Hikaye - Öykü

HATIRA KOKUSU

HATIRA KOKUSU (hikaye)
Ahmet Fevzi Kibar
Arş. Gör. Ahmet Fevzi Kibar

Dünyanın en esrarlı mahlûklarından biridir koku… Nereden gelip nereye gideceği ve neyi getirip kimi götüreceği belli olmaz. Bir an bir koku duyarsın ve hatırlamaya başlarsın.

Çarşıya ne iş için çıktığımı yarı yoldayken unutmuştum. Kafam öyle dalgındı ki sanki onu evde unutup da yola çıkmıştım. Ne yapacaktım, nereye gidecektim?

Ekim ayı olmuş. Ama havaya baksan ağustosta kalmışız. Hava bozuk saat gibi durmuş da ağustosun o kavurucu sıcağında kalakalmışız sanki. Arada bir yelkovanın “henüz durmadım, aslında bana imkân verilse halen giderim var”, tarzında sıçrayıp geri gelişleri gibi havalar üç-dört günde bir kararıyor ancak rahmet düşmüyordu. Belki de rahmeti hak etmiyoruzdur? Orası kesin de ya Rabbim bari masum bebeler, sana mutî hayvanât, nebatât hürmetine rahmet nasip eyle!

Dolmuş, yolun başında gözükünce mecbur maskeyi takıyorum. Öyle bir nem var ki maskeyi takar takmaz buğulanıyor gözlüklerim. Mecbur maskeyi aralayıp burnumu serbest bırakıyorum. Rahat bir nefes alıyor burnum, çektiği havaya burun kıvırıyor: “bu da hava mı be, biz ne havalar çektik öyle nefis öyle ferah öyle hayattâr”. İmkânı olsa kaçıp benden önce yerleşecek bir dağ başına, burnum… Olmaz öyle şey, sen bize lazımsın burun kardeş, anca beraber kanca beraber! Güzel şeyler, nefis yemekler koklarken en önden gitmeyi biliyorsun ama…”  

Dolmuş dibimde durunca burnum ile kısa hasbihalim de sona eriyor. Burnum, aklım, beynim hatta kalbim sıcaktan kapıyı pencereyi kapamış köşesine çekilmişti. Yarı baygın halde dolmuş kapısını açıp öne oturdum. Ön koltukta en azından cam açık, sıcak da olsa esiyor. Arkaya bindin mi yandın! Beş dakikaya sela sesleri duyup çıldırma derecesine gelirsin. Bu namussuz dolmuşçuların da klima açtığı yok! Güya zorunluluk vardı, cart curt… Kim takıyor ki? Herkes, ben daha fazla kazanayım derdinde. Bunları düşününce normalde asabım bozulur ama öyle mayışmışım ki sinirlenmeye üşeniyorum. Vücudum mayışıp tüm duyularım hassasiyetini kaybetmeye başlayınca burnum daha ziyade hassaslaşır. Adeta bütün ruhum, burnumda toplanır.

Yol akıp giderken biri dolmuşa bindi. Önde oturduğum için kim olduğunu görmedim. Kadın mı, kız mı, erkek mi adam mı bilmiyorum. Ama öyle bir koku bezenmiş ki dolmuşun içi bir anda o koku ile doldu.

Kokuyu alan burnum bir anda bütün sıkıntıları unutmuş gibi kapısını açtı. Sonra bütün diğer duyularım harekete geçti. Geçmişimden güzel bir zaman ama ne zaman hatırlayamıyorum, işte o an içimi doldurmaya başladı. Göremiyordum ama hissediyordum. Önce ruhum sonra bedenim bir hoş olup tatlı hülyalara daldım. Ah kokular! Dünyanın en esrarlı mahlûklarından biridir koku… Nereden gelip nereye gideceği ve neyi getirip kimi götüreceği belli olmaz. Bir an bir koku duyarsın ve hatırlamaya başlarsın. Kokularda gizleriz bir sürü anımızı; kederimizi, derdimizi, sevincimizi, hasretimizi, aşkımızı, tutkumuzu, şehvetimizi, ilâ ahir…

Bu kokunun sahibini görmeden, merak edip de dönüp bakmadan bu kokunun bana neyi hatırlattığını düşünmeye başladım. Sonra tam da bir ipucu yakalamışken ekşi, kokuşmuş bir yumurta kokusu burnumu zorlamaya başladı. Sabah yenilmiş, henüz sindirilememiş ve ustalıkla ortama sessizce salınmış yumurta bombası… O güzelim koku, bu bombaya fazla dayanamayıp köşesine çekildi. Azalsa da bir türlü bitmeyen bu osuruk kokusu, bizi tuvalet hatıralarına götürüyor. İnsanlık hali ne yapalım. Herkesin yellenmek için bir nedeni, mazereti vardır. Hatta kimilerine göre, “insani bir ihtiyaç bu”. Kimileri fazla oldu galiba. Evet insani bir ihtiyaç olduğuna şüphe yok. Ancak bu ihtiyaç ulu orta giderildiği zaman başlıyor sıkıntı.

Neyse ki çarşıya varmak üzereydik. Acilen dolmuştan atlayasım geldi. O sebeple biraz da yürürüm diyerek ineceğim yere henüz gelmeden “müsait bir yerde usta” diye attım kendimi dışarı. İş Bankası Durağı’nda, Balıkçılar Sokağı’nın bol yağda kızarmış balıklarının kokusu sarıyor burnumu. Soğuk havalarda bu koku insanın içini ev sıcaklığı ile doldurur da şu sıcak hava onu çekilmez kılıyor. Hele ki aç değilseniz, kahvaltıda abanmışsanız menemene, kuymağa beyaz ekmekle; tıka basa dolmuşsanız… İşte o zaman bu kokuyu sırtına yüklenmiş, burundan girip genizden aşağıya dolmaya başlayan nefes, üçte üçü dolu olan mideye bir anda çarpıp altını üstüne getirir. Kusmanız gelebilir. Ben de aynen öyle oldum.

Büyükşehir Belediye binasının arkasında, içerisinde çay bahçeli birkaç kafe bulunan ağaçlı ve yeşillikli alandan yürüyerek Pasaj 2000’nin altındaki kitapçılar çarşısına doğru yol almaya başladım. Belki birkaç kitap alırım. Aslında çarşıda başka bir iş yapmak niyetiyle yola çıkmıştım. Nasıl olsa yolda hatırıma gelir diye düşünmüştüm. Ancak kokular bütün dikkatimi dağıtmıştı. Böylece zaten kendine gelememiş akıl teknem, zaman denizinin hatıra adaları üzerinde oradan oraya sürüklenmekten harap düşmüştü. Sahi ben asıl ne için çıkmıştım çarşıya? Hatta o işi yaptıktan sonra bir de kitapçılar çarşısına uğrar orada birkaç kitap bakarım demiştim. Kitap almasam bile kitapların arasında dolaşmak bana huzur verirdi. Çoğu kişiye olduğu gibi… Evet eminim ki kitaplarda sihir var. Matbaalarda içlerine mutluluk tozu döküldüğüne yemin edebilirim ancak bunu ispatlayamam. İnsanı mutlu ediyor işte! Onları eline alıp dokunmak, okşamak, birkaç satır okumak insanı kendinden uzaklaştırıp dertlerini eritmeye yetiyor. Başka sihir aramaya gerek var mı?

Bu ağaçlıklı yoldan geçerken bir anda telefonum çalıyor. A çok eski bir arkadaşım arıyor. Belki eskiden dost idik. Görüşmeyeli o kadar zaman olmuş ki unutmuşum! Daha telefonu açmadan o bir-iki saniyede onlarca hatıra, film şeridi gibi geçiyor gözümün önünden. Sakarya adliyesinde işi varmış. Şimdi Sapanca’da imiş. Gelmişken beni de bir aramak istemiş. Buradan da başka arkadaşları ile Kefken’e yüzmeye gidecekmiş. Eskiden de bu kadar faal bir adamdı. Yerinde duramazdı. Ortak bir arkadaş vasıtasıyla tanışmış, müşterek amaçlar için koşturmuş, nice maceralara atılmıştık. Ancak sonradan yollarımız ayrılmıştı. Ben Ankara Hukuk’ta okumuştum.  O, Marmara Hukuk’ta okumuştu. Zorla da olsa bitirmişti. Şimdi de Avukat olmuştu.

“Tamam gel,” dedim. “Ben merkezdeyim. Burası Kefken ile Sapanca arasında, yolunu uzatmaz. Geçerken uğramış olursun”. O da “tamam” dedi. İşi bitince arayacaktı. Ben kitapçılar çarşısına girdim. Dolandım biraz. Eski bir arkadaşla görüşecek olmanın heyecanı yavaş yavaş sarıyordu beni. Hatıralarım yoğunlaşıyordu. Ne kadar çabuk unutmuştum birlikte geçirdiğimiz zamanları, hayret! Sanki eskiden okuduğum ancak zamanla unuttuğum bir kitabı tekrar okumak gibiydi. Aklımda bir şeyler kalıyordu ama ne kadar da çok mana varmış içinde hep unutmuşum diyordum. Kitapçılar çarşısından çıkınca aradım. Ulaşamadım. Biraz daha oyalanmak için tekrar o ağaçlıklı alana döndüm. Ağaçlardan birinin altına oturdum. Yanımda “Mai ve Siyah” romanı vardı. Okumaya çalıştım. Okuyordum ancak anlamıyordum. Birkaç kez daha çaldırdım. Ulaşamadım. En sonunda şu saate kadar beklerim, sonra giderim diye kararladım. Zaman geldi. Kalktım, kitabı sırt çantama koydum, yola koyuldum.

Eve yürüyerek döneyim spor olsun diye düşünmüştüm. Çok sevdiğim, çocukluğumdan bir mutlu anı hatırlatan – tam da hatırlamıyorum bu ânın/anının ne olduğunu – bir koku geçiyor burnumun dibinden. Ah ne güzel, şimdi doya doya çeksem sapık derler. Gidip “parfümünüz ya da kokunuz nedir” desem terslerler. En kötüsü de bu. Ne o anı hatırlayabiliyorum ne de kokuyu elde edebiliyorum. Belki kokuyu elde etsem koklar koklar o anı bulabilirim veya her istediğimde o mutlu ana gidebilirim. Ama nafile… Ne oluyordu böyle, arka arkaya karşıma çıkan bu tuzaklar da neyin nesiydi? Başka zamanlarda da kokulara dikkat edip bu tarz yolculuklara çıkardım ancak bugün sanki başka bir yoğunluk vardı. İlahi bir irade kokular vasıtasıyla elimden tutmuş da beni sürüklüyor ve dikkat et, hatırla, hisset ve öğren diyordu adeta. Ben de akışına bıraktım.

Yürümeye devam ettim ve bir koku daha ilişti burnuma, liseden bir hatıraya uzandım; bir başka koku, beni hayal kırıklıklarımdan birine yuvarladı; bir diğeri, beni, biri pişmanlık öbürü mutluluk dolu olan iki hatıranın yamacına savurdu, o bitmeden; başka bir koku sardı burnumu ama bu kez puslu bir hatıraydı bu: Kaç yaşındaydım hangi duygular içerisindeydim tam çözemedim ama yine de o buzlu hatırayı zihnimin volkanlarında tekraren eritip soğumuş yüreğime cızlatarak içirmek beni bir hoş ediyordu.

İnsanlar sıktığı koku ile kendi benliğinden uzaklaşıyordu. Adeta kendiyle ilgili bütün sırları gizliyordu. İnsanın üstüne geçirdiği bir kat libas gibiydi. Tüm eksiklikleri, kusurları örttüğü düşünülen… Ama ben parfüm sıkmazdım. Çünkü benim hatıralarımdan uzaklaşmaya değil onları daha çok hatırlamaya ihtiyacım var. Çünkü ben insan kalmak istiyorum. Yanlış anlaşılmasın tabii ki de temizliğime dikkat ettiğim için kötü kokmam, kimseyi de rahatsız etmem. Zaten gerçekten cennet kokusu taşıyan bebeklerdik dünyada. Masumduk ve güzel kokuyorduk. Ancak o cennet kokusunu günahlarımızla kirlettik. Üzerine ne kadar parfümler, misk ü amberler sıksak da nefsimizden yükselen kan, vahşet ve kokuşmuşluk kokusunu bastıramıyoruz!

Bir on beş dakika yürüdükten sonra telefon çaldı. Arkadaşım Halil, arıyordu. Sevinçle açtım. Whatsapp’tan konum attım. Öyle böyle adresi bulup geldi. Arabasına atladım. Biraz kilo almıştı. Ben daha çok almıştım. Sakal da bırakmış. Yüzü değişmiş ama o çarpık, bir o kadar da çocuksu gülümsemesi değişmemişti. Aynı samimiyetle gülüyordu. Şimdi yıllar sonra onun arabasında yan yana oturuyorduk. Aramızda on santim bile yoktu. Ama hayatlarımızın arası kilometrelerce açılmıştı. “Dezenfektan var mı? Bir ellerime süreyim” dedim. Bu arada yol tarif ediyordum. Bizim evin yakınında bir dondurma bahçesi vardı. Oraya gidecektik. “Torpido gözünde kolonya olacak” dedi. Açtım, parfüm-kolonya karışımı bir şeydi. Kaliteli bir karışımdı, kokusu da güzeldi. Ellerime döktüm, biraz da kokladım. Bu sefer bilmediğim ama güzel bir yere götürmüştü koku beni, neresiydi burası? Bilmiyordum. Ama güzel olduğunu hissediyordum. Halil’in üstüne de bu koku sinmişti.

Dondurma bahçesine oturduk, gölgeler bile kavruluyordu. Ferahlamak için elimizi yüzümüzü yıkadık. Dondurma sipariş ettik. Son zamanlarda aldığım kilolarla şişen göbeğimden utanmıştım. Eski bir dostun karşısına böyle dağınık bir halde çıkmak istemezdim. O takım elbiseliydi (ceketi hariç), ben salaş şeyler giyiyordum. Anlatmaya başladı, arada lafa girip soru sormasam ya da eskilerden bahis açmaya çalışmasam tek kişilik bir tiyatro seyircisi gibi kalacaktım ortada. Sürekli anlatıyordu; müvekkiller, dosyalar, ev, araba, para, ticaret, mevzuat, falan filan… Devamlı ne yaptığından, neler yapmak istediğinden bahsediyordu. Beni bunlar pek de ilgilendirmiyordu açıkçası. Ben de araba almayı düşünüyordum bu aralar. Ancak çok kısa bir zamanımız vardı ve ben bu zamanı böyle basit şeylerden konuşarak harcamak istemiyordum. “Hatırlıyor musun ne günlerdi” diye söze girmeye çalışıyordum. Ancak o bunları bir avukatın kıvrak diliyle evirip çevirip yine yaptığı işlere, ofisine, müteahhitlere getiriyordu. Bari neler yaptığımdan söz açayım dedim. O da olmadı. Sadece kendinden bahsediyor, bana neler yaptığımı sormuyordu bile! Anlamıştım. Geçmişin tatlı anıları, kokuları ona pek de tesir etmiyordu. Akışına bıraktım. Dinlemeye çalıştım.

Vakit geldi, Halil’i, Kefken’e gideceği muhasebeci arkadaşı aradı. Ben geliyorum, hadi sen de yola çık, dedi. Halil telefonu kapayınca muhasebeciden bahsetti. Onun da muhasebe işlerini yaptığından falan… Sonra aynı sitede oturduklarından, o sitedeki evini topraktan aldığından, siteyi yapanın da müvekkili olduğundan, ev işinden de böylece kurtulduğundan, müteahhitlerin neden böyle kaba saba odun adamlar olduğundan… Hem anlattı hem de sordu. Ben de cevap verdim, konuşmuş olmak için “sürekli kaba inşaatla uğraştıklarından ruhları betonlaşıyor her halde” dedim. Gülümsedi; olabilir, dedi.

Kalktık, beni evimin yakınlarına bıraktı. Yolda, serzenişte bulunurcasına “ne güzel günler yaşamıştık be Halil” dedim. Şimdi Gebze’de oturuyordu. “İstersen bundan sonra araşalım, ailecek de görüşelim” dedim. “Ama istersen, malum artık ikimizin de hayatı çok değişti. İstemezsen anlarım” dedim. “Yok canım görüşelim” dedi. Vedalaştık. Kefken’e doğru yola çıktı. Ne çok değişmişti. O istediği hareketli hayata kavuşmuştu. Dünyası gelecekle dolmuştu, Ya ben? Bu kadar mazide ne arıyordum? Ne bulmayı umuyordum tarihin tozlu sayfalarında?

Eve varınca hanım, “bu güzel koku ne?” diye sordu. “Bir arkadaşla buluştuk, onun kolonyasından kullandım” dedim. Üzerime sinen aslında sadece bu kolonya kokusu değildi. Eskilerden beri bildiğim bir arkadaşın kokusu da gizliydi içinde. Hiç değişmemişti. İnce bir koklayışla hissedebiliyordum. Sadece kokusunun üzerine bir sürü kalıcı veya geçici başka kokucuklar sinmişti hepsi o… Ama kaybetmemişti kendi kokusunu. Bazıları kaybeder çünkü… O kadar başka kokulara dalar ki kendi kokusu yok olur adeta duyulmaz, hissedilmez. 

Evet, bir arkadaşım geldi. Kokusunu benim üzerimde unuttu, gitti. Bu koku, uzun süre onu hatırlatacak, sonra o da kaybolup havaya karışacak. Ama oralarda bir yerlerde hep olacak.

Hani gülleri sıkıp yağlarını alıp esans yaparlar da koklayınca sanki gül bahçesi ayağına gelir insanın. Keşke en mutlu anlarımızın, sevdiklerimizin kokusunun da böyle esansını alabilsek de istediğimiz zaman koklayıp o ana gidip onlarla olabilsek. Hatta Râsulullah ve Ashab-ı Kiramın o güzel meclislerinden birinin kokusu elimizde olsaydı.  Ne güzel olurdu değil mi? Belki tekrar insanlığımızı hatırlar, tövbekâr olurduk!  

Teşekkür: Hikayeme sundukları eleştiri ve yorumlar ile hikayeme ayrı tatlar katan değerli öğrencilerim: Furkan YURT, Mustafa DÜNDAR, Enes ÖZER, Şahin KILIÇ ve Ahmet KOTAN’a teşekkür ederim.

Ahmet Fevzi KİBAR

Yazar Hakkında

Ahmet Fevzi Kibar

Ahmet Fevzi Kibar

Akademisyen, Hukuki Danışman ve Yazar
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Özel Hukuk yüksek lisans mezunu ve İstanbul Üniversitesi Özel Hukuk doktora eğitimi (devam ediyor). Kişiler, Aile, Eşya, Miras, Borçlar, Gayrimenkul, Fikri Mülkiyet ve Ürün Sorumluluğu Hukuku alanlarında çalışma yapmaktadır. Ayrıca hikâye, deneme ve eleştiri yazarlığı da yapmaktadır. Evli ve baba.

Yorum Yap

Konuşmaya Başla
WhatsApp Destek Hattı
Merhaba, HATIRA KOKUSU bu konu hakkında destek alabilirsiniz...