Hikaye - Öykü

LEYLEKLERİN ÖYKÜSÜ (LEYLEK HİKAYESİ)

LEYLEKLERİN ÖYKÜSÜ (LEYLEK HİKAYESİ)
Ahmet Fevzi Kibar
Arş. Gör. Ahmet Fevzi Kibar

Leyleklerin öyküsünde, leyleklerin payına düşen insanların günahını, yalanını, utancını yüklenmek oldu. Onlar da bu öyküde bir nesneden öteye gidemedi…

Yazın sıcak günlerinden biri yaşanıyordu. Camlar sonuna kadar açıldığından sıcak rüzgârlar evin içerisine doluyor ancak dışarı çıkmıyordu. Evin içerisinde yoğun, bunaltıcı bir hava hâkimdi. Bu havayı biraz olsun yumuşatması için salonun bir köşesinde vantilatör çalışıyordu. Televizyonda leylek belgeseli oynuyordu.

“…çatımızdaki misafirdir leylekler.  Onlar Afrika’dan yola çıktılar. Onlar altmış gündür yoldalar. Yolculukları on bin kilometre sürecek. Sürüler halinde geliyorlar. Sevgili göçmen kuşları, beyaz leylekler, siyah leylekler…

İşte bak bunlar leylekler. Her yere bebekleri onlar götürür. Mmm, seni mi? Seni benim babam aldı maketten. Ben getirdim seni eve. Leylekler sadece konuşabilen bebekleri taşır.

Kırık kırık bazen pelteğe kaçan konuşma tarzıyla oyuncak bebeğiyle konuşuyordu Leyla. Onun saçlarını okşuyordu. Bir yandan da televizyonda dönen leylek belgeseline bakıyordu. Bebeği üzülmüştü şimdi.

Tamam, ama üzülme! Benim suçum değil ki! Leylekler öyle yapıyor. Tamam, ama ben senin için konuşurum onlarla. Ben de üzülürüm ama. Ben seni çok seviyorum ki. Ya leylekler seni başka eve getirseydi, o zaman hiç bebeğim olamazdın.

Sımsıkı sarıldı bebeğine, bağrına bastı. Belgeselde oynayan leyleklere kızgın kızgın baktı. Nerden çıkmıştı bu leylekler şimdi? Şüpheye düşmüştü. O kendi bebeğini marketten almıştı. Bugüne kadar da leylekler ona hiç bebek getirmemişti. Zaten ömründe bir kere leylek görmüştü. Belki de leylekler ona küsmüştü. Yoksa niye hiç ziyaretine gelmiyorlardı.

Bebeğini yavaşça koltuğun üzerine oturttu.

Ben hemen gelicem tamam mı? Sen uslu uslu otur burada.

Bir koşu mutfakta iş yapan annesinin yanına vardı. Annesi kahvaltı sofrasını yeni kaldırmış, mutfağı toparlıyordu. Havanın sıcaklığı, işin harareti derken kan ter içinde kalmıştı kadın. Gevşeyen beyin hücreleri algılarını zayıflatmış, kızını görmüyordu gözleri. Küçük kız annesinin bir sağına bir soluna geçti, nafile… Başka bir yol denedi ufaklık. Bir yandan annesinin elbiselerini çekiştirirken bir yandan da “Anne, anne!” diye bağırmaya başladı. Nihayet kadın, çocuğu fark etti. Annelere mahsus bir maharetle elleri iş üzerindeyken başını evladına doğru çevirdi. Buyur der gibi baktı. Sıcak havada yenen yemeğin ağırlığından tek kelime konuşmak gelmiyordu içinden. Ufaklık, başını annesinin yüzüne doğru kaldırdı, kocaman gözlerini annesinin gözlerine dikti, ufak bir tereddüt geçirdi zira bu soruyu daha önce de sormuştu. 

Annecim!” yutkundu, “çocukları leylekler mi getirir gerçekten?” Cevap bekleyen gözleri daha da büyüdü. Annesi utanmıştı, lakin hararetten kızarmış yüzü bunun belirmesine müsaade etmemişti. Rahat bir zamanda bile nasıl cevaplayacağını bilemediği bu suale şu halde hiç cevap vermek istemezdi. Belki de anne-babalar çocuklarını büyütürken hep bu sorunun sorulacağı günün korkusuyla yaşıyorlardı. Ve bu soru sorulduğunda da çalışmadığı yerden imtihana tabi tutulan talebe gibi kalakalıyorlardı. Ne hikmetse de neredeyse bütün ebeveynler sanki aralarında sözleşmiş gibi bu leylek hikâyesini anlatır dururdu. 

Leyla, şimdi çok işim var annecim. Hadi git, babana sor, hadi!” diyerek kızını yanağından öpüp salonda oturmuş, pazar eki bulmacasını çözen babasını gösterdi. Sonra da işine geri döndü. Küçük kız bir ümit daha annesine bakmaya devam etti. Annesinin kendisine geri dönüp bakmayacağından emin olunca da annesine içinden küserek başı önünde babasının yanına gitti. Babası masaya oturmuş, bulmacasını yaymış, bir soda açmıştı bile. Bulmacaya kendisini öyle kaptırmıştı ki küçük kızı fark edemedi. Babası, terlemiş kocaman parmaklarıyla kavradığı bir dolma kalemle bulmaca üzerinde resim çiziyordu. Babasının alt alta, yan yana yazdığı harflerle hayvanat bahçesine dönen bulmacaya hayranlıkla baktı. Babasının harf olarak adlandırdığı şeyler onun için hayvan resimleriydi. Babası her bir harften ona bir hayvan resmi çizerdi. Bir müddet seyre daldı, soracağı soruyu unuttu, hayallerinde hayvanlarla oynadı, koşturdu, onlara küstü, sonra barıştı, hepsine yemek ve su verdi. Her bir harfe baktıkça yüzünde farklı bir duygu oluşuyordu. Şu martıydı (M), şu baykuş (B), şu tavşandı (U), yılan (S), panda (Ö), zürafa (J), köpek (M), kedi (N)… Kedi, kedi yavruları, oyuncak bebeği, leylekler… Tekrar sorusunu hatırladı.

Baba, leylek hangi harften yapılır?” diye sordu. Babası, prensesini kucağına oturttu.

Benim güzel kızım leylek resmi mi istiyor bakalım?” diye küçük kızının burnunu sıktı. Küçük kız, tatlı bir şımarıklıkla başını salladı, “Hı hı, hem de bak bu kadar” diye ellerini iki yana doğru açabildiği kadar açtı. “Hmm, demek o kadar çok. Peki! Babayı ne kadar seviyorsun bakalım?” Kız ellerini az öncekinden daha da çok açtı. Babanın yüzü, babalara mahsus bir mutluluk halini aldı.

Peki, sana leylek çizersem ödülüm ne olacak?” Kız, soruya hazırlıklıydı. Hemen sağ elinin ortasındaki üç parmağı kalkık, kenardakiler inik bir şekilde “Üç tane mucuk” dedi. Annesi yirmiye kadar saymayı öğretmişti Leyla’ ya. Baba hemen işe koyuldu. “T” harfinden bir leylek yaptı yanına da bir baca ve leylek yuvası çizdi. Kız hayran hayran resme baktı. Babası parmağıyla yanağını gösteriyordu, hızlıca öpmeye başladı, bir tane fazla kaçmıştı ama olsundu, çocuklar böyle şeyleri dert etmezdi. Tekrar sorusunu hatırladı. Ancak bu sefer farklı şekilde sormaya karar verdi.

Leylekler ne yaparlar” (dili arada pelteliyordu).

Bütün hayvanların yaptıklarını yaparlar, bir de uçarlar, kış geldi mi üşümemek için sıcak ülkelere göç ederler.” Küçük kız bu cevap üzerine başka birçok soru da sorabilirdi. Ne de olsa zihni henüz öğreti kalıplarına hapsolmamıştı. Örneğin, onlar neden soğuklar gelince göç etmiyordu, kanatları yok diye mi, ama insanlar da uçuyordu, geçenlerde teyzeleri uçarak geldiklerini söylemişlerdi. Yoksa leylekler çocukları sıcak ülkelerden mi getirirdi, galiba böyleydi, çünkü kendisi çok üşüyordu soğuklarda. Çocuklar soğuk aylarda yaşayamazdı. Acaba onu hangi sıcak ülkeden getirmişti leylekler. Çocuklar yolda düşer miydi? Daha birçok soru. Ancak o bebeğine bir cevap vermek zorundaydı. Bebeğini hatırlayınca bir anne ciddiyetinde sordu:

Bebekleri evlere getirmezler mi?

Babasını çok güzel yakalamıştı. Babası kızıyla bir kez daha gurur duydu. Çok akıllıydı onun kızı. Büyüyünce büyük işler başaracağı belliydi. Yüzünde gurur, dilinde takdir tınısı ve hafif bir utanmayla konuştu.

Tabi ki de küçük cadı! Bebekleri de ailelerine leylekler getirir.” Küçük kızının aklından kim bilir daha ne cinlikler geçiyordu. “Peki ya…” diye yeni bir soruya başlayan kızını “hadi bakalım biraz da ananeye sor, hadi…” diyerek kucağından aşağıya kaydırdı. Yan odada örgü ören ananesini işaret etti.

Ama baba, uf ya!” diye mızmızlanan kızını, “babaya öyle yapılmaz ama hadi bakalım uslu bir kız ol. Şimdi doğru ananeye” diyerek yolcu etti. Küçük kız mecbur yarı memnun yarı kızgın yan odaya yöneldi. Bir an gözleri bebeğine ilişti. Bebeği sanki her an onu izliyor gibiydi. Bir ebeveyn olgunluğuyla utandı, bebeğine bir cevap vermeliydi. Az önce babasının yanında oyalandığı için kendisine kızdı. Kaybettiği zamanı geri kazanmak telaşındaydı.

Ananesine koştu. Ananesinin yanına vardığında geri baktı. Bebeği konuştuklarını duyabilir miydi, onu ölçtü. Çünkü bu konu çocukların önünde konuşulmazdı. Ananesinin yüzüne baktı. Ananesi de onun şirin yüzüne bakıyordu. Bu onun yedinci torunuydu. En küçük kızının ilk evladıydı. Ve yine aynı soru gelmişti. Daha önce verdiği cevabı verdi:

Leylekler getirdi, kuzum benim!” Diyerek torununun başını okşadı. Henüz yeni altı yaşına basmıştı. Her şeyi soruyordu. Bir insanın nereden gelip nereye gittiğini bilmek en doğal hakkı ve merakıydı. Sonra torununa sarılıp onu kucağına oturttu.

Leyla için cevap çok netti, leylekler. Belki de ismini onun için leyla koymuşlardı. Ama komşuları Nermin teyzenin oğlu Barış’ı kim getirmişti. Baykuşlar mı? Bunu da sorması lazımdı.

O zaman Barış’ı kim getirdi, anane! Baykuşlar mı?” Anane Fatma, bu cevabı duyunca kahkahayı patlattı. Hiç bu kadar güleceği yoktu. Bu yeni nesil çocuklar pek bir acayip, diye geçirdi içinden. Hem kafaları çalışır her şeyi sorarlar hem de her şeye bir cevapları olur.

Olur mu hiç kuzum, onu da leylekler getirdi,” dedi. Leylanın mis gibi kokan saçlarını öptü. Peki ya mahalledeki diğer çocukları kim getirmişti. Bunu da sordu.

Onları da leylekler getirdi, kuzum benim. Sen şimdi niye buna merak saldın böyle,” diye söylendi Leyla’ya. Leyla biraz durdu, başını arkaya doğru çevirip ananesinin gözlerine sormakla sormamak arasında kalarak baktı. Hani herkeste vardır, sanki duymak istemediğin bir cevap vardır da sorarak onu ortaya çıkarmak istemiyorsundur. Hani evin tozunu halının altına süpürürsün de halıyı kaldırmadığın sürece sorun yoktur.

Fatma Hanım da torununun gözlerinde ki tereddüdü fark etmiş olacak ki, “buyur kuzum, ninen kurban olsun sana” diye torununu sözleriyle okşadı. Bundan cesaret almıştı Leyla,

Nine, bütün bebekleri mi getirdiler?

Fatma nine, bir an bu sorgulamanın sonunun nereye gideceğini görmek istercesine derin derin baktı ve cevap verdi.

-“Evet kuzum, bütün bebekleri” diye cevapladı kendisini de inandırmaya çalışırcasına. Hayalinde gökyüzünde binlerce leylek, ağızlarında başörtüsüyle bağlanmış yeni doğmuş bebekleri kapı önlerine, apartman boşluklarına, balkonlara bırakıyorlardı. Gökten adeta bebekler iniyordu ancak sanki bir tüymüş gibi usulca salınarak ve indikleri yerler pamukmuşçasına serinerek iniyorlardı. Sanki bir çizgi film sahnesiydi. Hiçbiri ağlamıyordu, gayet normal karşılamışlardı bu durumu. Bu hayale kendisi de güldü, güldüğünü gizlemeye çalışarak. Ne de olsa herkes hikâyeleri sevmez miydi?

Leyla arada bir bebeğine kaçamak bakış attıktan sonra, “bütün bebekleri dedin ama benim bebeğimi leylekler getirmedi ki babam aldı maketten” diye çıkıştı ninesine. Fatma Hanım, böyle bir karşılık beklemiyordu, şaşırdı, hafif kızardı. Ancak bu ufaklığın sorusu cevaplanmalıydı. Büyük olmanın gereğiydi bu. Torununun saçlarını okşayarak konuşmaya başladı.

Ama o canlı bebek değil, oyuncak bebek. Leylekler sadece canlı bebekleri taşır.” Leyla bu cevabı duyunca biraz durdu, düşündü. Kafasında biriken olaylardan kim bilir yine hangi soru taşacaktı. Yoksa geçen gün arka bahçelerinde sevdikleri kedi yavruları mı yeni soruya misafir olacaktı? Yine sordu:

Hayvan bebekleri de mi?

Sorular arttıkça onlara verilebilecek cevap uydurmak da zorlaşıyordu. Ne derler bilirsiniz. Çürük bir temel üzerine kaç kat çıkılabilir ki? Pembe de olsa siyah da olsa hangi yalan, gerçeğin yerini tamamen tutabilir? Doğru sorular sorulduğunda hakikatin ortaya çıkmak gibi bir huyu vardı.

Fatma Hanım, bu sorgulamanın sonunu kestiremiyordu. Bundan sebep son bir cevapla bu konuşmayı nihayete erdirmek istedi. Bu ufaklıkla baş edebilmek için fazla yaşlıydı. Geri kalanı anne ve babası halletsindi.

Sadece insan bebekleri getirirler kuzum. Hayvan bebekleri anneleri getirir…

Nerden getirirler?” diye atıldı Leyla, ananesinin lafı bitmeden.

Bu sorgunun sonu gelmeyecekti anlaşılan. Fatma Hanım, “hadi bakalım benim minik kuzum, bugünlük bu kadar yeter” dedi. Küçük kız, itiraza kalktı. Ananesi onu avuttu, öptü, kokladı, gıdıkladı, dizlerinde salladı. Beraber, yüzük kimde oyunu oynadılar. Zaman geçmeye, çocuklar büyümeye devam etti. Leyla, bir aralık bebeğini hatırlayınca “Eyvah!” çekip ananesinin yanından ayrıldı.

Sorusuna tam cevap alamamıştı ama bir şey öğrenmişti. Büyümeye, büyüklere mahsus bir şey. Adlandıramadığı, felsefesini yapamadığı ancak hissettiği bir şeydi bu. Hikâye anlatmak. O da bir hikâye uydurmalıydı. Bebeğini kucağına aldı, onu teselli etti. Sonra da anlatmaya başladı.

Ben, hep senin gibi güzel bir bebeğim olsun istemiştim. Bir gün bir leylek gördüm. Ona seni anlattım. O da göçe gittiği sıcak yerlerdeki bebekleri anlattı…” Hikâye uzayıp gitti.

Artık Leyla’nın da başkalarına anlatabileceği bir “Leylek Hikâyesi” olmuştu.

İşte bir öykü daha böylece bitti. Leyleklerin öyküsünde, leyleklerin payına düşen insanların günahını, yalanını, utancını yüklenmek oldu. Onlar da bu öyküde bir nesneden öteye gidemedi…

Hâlbuki leylekler de doğar, büyür, acıkır, üşür, sever, acı çeker, yavruları için türlü fedakârlıklarda bulunur. Ancak suçluydu leylekler bunları anlatacak dili ve kalemi olmadığı için. Anlatanın bencilliğinin kurbanı olmuştu. Evet, suçluydu! Çünkü anlatan değil, anlatılan olmuştu. Eğer bir hikâyede anlatılansan vay haline!

Ahmet Fevzi KİBAR

Yazar Hakkında

Ahmet Fevzi Kibar

Ahmet Fevzi Kibar

Akademisyen, Hukuki Danışman ve Yazar
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Özel Hukuk yüksek lisans mezunu ve İstanbul Üniversitesi Özel Hukuk doktora eğitimi (devam ediyor). Kişiler, Aile, Eşya, Miras, Borçlar, Gayrimenkul, Fikri Mülkiyet ve Ürün Sorumluluğu Hukuku alanlarında çalışma yapmaktadır. Ayrıca hikâye, deneme ve eleştiri yazarlığı da yapmaktadır. Evli ve baba.

9 Yorumlar

Yorum Yap