Hikaye - Öykü

İFLASIN EŞİĞİNDE

iflasın eşiğinde (hikaye)
Ahmet Fevzi Kibar
Arş. Gör. Ahmet Fevzi Kibar

Eşimle tartışmışım. Hiç yok yerden çıkan bu borç sinirleri germişti. Tam bitti borçlar derken bir borç daha… Bir yandan hak veriyordum kendisine bir yandan da beni teselli etmemesine kızıyordum. Aslında para harcamaya meraklı değildir. Sağ olsun eline geçeni biriktirir, yine evine harcar, bizi mamur eder. Zevk sahibidir, biriktirdikleriyle evimizi küçük bir saraya çevirmeye çalışır. Ne fazla harcar ne eksik.

Küçüklüğüm, babamın yaşadığı iflaslar sebebiyle dar boğaz geçmişti. Annemle birlikte hep idare ederek yaşamaya çalıştık. Diğer kardeşlerimin çoğunun haberi bile yoktu olan bitenden. Anneme olan hassasiyetim, üzüntüsünü paylaşma çabam beni daha küçük yaşta derd-i maişet belasına düşürmüştü. Hem okuyup hem çalışmak mümkün olmadığından aileme destek olmak için en doğru yolu, mümkün mertebe harcamamak ve ihtiyaçlarımı belli etmemekte bulmuştum. Arkadaşlarımla okul dışında buluşamazdım. Bu nedenle çocukluktan beri devam eden pek bir arkadaşlığım olmadı. Benim arkadaşlarım annemin gizli üzüntüleri babamın yıkık hayalleriydi. Hassas bir kalp taşımanın cezasıydı bu.

Bu yaz borcumuz bitecekti. Eşimle çok güzel planlar kurmuştuk. Arabaya atlayıp şehir şehir gezecektik. Her şehirden buzdolabı manyeti satın alıp, dolabımızın dışını hatıra defterine çevirecektik. Hayalleri yıkılmış insanlardan daha tehlikelisi var mıdır? Neler yapmazlar ki!

İkimiz ayrı odalardayız. Yaşadığım ruhi harpten bitkin, kendimi koltuğun üzerine bırakmışım. Kendisinden beklediğim desteği göremeyince kalbim iki büklüm, vücudum sere serpe uzanmışım. Dünyam başıma yıkılmış sanki. Altında eziliyorum. Huzura, hayale kaçmak istiyorum. Ancak, nafile! Duygularımın ruhuma yaptığı ağırlıktan ruhumla da uzaklaşamıyorum bu mekândan. Her zamanki gibi cenin pozisyonuna sığınıyorum. Ayaklarımı büküp arkamı kanepeye sıfırlıyorum. Hatıralar kuyusu beni derinlerine çekiyor.  Babamı hatırlıyorum. Babamın o aklımdan hiç çıkmayan acı hali. Yüreğimin kendim için bu kadar parçalandığını hiç hatırlamıyorum. Zaten başkalara acıdığım kadar kendime acımam. Evet, kuyunun dibindeyim. Orada toy bir delikanlı var. Beni görünce zorla gülümsemeye çalışıyor. Acılarını, kederlerini, kaygılarını ve kaybetme korkularını herkesten gizlemeye çalışıyor. Ancak pek iyi rol yapamıyor. Dokunsam ağlayacak. Ağlayamadığı belli bazen vücudu titriyor. Aman ya Rabbi! O gencin bu haline acıyıp da ona sarılıp teselli vermek, ona bir ağabey olmak aklıma gelmiyor. Yazıklar olsun, insanın kendine bile merhameti kalmamış!

Bu genci yani kendi on yıl önceki halimi takip ediyorum. İyi bir üniversite bölümü kazanmak zorunda olduğumun farkındayım. Ancak yaz vakti herkes tatilde, denizde, piknikte… Canım ders çalışmak istemiyor. Evde çalışamadığımdan sevdiğim bir abimin yanında kalıyorum. Şimdi de birkaç ıvır zıvır almak ve kirlenen kıyafetlerimi değiştirmek için evin yolunu tutmuşum. Temmuzun ortası, ikindi sonrası, ramazan ayı. Oruçtan bitkin ama huzurlu bir halde ilerliyorum. Bütün bu dünyalık korku ve arzulardan bazen iğreniyorum ama kaçıp da kurtulma imkânım yok. Bazen orucun beni ayakta tuttuğunu hissediyorum. Evi nasıl da özlemişim. Büyük kavşaktan sola dönüyorum, yaklaşık on beş dakika sonra sağa dönüyorum. Etraftaki dükkânlar iftar hazırlığına başlamış, kitap sokağı kurulmuş, insanların bir kısmı sıcaktan bir kısmı oruçtan bir kısmı da her ikisinden aheste yürüyor. Nefesime diğer insanların neşesinden katıp biraz neşeleniyorum. Çoktan dolmuş durağına gelmişim, kâhyalar ağızlarını yaya yaya, yüzleri boyunları  güneşten kızarmış, boyun damarları şişmiş bağırıyorlar: “Gazellerrrrriii, yorgalarrrrrrııı, kaya parsellerrrrrrriiiii… buyrunnn”, “güneşlerrrriii, cezaaaviiii, sanayiiii… buyrunnnn“. İki dolmuş güzergâhına da binebilirim. Evim iki dolmuş güzergâhının birbirlerine en yakın geçtiği noktaya eşit uzaklıkta. Birine atlamışım, yolun yarısında fark ediyorum.

Tek katlı, müstakil, dışı sıvalı ancak boyasız, ufak bahçesinde lahana, biber, fasulye gibi yeşillikler ekili evimize varıyorum. Şöyle bir bahçeye, annemin emeklerine bakıyorum. Evden dışarıya televizyon sesi sızıyor. Anahtarı kapıya sürüp içeriye giriyorum. 

Kimse yok mu?” diye seslenerek dalıyorum içeri. Evde kimseler yok! Babam, salonda halı üzerinde, başının altında bir yastık uyuyakalmış. Uyuyan insanlara her zaman saygım vardır. Onları uyandırmamak için gayret ederim. Lakin gelin görün ki sakarlığım elvermez. Mutlaka bir yere çarpar, daha büyük bir ses çıkarırım. Sonra da “aptal kafam!” diye dellenirim. Evin eskimiş ahşap kaplama tabanı her adımda gacırdadığından parmak uçlarında hareket etmeye çalışıyorum. Televizyonda eski dizilerden birinin tekrarı oynuyor. Camlardan sıcak rüzgârlar evin içine doluyor. Kapıların bazıları arada çarpıp ses yapıyor. Babamı bu halde hiç görmemiştim. Yüzünde bitkinlikten ziyade anlam veremediğim bir hüzün hâkimdi sanki. Parmak uçlarımda holden geçerek evin diğer ucundaki mutfağa geçiyorum. Hayret, bu sefer çarpmadım! Bir an mutlu oluyorum.

Mutfaktaki kanepeye çöküyorum. Gözlerim karşımdaki duvara bakıyor ancak duvarı değil hayallerimi seyre dalıyorum. Arka planda hardal sarısı duvar, duvar üzerinde saat ve takvim var ve galiba altıyı çeyrek geçiyor. Yine düşünmelere dalıyorum. Babam günün bu saatinde neden evde? Yine bir sıkıntı mı var? Annem nerde? Kardeşlerim nerde? Babam rüyasında kimle hesaplaşıyor? Ona nasıl yardım edebilirim? Üniversiteyi nasıl kazanabilirim? Ne kadar çalışmalıyım? Kaç puan yaparsam mutlu olurlar? Ama nasıl çalışacaktım? Hiç canım istemiyordu!

Sorular, cevaplar, susuşlar, arayışlar, bocalamalar, oruç, su, karpuz, hayaller, kabuslar, korkular ve ümitler…

Zil çaldı. Daha yeni yatmıştım. Ya da bana öyle gelmişti. Zilin ikinci defa çalınmasını sevmem. Fırlayarak ayaklanıyorum. Gözüm saate takılıyor. Saat, yediyi yedi geçiyor. Tik, tik, tik, tik, tik… Gıcık olurum bu sese. Bir koşuda kapıyı açıyorum.

Annem. Yüzü kıpkırmızı kızarmış. Eski kıyafetler giymiş, toz toprak izleri hala üzerinde. Beni görünce tükenmiş, yorgun ve üzüntü dolu yüzünü bir gülümsemeyle perdeliyor. “Hoşgelmişsin oğlum!” diye umuda sarılır gibi bana sarılıyor. Annem ile ayrı bir gönüldaşlığımız var. Hemen hissederim duygularını. Onun bu hali içimi parçalıyor.

Annem üzerini değişip mutfağa geçiyor. İftar için hazırlıklara başlıyor. Ben mutfaktaki kanepeye oturmuş, soru sormak için uygun bir vakit kolluyorum. Zaman akmıyor. “Tik, tik” sesleri uzaklaşıyor. Kafamda derin bir uğultu dolanıyor. Sustukça susası geliyor insanın. Konuşmaya niyet edip ağzımı açmak istiyorum. Boğazım kurumuş. Dudaklarım düğüm düğüm… Kımıldamıyor. Sustukça susuyoruz. Mutfaktan sadece eşyaların sesi yükseliyor. Suskunluğumuzdan bir kara delik doğuyor. Önce bizi, sonra mutfağı, sonra babamı, sonra evimizi, daha sonra şehrimizi, daha sonra dünyayı içine alarak büyüyor, büyüyor. İçinde dertler, kederler eriyor. Biz eriyoruz, herkes eriyor, madde eriyor sonra her şey eriyor. Susmanın, yoğun ifadesi altında bedenlerimiz ağırlaşıyor. Bu ağır yükü daha fazla kaldıramaz aciz bedenlerimiz. Bu öldürücü sessizliği yırtacak bir sese öyle muhtacız ki! Ne sesi olursa olsun; bir insan fısıltısı, bir kuş cıvıltısı, bir yaprak hışırtısı, bir köpek havlaması, bir gök gürültüsü veya yıkılan dünyamızın çatırtısı… Her ne olursa.

Zil sesi. Kendime geliyorum. “Ben bakarım anne” diye fırlıyorum yerimden. İşte yine mutlu oldum. Kurtarıcımı tanımak için sabırsızlıkla kapıya koşuyorum. Ablam gelmiş. Üzerine atlayıp sarılıyorum doya doya. Ağlamamak için zor tutuyorum kendimi.

Ablamdan her şeyi öğreniyorum. Babam yine iflas etmiş. Ancak babamı bilirim, para kazanamadığından, ticareti bilmediğinden değil, insanları kendi gibi bildiğinden. Yine yanında çalıştırdığı, besleyip büyüttüğü çıyanlar yüzünden. Çocukluğumu gençliğimi elimden alan o adiler! Öyle ki, babam birini evladı gibi görürdü. Ablam bunları anlatırken babamın yüzü geliyor aklıma. Çözemediğim o duygu karmaşası. Bir insan nasıl katlanır bu acıya. İnsanın uyurken bile rahatına izin vermeyen lanet.

Annem, “kızım az yardıma gel” diye seslenirken ablam hızlıca anlatmaya çalışıyor. Borçtan elde avuçta bir şey kalmayınca annem de evin nafakasını çıkarmak için patates tarlasında gündelik çalışmaya gider olmuş. Bu sıcak yaz gününde gölgesi olmayan patates tarlaları, annem, kuru toprak, toz, çatlayan eller, kızaran yüzler… Sanki mideme ateş yakmışlar da ciğerimi dağlıyor, yüreğim kor oluyor. Annemin bu şekilde çalışıp babamın yatması canımı sıkıyor. Hiç erkek adama yakışır mı? Çok sinirleniyorum babama. Gidip iki yakasından tutup uyandırmak ve yüzüne haykırmak istiyorum: “Annem çalışırken sen yatıyorsun. Yazıklar olsun sana! Ben olsam kadınımı bu halde bırakmam. Toprağı sıkarım kadınımı perişan etmem. Hem iflas etmişsin hem de boş boş yatıyorsun! Acısını hep biz çekiyoruz!” Hayalimde bir sürü laflar edip rahatladıktan sonra babama yaptıklarımdan dolayı utanıyorum. “Ee, babam da gitsin çalışsın annemle” diye çıkışıyorum ablama. “Akıllım, annem babamı bir süre görmek istemiyor. Bir kez olsun beni dinlemedi bu hallere düştük. Evde yatsın yeter ki bir işe kalkışmasın” dedi. Ah bir adam daha fena bir yıkılış yaşayabilir mi? Annem haklı, babam iyi niyet kurbanı, hepimiz mağduruz ancak cezasını çeken yine biz.

Annemin ikinci seslenişi geliyor. Ablam, “geliyorum anne” diye karşılık verip odadan ayrılıyor. Öyle acizim ki üzülmekten ve kızmaktan başka yapabileceğim bir şey yok. Bir an önce kaçmak istiyorum. Uzaklara gitmek istiyorum. Hatta ölmek. Günler geçsin istiyorum. Bir anda beş yıl öteye gidelim mesela, her şey düzelmiş olsun. Ancak bunları düşünürken sadece beş dakika uzaklaşabildim. Haykırmak bağırmak çağırmak bir şeyleri kırmak istiyorum ancak mümkün değil. Eğer bunlardan birini yaparsam yahut üzüntümü belli edersem onlar daha çok üzülür. Onlar üzülürse ben daha çok üzülürüm.

Bir an önce ders çalışmaya başlamak istiyorum. Hınçla çantamı hazırlamaya koyuluyorum. Annemin hüzünlerini en alta, babamın hayal kırıklıkları en üste olacak şekilde dolduruyorum. Şimdilik onlar için yapabileceğim tek bir şey var. İftar yemeğinde mümkün olduğu kadar gülümseyebilmek.

Ahmet Fevzi KİBAR

Yazar Hakkında

Ahmet Fevzi Kibar

Ahmet Fevzi Kibar

Akademisyen, Hukuki Danışman ve Yazar
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Özel Hukuk yüksek lisans mezunu ve İstanbul Üniversitesi Özel Hukuk doktora eğitimi (devam ediyor). Kişiler, Aile, Eşya, Miras, Borçlar, Gayrimenkul, Fikri Mülkiyet ve Ürün Sorumluluğu Hukuku alanlarında çalışma yapmaktadır. Ayrıca hikâye, deneme ve eleştiri yazarlığı da yapmaktadır. Evli ve baba.

14 Yorumlar

Yorum Yap