Arabadan indik. Meydanda karşımıza çıkan ilk kişiyi çevirdik.

-“Bak hele bey amca, Rezzan Derviş diye bir zat varmış buralarda. Bilir misin? Nerdedir?”

-“Rezzan Derviş mi? Napacanız siz herifi?”

-“Çattık işte! Zaten böyle tipler bizi bulmasa şaşardım.” Diye bir bakış attım Kerem’e. Her ne kadar belli etmese de Kerem’in kıs kıs güldüğüne şüphem yoktu. Zaten istemeye istemeye sürüklemiştim peşimden. Onun böyle dertleri yok. Maksat takılmaca olsun. He bir de beni kızdırmak.

-“Amca, sen biliyon mu? Bilmiyon mu? Acelemiz var. Bilmiyosan başkasına soralım.” Sesim hafif sinirliydi.

-“Biliyom emme ne edeceniz söyleyin hele…”

-“Hasbunallah!” Bu Anadolu insanının her şeyi sorgulayan tavrı; yöre, bucak, köy farketmesizin mevcut. Değişmiyor.

-“Onu tavsiye ettiler. Ziyaret edip elini öpeceğiz. İstersen senin elini de öpeyim…” Son kısımda sesim alaycı bir ton almıştı. Amca, bozulsa da belli etmeden “hösst” der gibi elini kaldırarak;

-İstemez! Benim ne yaşım yaş ne başım baş… Bende keramet mi var ki öpesin. Aradığın dervişte de keramet yok bilesin. Dolandırıcının teki… Faydası olaydı bize olurdu.

Amcanın son sözleri beni hem şaşırttı hem de kızdırdı. Ne diyordu bu ihtiyar. Yüzü kar ayazı ve harman güneşi yemekten kararmış; gözleri ela, yanakları kuru, alnı açık; sırtı yük kaldırmaktan hafif kambur, kısa boylu ancak işleyen demir misali çakı gibi ve gözleri ateş ateşti… Böyle detaylı bakınca keskin bir bıçak gibi korkutucuydu. Bunca yol gelmiştik. Şimdi bir deli ihtiyar yüzünden vaz mı geçecektik? Hem mum dibine ışık vermezmiş. Köylü milleti ne anlar ilimden, bilimden ne bilir derviş, ermiş…

-“Ne diyon emmi sen?” diye karşılık verdim. Ekmeğine yap sürdüğü için Kerem’in emmiyi sevdiğine ve daha şimdiden benimle nasıl dalga geçeceğini düşündüğüne adım kadar emindim. Ben bilmez miyim malımı… Amcayla yalnız konuşsam belki sorun etmezdim ama Kerem’e malzeme çıkması canımı sıkmıştı.

-“Ne biliyosam onu söylüyom. Besbelli uzun yol tepmişiniz. Boşuna vakit kandırmayın onunla… Siz yaban Osman’ın evine gidin… Onunla hoş beş edin daha iyi edersiz.

-“Şimdi de Osman çıktı başımıza. Hey Allah’ım ya Rabbim! Sana ne be ihtiyar! Bu Anadolu insanının açık sözlülüğü insanı öldürür. Avrupa’da, Amerika’da böyle mi? Selamına bir karşılık alabilirsen iyi? Bizimkilerle biraz sohbet et, illa akraba çıkarsın! Olmadı, Âdem babaya kadar yolu var, illa ki bağlarlar.

Bu amcayla o kadar konuşup dil döktükten sonra yeniden başkasına sormaya üşendiğimden suyuna gitmeye karar verdim. Bildiğin deli, bilmediğinden iyidir. Az çok alışmıştım adama.

-“Adın neydi emmi?”

-“Süleyman… sağa ne dirler?”

-“Barış…”

-“Benim oğlanınki de Hasan…”

Sanki oğlunu sorduk adama! Ne çok muhabbeti seviyormuş. Sonra gel de böyle insanlarla dolu bir dünyada iç huzuru bul! Hayal işte… Ben de hayalimin peşinde koşuyorum. Yoksa kafayı sıyırıp intihar etmem çok uzun sürmez.

-“Allah uzun ömür versin emmi? Güzel isim.”

-“Güzel tabi ya, onun için koyduk öyle…”

Kerem kahkaha atmamak için ağzını kapatıp yanımızdan biraz uzaklaştı. Arkasını dönüp gülmeye devam etti. Sinirden kızarmıştım.

-“Ne güzel emmi. Sen bize şu dervişin yerini söyle hele, sonra da Osman’a gideriz.”

-“Sen beni dine… Ben adamın ciğerini bilirim. Köye doldurdu ne üdüğü belirsiz insanları. Sen Osman’a git, benden de selam söyle.

Emminin bu sözleri benim içime bir kurt düşürse de köylük yerde insanlar, aileler arasında çok husumet olduğundan, çekemediği için söyleyebileceği ihtimaline binaen çok da dikkate almamak gerek diye düşündüm. Emmi’ye iyice ayar olduğumdan tek kelime etmeden yanından uzaklaştım. Bakkala doğru yol almaya başladım. Yol alırken arada bir dönüp ardıma bakıyordum. Emmi ardına bakmadan, istifini bozmadan ensesini kaşıyarak yokuş yukarı çıkmaya başladı. Adamın bu kendinden emin, vakur tarzı beni etkilemişti. Söyledikleri haset bir adamın sözleri olmayabilirdi. Sonuçta dervişi de tanımıyordum. Sonuçta babamın oğlu değildi. Emminin sözleri ve oğlunun Hasan olması bilgisi zihnimin arka odalarına doğru yola çıkmışken ben de bakkaldan içeriye girdim. Kerem de peşimden geldi.

Bakkaldan hem Derviş’in hem de Osman’ın yerini öğrendim. Bakkaldan yukarıya doğru çıkan yol ikiye ayrılıyordu. Yolun bir ucu Derviş’in evine diğer ucu ise Osman’ın evine varıyormuş.

-“Tek kelime etme, zaten taşmama ramak kaldı. Hıncımı senden alırım Kerem,” dedim.

-“Tamam canım, ben kime ne demişim. Sadece dinliyorum.” Diyerek kahkahayı patlattı. Aniden durup, ters ters yüzüne baktım. Öyle bakınca kendini toparlamaya, kahkahasını tutmaya çalıştı. Ancak öyle içten ve kıpır kıpır gülüyordu ki ben de patlattım bir kahkaha. Beraber deliler gibi katıla katıla güldük. Karnımıza kramp girene kadar sürdü. Deşarj olmuştuk. Toparlanıp arabaya atladık. Dervişin evine doğru yol almaya başladık. Gözlerimin önünde Süleyman’ın deli bakışları, kulaklarımda doğrudan ve tereddütsüz sözleri vardı. Sözün arkasındaki ruh beni çoktan esir almıştı. Araba dervişe doğru yol alıyordu ama aklım Osman’daydı. Yaklaşık on dakika, tozlu köy yolundan ilerleyince yol kenarındaki çeşmeyi gördük. Çeşmeyi geçince sağa doğru kıvrılan bir sapaktan döndük. Yol geniş bahçeli dubleks bir evin önüne çıkıyordu. Bahçenin etrafı yüksek çamlarla çevrili olduğundan içerisi görünmüyordu. Kapısına süslü bir tabela ile “Huzur Köşkü” yazılmıştı. Evin önü lüks araç doluydu. Demek ki baya meşhurdu Derviş.

-“Nihayet huzur evine geldik Barış. Seansın sonra mutlu sonlu masaj da varsa deme keyfimize…” diyerek kıs kıs gülmeye başladı.

Her ne kadar kızsam da içim gıdıklanmıştı. İşin dalgasında olsa da laf çevirmeyi biliyordu. Ha huzur köşkü ha huzur evi… Hem aynı durumda olsam ben de yapmaz mıydım bu espriyi? Şüphesiz…

Evin kapısına yaklaşınca sert bir fren yapıp Kerem’e döndüm.

-“Kerem bak, tek kelime daha edersen hıncımı senden çıkarırım,” diye çıkıştım.

-“Tamam birader ne kızıyosun. Sanki tabelayı ben yaptım.” Haklı söze ne denir ki? Ulan nerden çıkmıştım bu yola? Başka işim mi yoktu? Yoktu. Gerçekten yoktu. Olsa gelir miydim? Bu kadar çaresiz olmasam ne işim olurdu derviş merviş… Bana kim tavsiye etmişti burayı? Hilal’in yağlayıp ballayıp işyerinde anlatması olmasa ve çaresizlik…  

-“Uzatma da hadi in! O kadar yol geldik. Bari deysin…”  

Araçtan inince Kerem;

-“Birader ben bu kadar lüks aracı en son bizim plazanın önünde gördüm. Bu köylük yerde ne iş? Senin Derviş baya meşhur anlaşılan. En sonunda Tiktok fenomeni çıkmasın?” son lafını ederken kendisini zor tutuyordu.

-“Vallahi seninle bir yere gidilmez birader. Bokunu çıkardın iyice…

-“Tamam oğlum kızma, sustum yahu! Sen huzuru yanlış yerde arıyorsun. Bu kadar ciddiye almasan herşeyi benim gibi salsan huzuru bulacaksın da işte…”

Tek kelime etmeden donuk bir bakış attım Kerem’e. Ve dış kapıya yöneldim. Kerem de söylediklerinde haksız değildi ancak buraya kadar gelmişken ne olacağını görmem gerekirdi. İyi çocuk da çok kafa açıyor. Normalde ben onunla dalga geçerdim de fırsat ona geçince sonuna kadar kullanıyor.

Dış kapıyı açıp içeriye girdik. Güzel süslenmiş bahçe yolundan evin kapısına doğru ilerliyorduk. Yolun iki tarafı çiçeklerle süslenmişti. Bir tarafında güzel bir çardak kurulmuştu. Diğer tarafı evin arkasına doğru uzanıyordu. Yanlış görmediysek çeşit çeşit kaymak tabakadan insanlar yoga süngerlerinin üzerlerine yatmışlar ve gözlerini kapatmışlardı. Başlarında Uzakdoğu kıyafeti giymiş bir herif onları tütsülüyor, diğeri de gonga hafif hafif vurarak tempo tutuyordu.

-“Gördün mü birader?”

-“Gördüm birader. Tam sana göre ortam.”

-“Tabi oğlum baksana zengin gacı dolu burası. Bir tane ayarladım mı tamamdır. Burası huzur evinden çok söğüş evine benziyor ya neyse…”

Zili çaldık. İçeriden ağır adımlarla yaklaşan bir kadın kapıyı açtı. O da orta asya konseptine uygun giyinmişti. Beklediğim şey bu değildi. İçimdeki kuşku giderek derinleşmeye başlamıştı. Şimdiden sıkılmıştı. Benim aksime bu durum Kerem’in hoşuna gitmeye başlamıştı.

-“Buyrun, randevunuz var mıydı?

Böyle bir soru beklemiyordum. Ne diyeceğimi bilemeden iki kem küm ettikten sonra,

-Randevu şart mı? Bilmiyorduk.

-“Hmm! O zaman sizi bekleme salonuna alalım. Rezzan Bey’in randevu defterine bakayım. Buyrun!” Elini yana doğru açarak salonu gösterdi.

Kadın bir odaya girdi. Biz bekleme salonuna geçtik. Villanın içi geniş, kolonları yüksekti. Her taraf çeşit çeşit ağaçlarla süslenmişti. Mümkün mertebe ahşap ve açık ton mobilyalar tercih edilmişti. Bekleme salonunda çeşit çeşit koltuklar, kanepeler mevcuttu. İçeride kadınlı erkekli gruplar sohbet ediyordu.

Yan yana iki tekli koltuğa oturduk. Kerem etrafı süzmeye başlamıştı. Benim içim acayip sıkılıyordu. Kaçıp gidesim vardı. Etrafımızdaki konuşmaları rahat duyuyorduk.

-“Adam modern derviş şekerim. Her yerden geliyorlar Rezzan Bey’i görmeye. Adam Amerika’da eğitim almış yetmemiş bütün Asya’yı dolaşmış.”

-“Tabi canım eskidenmiş öyle bir mağaraya çekilip dervişlik yapmak. Kimse faydası var? Modern insanın yapamayacağı şey var mı? Kendine olan güven her şeyin başı hayatım. İlkel insanların yaptığını biz affedersin bir tarafımızla yaparız. Yeter ki kendine güvenin olsun…

-“Doğru söylüyorsun da iş hayatı insanda güven mi bırakıyor?”

-“Benim üçüncü seansım. Daha önceden nasıl nefes alıyordum hayret ediyorum.”

-“Benim ilk olacak…”

-“Biz bütün şirket geliyoruz. Gelmeyen yok.”

-“Aaa ne güzel!”

-“Ne olacak bu ekonomik dalgalanmalar. Dolar yerinde durmuyor, kıpır kıpır…”

Kahkahalar…

-“Onu da vatandaş düşünsün canım. Bize ne! Biz TL ile mi maaş alıyoruz. Dolarla maaş alıyoruz.”

Konuşmaları dinledikçe sıkıntım artıyordu. Konuşmamak için kendimi zor tutuyordum. Nereden düştük bu beyaz Türklerin arasına. Ben bunlardan kaçıyorum, onlar karşıma çıkıyor. Kararımı vermiştim. Her ne kadar merak etsem de rotayı diğer yola kıracaktım. Ama Kerem’in keyfi yerindeydi. Birkaç kişiyle flörtleşmeye bile başlamıştı.

Garson olduğu elindeki tepsiden belli olan bir kadın aralarda dolaşıp içecek ikram ediyordu. Kerem de bir smothy istedi. Ben bir şey istemedim. Salonda bekleyenlerin bazısı sürekli selfy çekip sosyal medyada paylaşıyordu.

-“Etiketle paylaş hayatım boşa gitmesin.”

-“Etikete ne yazayım?”

-“huzur, huzurkösk, huzuradoğru, doğavehuzur, içhuzur, aydınlanma, terapi, huzurunsesi…”

Gülüşmeler…

Ortamın içinde olunca insan farkında olmuyor ama dışarıdan bakınca farklı görünüyordu. Kahkahalarla maskelenmiş acılardı bunlar. Birazdan aylık diyetlerini ödeyip bir iki resim çekip huzuru satın alacaklardı.

-“Kerem, kerem, kime diyorum Kerem!”

Kerem, flörtleşmeyi kesip şaşkınlıkla bana bakıp,

-“Ne oldu birader? Bir sıkıntı mı var?”

-“Oğlum derviş diye geldik burası servis çıktı. Bize göre değil. Gidelim.”

-“Hiç bok atma oğlum, güzel ortam. Ben beğendim. Hem güzel hatunlar da var! Takılalım.”

Kapıyı açan kadın bize doğru yaklaştı.

-“Efendim, öğlenki mutluluk seansı sona erdi. Arzu ederseniz ikindi sonrası arınma seansımıza katılabilirsiniz.”

Kerem atıldı;

-“Olur tabi.”

-“Efendim, ücreti peşin alıyoruz.” Ben atıldım.

-“Ne kadar?”

-“300 dolar.”

Çüşşş diye bağırmamak için içimdeki aygırı dizginledim. Kerem’e baktım. “Tamamdır birader” der gibi göz kırpıyordu. Ben de “ne diyon oğlum, kafayı mı yedin sen” diyen mimiklerimle karşılık verdim. O da “sen rahat ol” der gibi baktı. Kadına dönüp,

-“Kredi kartı geçiyor mu?”

-“Tabi ki efendim. Pos cihazını odada buyrun.”

Kadın önden odaya doğru yürümeye başladı. Ben Kerem’e,

-“Sen kal, ben seni seans bitince alırım.”

-“Sen nereye gidiyorsun?”

-“Yaban Osman’a…”

-“Oğlum ne işin var, tanımadığın herifin yanında. Burda ortam güzel işte!”

Tek kelime etmeden kapıya doğru yol almaya başladım.

-“Ararsın beni” diyerek kapıdan dışarı çıktım.

Kontağı çevirmemle gaza basmam bir oldu. Araba bu sert kalkışa patinajla karşılık verdi. “Yavaş birader bizde de can var” der gibiydi. Villadan uzaklaşmamla birlikte bir ferahlık başlamıştı. Sanki uzun süredir dibe doğru giden feleğim tersine dönecekmiş gibi hissediyordum. Diğer yola girdim. Epey engebeli ve taşlı bir yoldu. O yüzden yavaşladım. Sarsıla sarsıla yol aldım. Bakkalın tarifine uyan kenarı kavak ağaçları ile kaplı yoldan döndüm. Yol sağa sola kıvrılarak tepeye doğru çıktı. Yolun sonuna doğru eve varmıştım. Evin etrafı ceviz ağaçları ile kaplıydı. Ön tarafının bir kısmına meyve sebze ekilmiş, diğer kısmında çiçekler açmıştı. Evin ön girişinde teras balkon yapılmış. Balkonun alt kısmına ateşte yakmak için odunlar kesilmiş ve istiflenmişti. Evin tam sol ön köşesinde bir fırın vardı. Fırının önünde birkaç kesilmiş kütük tabure olarak kullanılıyor, taburelerin ortasında taşlarla çevrili ateş yeri ve üzerinde bir semaver. Ateşin başında kır saçlı bir adam. Semaver tütüyor, ağaçların yaprakları usul usul yerlere dökülüyordu. Ekim ayının sonlarıydı. Serin rüzgarlar, evin terasında asılmış kuru sebzeleri hışırdatarak farklı melodiler oluşturuyordu.

Ben arabayla yaklaşırken adam da bakışlarıyla beni süzüyordu. Ellili yaşlarında, uzun boylu, uzun kara kaşlı, yelekli, Miroğlu gibi bir adamdı. Alnı genç yaşına rağmen kırış kırıştı. Sağ yanağında biri küçük biri büyük ben, sol yanağında hafif bir gamze. Hafif sakallı, gür bıyıklı. Bir yandan uzun elleriyle kalın bir sopayla ateşi karıştırıyor bir yandan da beni süzüyordu. Normalde böyle bir adamla tenha bir yerde karşılaşsanız korkardınız. Yürek titreten farklı bir heybeti vardı. Ancak gözleri ve siması insana ülfet veriyor, korkuyu silip atıyordu. Bu yüz, acı ve kahır veren değil çeken bir simaydı.

Arabadan indim. Kapıyı açıp,

-“Merhaba, müsaade var mı?” Diye sordum ve beklemeye başladım.

Adam eliyle yanındaki tabureyi göstererek buyurun işareti yaptı.

Arabanın kapısını kapatıp, bahçe kapısını açıp yanına yaklaştım. Beni süzüyordu. Ama tek kelime etmiyordu. Gizemli bir havası vardı. Tekrar eliyle tabureyi işaret etti. Hareketlerinde telaş yoktu. Dağ başının sakinliği adama da sinmişti. Oturdum.

-“Hoş geldin? Kimsin?” Diye sordu.

-“Ben Barış, İstanbul’dan geldim. Derviş’i görmeye…”

-“Doğru geldiğine emin misin?”

-“Eminim.”

-“Ben derviş değilim. Derviş başka yerde yaşıyor.”

-“Biliyorum.”

-“Eee ne işin var o zaman burada” der gibi bakıyordu ama beni kırmak istemediğinden olsa gerek tek kelime etmiyordu. Ben de onun gizemli havasına katıldığımdan doğrudan konuşmayıp böyle cevaplar veriyordum. Adamdaki sükûn hali, bana da tesir etmiş olacak ki tek seferde sorulmadan söyleyeceğim sözleri yudum yudum söylüyordum. Belli ki Osman için yalnız yaşamanın getirdiği rahatlığı bozmuştum. Benim cevabımı beklerken çaydanlığın kapağını açıp kontrol etti. Osman’ın solundaki kesik kütük üzerinde iki çay bardağı, kaşık ve şeker vardı. Biraz da ceviz. İki bardak çay koydu birini bana uzattı. Stresten dilim damağım kurumuştu. Yana kavrula, höpürdete höpürdete, biraz da çirkince iki-üç yudum fırtladım.

-“Süleyman Emmi… O söyledi seni… İlla ona git dedi. Hani oğlu Hasan olan Süleyman. Dervişe değil Osman’a git diye tutturdu.”

Osman gülümsedi. Demek davetsiz misafiri Süleyman yollamıştı.

-“Deli adam! Asıl derviş odur bakma sen bana yolladığına uğraşmak istememiştir.”

-“Yahu bir karar verin artık kim derviş kim değil?” Çattık yahu diye gülümsedim. Cevabım Osman’ın da hoşuna gitti. O da gülümsedi.

-“Burası Derviş köyü. Burada herkes derviş bilmiyor musun?”

Birlikte güldük. Ben merakla gözlerine bakıyordum. İş hayatından alışık olduğum için direk gözlerinin içine bakarak bekliyordum. O ise yaban yaşamanın verdiği çekingenlikle gözlerime bakmadan uzaklara bakarak cevap veriyor, arada göz kontağı kuruyordu.

-“Süleyman Emmi alem adamdır. Ne zaman ormana odun kesmeye gelse benim bahçede soluklanır. Ben de semaveri yakarım. Şu kütüklerin üstüne oturur çay içeriz. O konuşur, ben dinlerim. Onun konuşması bitince de susup sadece çay höpürdetiriz. Durup durup bana dönüp “Çok böyük adamsın, derviş gibi adamsın” der durur. Benim ne büyük adamlığım ne dervişliğim var. Daha düne kadar oturup manevi konularda düşünmezdim bile. Ama gel gör ki kader… Yoksa benim gibi şehirde doğup büyümüş birinin ne işi var dağ başında. Hayalinden bile geçmeyen birçok şeyi hayat olarak yaşıyor insan. Köyde beni bir Süleyman Emmi tanır. Ara sıra bakkala gidip alışveriş yaptığımdan sebep bir de bakkal. Diğerleri tanımaz. Onun için Yaban derler. Adımı bile bilmezler.”

-“Peki ya diğer Derviş? Hani şu villası olan…”

-“He o mu? Aslında o benim arkadaşımdır. Biz birlikte Amerika’da eğitim gördük. Sonra bu orada sardı bu uzak doğu bilgeliğine. Tibet’ti, Tayland’dı dolaştı durdu. Memlekete dönünce bir iki iş yapmaya çalıştı. Tutmadı. Çocuğu çok hor gördüler iş hayatında. Çok zeki çocuktur. Hep bir şeyler üretmek istiyordu. Çok dalga geçtiler çocukla. İçten içe içerlendi. Dişini sıktı çalıştı. Kazandığımız parayla kendimize iş hayatının stresinden kaçmak için bir yer arıyorduk. Burayı bulduk. Ben burayı satın aldım, o orayı. Sonrası malum…

-“Sürekli burada mı yaşıyorsun yani?”

Bu soruya cevap vermek istemiyordu aslında. Ama benden başka türlü kurtulamayacağını anladığından mı yoksa çektiğim acıları hissettiğinden merhamete mi geldi bilinmez cevap vermeye başladı.

-“Eskiden ikimiz de yazlık olarak kullanırdık. Ben eşimi ve çocuğumu trafik kazasında kaybedince ruhumu, yaşama sevincimi yitirdim. Yaşamayan bilmez. Herkesin derdi kendine zor ama çok sevdiğin bir ailen varsa onları kaybetmenin acısı tarif edilmez. Hayatta ne derdin varsa yanında hafif kalır. Kendimi kimsesiz, sahipsiz hissettim. Buraya geldim. Biraz kafamı toplamak için. Sonra iyi geldi burası bana. Düşünmeye başladım. Allah’la aramı düzelttim. Rezzan da beni ara sıra ziyarete geldi. Benim ruh halimdeki değişimden olsa gerek yıllardır istediği girişim fikri açığa çıktı. Bu dervişlik işini kurdu. Hem parasını kazanıyor hem de kendiyle dalga geçenlerle onlar fark etmeden dalga geçiyor…”

-“Çok üzüldüm gerçekten. Sizin de derdinizi depreştirdim kusuruma bakmayın…” İçim parçalanmıştı. Söylediği sözler afilli laflardan değildi, edebiyat parçalamıyordu ama ruhundan kelimelere sızan acılar, dumanı üstünde tüterken yüreğime akmıştı. Ruhundan ayrılan duygular Alâeddin’in halısına biner gibi kelimelerin üzerine biniyor, kulağımdan içeri dalıp yüreğime bir ok gibi saplanıyordu. Onun acısını, derdini dinledikçe kendiminkilerden utandım. Ama biliyordum ki bu çok uzun sürmeyecekti. Kendime dönüp günler geçtikten sonra bunları unutacak ve yine kendi küçük ve şımarık dertlerim tarafından esir alınacaktım. Bana bir çare gerekiyordu.

-“Acısı her zaman taze olsa da eskisi kadar üzmüyor beni. Vuslata iman ediyorum. Kavuşma gününün ümidiyle ayakta duruyorum. Başka bir tutunacak dalım da yok… Ama belki de buraya çekilip kendimle ilgilenmeseydim, iyileşemeyecektim. Kim bilir çoktan intihar ederdim. Onlara çok düşkündüm.”

-“Çok büyük dertleri göğüsleyip bunların seni tüketmesine izin vermemişsin. Bir de bana bak! Ufacık dertlerimle başa çıkamıyorum. Çok zayıfım…” Diyerek ellerimi başımın arasına alıp gözlerimi kapattım. Kendimden utanıyordum. Kendimden, zayıflığımdan, huzursuzluğumdan, telaşımdan, bir külliyen varlığımdan…

-“Ben bilge birisi değilim ki sana bir şey öğreteyim. Ben de senin gibi biriyim. Sen ne arıyorsun ki bu dağ başında! Belki de kendini arıyorsun belki de kendinden kaçıyorsun… Bakma böyle afilli laflar ettiğime ben böyle lafları bilmezdim. Ancak bu dağ başında tek başına durup düşünmekten laflar demlenip, cilalanıyor. Birileriyle konuşunca da diyorlar ne bilgesin ne büyük adamsın falan… Kendimi bilmesem inanasım da gelmiyor değil. Evet en sevdiğim iki insanın acısını, kaybını sırtlanıp sırat gibi keskin ruh sancılarından geçtim. Ama insan yardım almadan tek başına bunu yapabilir mi?”

-“Sana kim yardım etti?”

-“Madem bu kadar yol geldin, seni boş çevirmek olmaz! Gel benimle…”

Ayağa kalktı. Evin arkasından giden patikaya doğru yürümeye başladı. Peşi sıra yürümeye başladım. Yaklaşık on dakika yürüdük, bayır çıktık. Yürüdükçe su sesi artmaya, ormanlık alan sıklaşmaya başladı. Buralarda bir yerlerde bir mağarada belki bir ağaç kovununda yaşayan bilgeye doğru gidiyorduk. Adım gibi emindim. Filmlerde de hep öyle olmuyor muydu? Yoksa farklı alemlerden mahluklarla mı görüşüyordu? Sakın cinler falan olmasın, korkarım valla… İçim ürpermeye başlamıştı. Nereye gidiyorduk böyle? Az önce ateş başında çay içerken her şey güzeldi. İçimde şüphe yoktu. Ne kadar samimi, sakin ve huzur vericiydi. Şimdi nereye gidiyorduk. Her tarafımı korku, telaş ve heyecan sarmıştı. Dilim, damağım tekrar kurudu. Ter sırtımdan neticeme kadar oluk oluk boşalıyordu. Sporsuzluktan iki adım atınca nefes nefese kalıyordum. Irmağın kenarına geldik, iki taş bulup oturduk. Su şarıl şarıl akıyordu. Çok rahatlamıştım. Belki de benim çarem buydu. Bir şey olmayacağını bile bile kendimi çok korkutmak sonra da bir şey olmayınca rahatlamak… Yok ya benden adam olmaz! Osman’ın gösterdiği taşa oturup onun edeceği kelamı beklemeye başladım.

-“Sana mutluğun ve huzurun resmini çizemem. Ben ressam değilim. Ancak gösterebilirim. Daha doğrusu dinletebilirim. Şimdi gözlerini kapat. Suyun saf, temiz, temizleyen ve berrak sesini dinle!”

İlk başta odaklanmakta biraz zorlansam da sabretmeye çalıştım.

-“Gözlerini açma ve dinle, sürekli konuşup durma!” Dedi Osman. Gerçekten dilim sussa da içimden sürekli konuşuyordum. Başka çarem yoktu. O kadar yol gelmiştim. Emre itaat ettim.

Önce su sesi kulaklarıma dolmaya başladı. Sonra yüreğime doğru yol almaya başladı. Yavaş yavaş kalbimi okşamaya başladı.  Suyun sakinliği ve berraklığı kan oldu damarlarımda akmaya başladı. Haset, kıskançlık, kaygı, isyan, nefret, öfke dolmuş pis kanım arınmaya başladı. Karnımdaki yumru yumuşamaya, ayaklarımdaki kasıntı çözülmeye, kalbimdeki telaş sükuna dinmeye başladı. Beynim motoru yavaşlattı. Ruhum bedenimin bulunduğu ortamdan uzaklaşmaya semaya doğru uçmaya başladı. Eğer Osman lafıyla bölmeseydi belki de o an mutlak huzura erecektim. Uzun zamandır açlık çeken bir adamın tıka basa yedikten sonra üzerine çöken uyku tatlılığı gibiydi.

-“Su temizdir, temizler, ferahlatır, huzur verir. İnsan da tövbeyle, pişmanlıkla temizlenir; huzur ve sükuna erer.”

-“Şimdi ormana doğru dön.” Döndüm. Biraz yürüyüp ağaçların arasında bir yeşilliğe vardık. Çimlerin üzerine uzanmamı işaret etti. Çok çocuksu gelmişti bana. Ne o öyle küçük çocuklar gibi yahut yeni sevgililer gibi… Kim bilir yattığımız yerin altınta ne solucanlar, böcekler, yılanlar vardı. Örtü sermeden olmazdı. Rahat edemezdim. Tiksinirdim. Osman tekrar tekrar işaret edip “hadisene birader, akşama kadar seni mi bekliycez, işimiz gücümüz var” der  gibi bana bakıyordu. Onun kararlı ve emredici bakışlarından biraz da çekinmiştim. Şehadet getirip “Zaten intihar etmek istemiyor muydun? Belki kurtulurdum. Ama hayır nasıl öleceğime ben karar vermeliydim. Hiç steril değildi bu şekilde. Nasıl olacakmış steril? Delirtme adamı be kendime kapa çeneni az sus da uzan!” diyerek yere uzandım. Osman da uzandı ve konuşmaya başladı. ben hala kendimi çocuk gibi hissediyordum. Yakışmıyordu bana. Ama toprağın serinliği yavaş yavaş ateşimi, telaşımı ve korkularımın ateşini dindirmeye başlamıştı. Osman ney üfler gibi kulaklarıma üflüyordu.

-“İşte toprak, çimen ve orman. Gözlerini kapat. Dinle! Kuşların ikindi konseri başladı. Dinle! Kuşların cıvıltısı, ağaçların hemhemesi, toprağın demdemesi…” Dinlemeye koyulduk.

Çimlerin o tatlı kokusu burnumdan içeriye doldu. Öyle bir neşe saldı ki önce hafakanlar kaçtı. Sonra toprak, bedenimdeki kanı kendisine çekip içindeki bütün huzursuzlukları bir mıknatıs gibi kendisine çekmeye başladı… Yavaş yavaş içimdeki ölü toprağın alt üst olup tazelendiğini, aralarına dolan güneş ışığıyla parladığını hissettim. Karanlığa gömülmüş hücrelerim aydınlanmış; Ruhumun karanlık zindanları, gün beyazı bahçelere dönmüştü. Ah toprak! Bizim sadık anamız. Ne kadar ihanet etsek de bize sırtını dönmez. Neredeyse mutluluktan “Allah, Allah” diye haykıracaktım. Osman lafa girdi:

-“İşte mutluluk, işte ilahi koro… Neşe, neşve ve mutluluk… Zira hepsi şükrediyor, Allah’ın verdiği nimetlere. Hepsi kulluğundan mesut, müteşekkir. İşte gerçek mutluluk; gölgesiz, karanlıksız, geçici olmayan neşe budur… İnsan da kulluğunu kabullendikçe, Rabbinden razı olup kendine verilen nimetleri hatırlayıp şükrettikçe neşeyle dolar, mutluluk saçar… Rabbe isyan, verilen nimetlere nankörlük, başka kullara verilenlere karşı kıskançlık ve haset, insanı cehennemi bir kaosun, huzursuzluğun içine düşürür. Silkin ve şükret! Doğadan, Allah’ın muti kullarından ders al!

Gerçekten iyi gelmişti bu seans bana. Hem bedavaydı hem risksiz. Hiç kalkasım yoktu. Sanki uzun zamandır uyumamış da ilk defa uyuyacakmışım gibi bir ağırlık çökmüştü.

-“Sen bir de seher vakti burayı dinle! Asıl konser o zaman olur.” Dedi Osman.

Fırsat bu fırsat aldım sözü.

-“E, sözün olsun o zaman bir dahaki gelişimde sabah da geliriz.”

Güldü.

-“Misafirliğin kısası makbuldür.”

Ben güldüm.

Yazar Hakkında

Ahmet Fevzi Kibar

Akademisyen, Hukuki Danışman ve Yazar Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Özel Hukuk yüksek lisans mezunu ve İstanbul Üniversitesi Özel Hukuk doktora eğitimi (devam ediyor). Kişiler, Aile, Eşya, Miras, Borçlar, Gayrimenkul, Fikri Mülkiyet ve Ürün Sorumluluğu Hukuku alanlarında çalışma yapmaktadır. Ayrıca hikâye, deneme ve eleştiri yazarlığı da yapmaktadır. Evli ve baba.

Yazarın Diğer İçerikleri