıyordum. Neredeyse hayal ederken bile ağlayacaktım. Ben bunları hayal ederken tesisten birden fazla küçük patlama sesi duyuldu. Tesisin her tarafında birden fazla patlama olmuştu. Çığlıklar ve bağırışlar ormanın içine kadar geliyordu. Korkuyordum. Ne oluyordu? Bu patlamalar, maden içinde yaptığımız kontrollü patlamalara benzemiyordu. Daha önce böyle bir şeye şahit olmamıştım.

   Yaklaşık 20-25 dakika sonra N2Y7’nin kementinden tutarak tesise doğru yürümeye başladık. Tam da ormanın çıkışına gelmiştik. Tesiste katliam ve yangın vardı. N2Y7’yi tekrar şoklayıp yere yatırdım. Ben de yere yatarak ne olduğunu anlamak için izlemeye başladım. Ölmek istemiyordum. Ne oluyordu böyle? Tesiste hayat emaresi gözükmüyordu. Etten ve kemikten ibaret olanlar parçalanmış ve erimişti. Bazı robotlar etrafta dolanıyor, yangını söndürmeye çalışıyordu.

Albay Seny, zihin bilgisayarı ile kontrol ettiği robotları kullanarak aracının etrafında oluşan yangını söndürttü. Kendisi de pek iyi gözükmüyordu. Her tarafından kan akıyordu. Sol eli kırıkmış gibi hareketsizce aşağıya sarkıyor, sağ bacağını sürüye sürüye hareket ediyordu. Kepök’ü Zowy’yi sağ eliyle sıkıca sarmıştı. Zihin bilgisayarıyla aracı çalıştırdı. Ve kendisine doğru getirdi, kapıyı açtı ve zorlanarak bindi. Her yer kan, toz, eriyen metal ve Selisyum madeni ile kaplanmıştı. Albay Seny, aracına biner binmez havalandı ve son sürat şehre doğru yol almaya başladı. Şimdi ben ne yapacaktım? Geri dönsem ölecektim. Geri dönmesem de dışarıda hayatta kalmamız mümkün değildi. Beni öldürecek olsa da sahiplerimin hükmüne rıza göstermeliydim. Zaten niye durup yere yatmıştım ki? Geri dönüp ölmeliydim. Kararımı verdim. Doğruldum. N2Y7 kendisine gelince geri dönüp hakkımızda verilecek karara uyacaktık. Albay Seny’nin havalanmasından otuz saniye sonra tesise bir roket elektronik hafızayı yok edici sensör bombası atıldı. Etrafa yaydığı ışınlar ile roketten sağ kurtulan bütün elektronik aletleri ve robotları bozdu ve eritti. Artık madende meydana gelen kaza hakkında tek bilgi sahibi Albay Seny’di. En azından Albay öyle umuyordu.

Sensör bombasının etkisiyle N1X9’un maskesi, N2Y7’nin bileklerindeki elektronik kelepçeler ve maskesi infilak etti. Ayrıca içlerinde bir şeylerin patladığını hissettiler. Bu onları öldürmemişti. Ancak ağızlarından, burunlarından kan sızıyordu ve N2Y7’nin ayak bilekleri yaralanmıştı.


[1] Kepök: Gen teknolojisi ile üretilmiş kedi ve köpek karışımı olan bir mutant hayvandır. İstenilen cins kedi ve köpeğin birbiriyle uyumlu olması şartıyla tasarlanmasıyla ortaya çıkar. Seny’nin kepök’ü, firavun kedisi ile pinçır cinsi köpeğin karışımıdır.

[2] Serçeyle kelebek karışımı bir türdür.

[3] Sincap ile tavşan karışımı bir mutant hayvandır.

NOT: Hikayenin ancak bir kısmı buradan yayınlanacak olup devamını okumak için wattpad uygulamasından beni takip edebilirsiniz…

Yazar Hakkında

Ahmet Fevzi Kibar

Akademisyen, Hukuki Danışman ve Yazar
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Özel Hukuk yüksek lisans mezunu ve İstanbul Üniversitesi Özel Hukuk doktora eğitimi (devam ediyor). Kişiler, Aile, Eşya, Miras, Borçlar, Gayrimenkul, Fikri Mülkiyet ve Ürün Sorumluluğu Hukuku alanlarında çalışma yapmaktadır. Ayrıca hikâye, deneme ve eleştiri yazarlığı da yapmaktadır. Evli ve baba.

Yorum Yap