O kadar sıkılmıştı ki neredeyse ruhu patlayacaktı. Onu bu hale getiren asra ve kapitalizm perdesi altında sosyalizm, narsizm, ateizm, feminizm, en çok da hedonizm ile pompalanan sisteme sövdü. Ruhunu aydınlatacak en ufak bir umut ışığı yoktu. Haz ve hız çemberiyle döndürülen, başı dönen ve midesi bulanan bir cismin içine sıkışmış ve itiraz etmeye mecali kalmamış bir ruhtu onunkisi…

Şöyle taze, derinden ve ferah bir nefes almayalı uzun bir zaman olmuştu. Mayışık bir kedi gibi hırıltılı nefes alıyor, çoğunu da veremiyordu. Her nefeste daha da şişiyor, kabarıyor ve bu hengâmeden kalbi sıkışıyordu. Yeter ulan diye bağıra çağıra sövmek istiyor; bu şehri yakmak, yok etmek arzu ediyordu. En çok da kendisini şişkin bir balonu patlatır gibi patlatıp içindeki kiri, pası, kokuşmuş havayı boşaltmak istiyordu. Eğer kesin bir çözüm olacağını bilseydi, ruhunda hissettiği azap ve sıkıntıdan kurtulmak için karnına acımadan bir bıçak sokardı.

Bütün bu sıkıntılara biraz ara vermek için telefonuna sarılıp bir bilet satın aldı. Farklı bir şehre gidip biraz nefeslenmeyi arzu etti. Bileti alırken ne kimlik istediler ne de onlara söylediği ismin gerçekliğini kontrol ettiler. Bu onu şaşırttı. Rastgele bir isim verdi: Âdem Bağrıyanık.

Atladı otobüse. Kapadı gözlerini. Hiç bilmediği, daha önce görmediği bir şehre giden bir yolcu ne kadar heyecan ve endişe hissederse o da o kadar hissetti. Ancak onda bundan fazlası da vardı.

Bir nebze ferahlama arzusu…

Garip bir otobüstü bu… Self servis mevcuttu. Herkes kendi içeceğini ve abur cuburunu kendi hazırlıyordu. Ayrıca koltukların arkasındaki küçük televizyonlarda filmler yerine kısa binlerce video dönüyordu. Âdem, kendine bir kahve yaptı, eline bir kek aldı, koltuğunu yatırıp videoları izlemeye daldı.

Uyandığında çoktan yolcular boşalmış ve çoğu abus çehresiyle şehre dağılmıştı. Otogardan merkeze giden servislerden birine atladı.

Farklı bir şehre varmanın heyecanı ve merakıyla yol boyunca şehrin sokaklarını, caddelerini incelemeye koyuldu. Binalar, sokaklar, dükkânlar, arabalar her şey normaldi. Ancak insanlar bir garipti. Tepkileri abartılı, hareketleri yapmacık gelmişti gözüne… Yine de kendi ruh halindeki sıkıntı sebebiyle çevresini de bu şekilde değerlendirdiğini düşündü.

Şehir merkezine yaklaştıklarında ana caddenin yürüyüş ve mitingler sebebiyle kapalı olduğu söylenerek servisten indirildiler. Bundan sonrasına yürüyerek devam etmeliydiler.

Yürümeye başladı.

Kulağına dört bir yandan mitinglerde konuşan siyasilerin sinirli söylevleri çarpıyordu. Cadde üzerindeki bütün direklerde onlarca hoparlörler ile bu mitinglerdeki konuşmalar şehre duyuruluyordu.

Caddenin ucuna kadar gelen ilk yürüyüş kolu zorbalığa, zulme, şiddete maruz kalmış kadınların haklarını savunan mor kıyafetlilerdi. Çoğunluğu kadın, kadın görünüşlü translar ile erkeklerden oluşuyor; bunlar durmadan slogan atıyor, bu yürüyüş kolunun dış halkası ise onları bu yürüyüşte alkışlarla destekleyen ve bir kabuk gibi onları koruyan farklı renkte kıyafet giyen erkek ve kadınlardan oluşuyordu.

Âdem de “evet kadınların maruz kaldığı bu haksızlığa karşı çıkmak insanlık vazifesi, kadına şiddet uygulayan zorbalar erkekten sayılmaz” diyerek bu kalabalığın yürüyüşüne dâhil oldu. Yürüyüş kolunun en ön sırasına yüzü, gözü, vücudunun muhtelif yerleri darplı kadınlar konulmuştu.

Zavallı kadınlar kanadı kırık serçeler gibi tükenmiş ve biçare halde haklarını savunmak istiyordu. “Kadına dokunan eller kırılsın”, “kadın, erkek ele ele; güzel günlere” diye slogan atıyorlardı. Âdem de bu sloganlardan keyif alarak eşlik ediyordu. Çevreden de bu sloganlara eşlik ediliyor ve alkış tutuluyordu.

“Ne güzel bir şehir, haksızlığa ses çıkarıyorlar hep birlikte” diye düşünüyordu Âdem.  

Ancak bu sloganlar arka saftaki kokonaların ve nemrut suratlı ajanların hoşuna gitmemişti. Onları susturup “kahrolsun erkekler”, “hepsini benzin döküp yakmak gerek”, “evlilik saçma”, “evlilik erkeklere kölelik”, “eril diliniz batsın”, “erkek egemen dünyaya son”, “sizin eril kıt zihninizin anlayamayacağı gerçekler” nev’inden bir sürü slogan ile böğürmeye başladılar.

Âdem atılmaya başlanan yeni sloganlarla birlikte sustu, kalabalıktan ayrıldı ve kaldırıma çıktı. Kaldırımdan bir müddet daha morluları seyretmeye başladı. Morlular attıkları sloganlarla öyle coştular ve özgüvenle doldular ki etrafa sataşmaya başladılar.

Kaldırımda mutlu mesut kol kola yürüyen bir çiftin önünü kestiler, kadını çekip adamın kolundan ayırmaya çalıştılar. Kadın çığlık çığlığa karşı koyuyor, adamda eşini bu saldırganlardan korumak için var gücüyle uğraşıyordu. Kadını çekiştirirken ona seslenmeyi de ihmal etmiyorlardı: “bu adam seni sömürüyor, sen mutlu değilsin, seni özgürleştireceğiz”. Ayrıca adamı da bir haşereyi ezer gibi tekme tokat var güçleriyle dövmeye çalışıyor ve ellerine geçen herhangi bir objeyi fırlatıyorlardı.

Adam bu saldırgan güruhtan kendini korumak ve sevdiceğini kurtarmak için kaba kuvvetten başka çare kalmadığını fark edip birkaç kişiyi yumrukladı. Bunlardan biri de kadındı.

Aman Allah’ım o anda kıyamet koptu!

Sen nasıl olur da bir kadına dokunursun” diye adam; o güruhtaki kadın, erkek, kadınımsı ve erkekimsiler tarafından öldüresiye dövüldü. Kadını da tuttukları gibi aralarına katıp kadının çığlıklarına aldırmadan yürüyüşlerine devam ettiler.

Âdem bu gözü dönmüş canilere karşı içinde kabaran isyanı bastırdı. Onlara karşı koyacak cesareti kendinde bulamadı. Mecburen gözlerini ve kulaklarını diğer yöne çevirip caddede yol almaya devam etti.

Morluların hemen ardından köpekleri ile yürüyen “sokak canlarını yaşatalım”, “her can kıymetli”, “yaratılanı severiz yaratandan ötürü” diye bağıran sevimli görünümlü bir başka yürüyüş kolu caddede boy göstermeye başladı. Âdem de hayvanın her türlüsünü sever ve elinden geldiğince merhamet etmeye çalışırdı. Böyle bir gruba o da dâhil olup destek olmak istedi. Bir müddet onlarla birlikte yürüdü. Ancak kafasını kurcalayan sorular da yok değildi. Mesele hayvanları korumaksa neden grubun elinde sadece köpekler vardı?

Biraz yürüdükten sonra sloganlar değişmeye başladı.

İnsan besleyeceğine bu canları besle”, “İnsanlara ölüm hayvanlara tapalım”, “İnsan, hayvan eşittir, ayıran kalleştir”, “Hayvanları sevelim, onlarla sevişelim”, “Hayvanlarla sevişmek özgürlüktür”, “İğrenç insan bebeklerdense kutsal patilere hizmet et, özgür ol” diye bağırmaya başladılar.  

Âdem daha fazla dayanamayıp gruptan ayrıldı ve onlara uzaktan şöyle bir baktı, gördüğü şeyden ürktü. Ruhlarındaki irinin yüzlerinden aktığı, çarpık kodlanmış ruhları ile kasıla kasıla ve boğazları patlarcasına adeta köpek gibi hırlayan garip bir topluluktu bu… Biraz daha yürüdükten sonra bir anda durdular ve köpeklerine canlı hayvan ve insan yavruları atıp beslemeye ve buna ses çıkaran insanları sopalarla kovalayıp dövmeye başladılar. Âdem de onlara ses çıkarmak istedi ancak henüz ağzını açmadan onu da eşek sudan geldiği kadar dövdüler ve caddenin kenarındaki kaldırıma attılar.

Bu garip ve vahşi şehirde nasıl kanunlar ve adetler var, nasıl bir işleyiş var?” diye ürperdi. Kaçmak istedi. Ancak henüz kendisine gelememişti. 

Köpekçilerin ardından yarı çıplak erkeklerin kadına, kadınların erkeğe benzediği, aralarında iki ayağı üzerinde yürümeyi öğrenmiş hayvanların olduğu bir başka topluluk caddede akmaya başladı. Âdem bu sefer temkinliydi. Artık ne olursa olsun kanmayacak ve ancak uzaktan seyredecekti.

Yüzlerinden karanlık, endişe ve sapkınlık akıyordu. “Beden benim, karar benim”, “İstediğimi sever, istediğimi s.kerim”, “Düzme ve düzülme hakkı kutsaldır”, “Bize laf eden barbardır”, “Aileye ölüm”, “İnsanlığa ölüm”, “İblis ile âdem, her gece âlem” diye bağırıyorlardı.

Âdem’in gözleri gördükleri karşısında her an böğüre böğüre kusuyor, kulakları istifra üstüne istifra ediyordu. Kulaklarını ve gözlerini kapadı. Bir an önce bu lanetli caddeden bir ara sokağa sapmalı ve otogara dönüp bu lanetlenmiş ve helaka yakın olan şehirden bir an önce kaçmalıydı. Ancak bilmediği, ilk defa turladığı bu şehirde gözleri ve kulakları kapalı olarak bir ara sokak bulamayacağı için mecburen içine dolacak fışkılara bir müddet daha tahammül etmek zorundaydı.

Gözlerini tekrar açtığında önünden geçen lut kavmi artıklarının ardından yarı çıplak, göğsünü gere gere bir başka güruhun etraflarına topladıkları ağızlarının suyu akarak kendilerini alkışlayan ve fotoğraflarını çeken erkeklere giysilerini çıkararak poz verip karşılığında deste deste para elde ettiklerini ve bu parayla “İşte sizin bir yılda kazanacağınız parayı biz bu kadar kolay kazanıyoruz”, “Siz enayisiniz”, “Asıl fahişeler sizsiniz, üç kuruş para için milletin ağız kokusunu çekiyorsunuz” diye acılarını ve utançlarını örttükleri kahkahalar ile yürüdüğünü gördü.

Bu güruhtan da yüz çevirdi. Artık sıkıntıdan çok öfke ve acıma hissi ile doluydu. Bu güruhun ardından yine bir başka köpekçi grup, ardından mor şemsiyeli bir başka grup ve şeytanın bile bakmaktan tiskindiği kim bilir nasıl gruplar yürüyüşe hazırlanıyordu. Yürüyüş kolunun ucu görünmüyordu. Sürekli bir grup ve slogan cadde üzerinde devam edip gidiyordu.

Âdem belki de ömründe ilk defa euzu besmele çekip ara sokağa daldı.

Bir kâbusun içindeydi sanki ama bir türlü uyanamıyordu.

Fena dövmüşlerdi kendisini. Her yeri sızlıyordu. Sızlama bedeninden çok ruhundan fışkırıyor gibiydi. Eğer rüyada olsa bu dayağın üzerine kesin uyanırdı. Bir kahvehane bulmalı ve biraz kendine gelince otogara nasıl döneceğini sormalıydı.

İçerisine daldığı sokak dilenciler sokağıydı sanki. Ancak buranın dilencileri bile bir garipti.

Hepsinin üstü başı yerli yerindeydi. Hatta aralarında iyi eğitimli olduğu konuşmasından belli olan kişiler, zenginler, aristokratlar, hanımefendiler, beyefendiler, koca koca insanlar kısaca her tabakadan her tür insan vardı.

Her köşe başını biri tutmuş kimi hikâye uyduruyor, kimi fıkra anlatıyor, kimi başından geçen bir hadiseyi ballandıra ballandıra abartıyor, kimi ise birilerini dinliyor ve onun anlattığını sanki kendi anlatmış gibi anlatıyordu. Bazısı ise gerçekten dokunaklı hikâyeler anlatıyordu. Çoğunluk anlatmaya o kadar alışmıştı ki en basit işlerini bile anlatıyordu.

Bize ne kardeşim, bize ne…” diyen yoktu Âdem dışında. Ama o da sadece içinden diyordu.

Yeşilçam filmlerindeki gibi herkes sevmeye, sevilmeye değil beğenmeye ve beğenilmeye muhtaçtı bu sokakta…

Beğenildikçe keyifleniyor yeni hikâyeler uyduruyorlardı. Bazısının etrafına o kadar büyük bir kalabalık toplanmıştı ki o adeta onların peygamberi olmuştu. Ne isterse söylüyor, onlar da alkışlıyordu. “İki kere iki beş” dese böyle bir kalabalığın desteklediği kişi olarak ona kimse itiraz etmeyecekti. Bunu uydurmuyordu. Gerçekten Âdem kendi gözleriyle şahit olmuştu buna benzer bir olaya. Etrafında binlerce kişinin toplandığı bir dilencinin söylediğinin aksine bir laf eden kişiyi; dilenci, etrafındaki kalabalığa dövdürmüştü. Hem de ne dövmek ve sövmek… O kişi artık uzun süre insan içine çıkamaz ve bir yanlışa itiraz edemez hale gelinceye kadar.

Değiştiremeyeceği bu deliliğe ve haksız düzene daha fazla katlanamayacağı için başka bir sokağa saptı. Halen bir kahvehane bulamamıştı. Başını kaldırıp bir kahvehane bulma ümidiyle şöyle bir sokağı taradı. O da nesi… Sokağın ucunda bir topluluk ateş yakmış, idam sehpası hazırlamış, ellerindeki palalarla önlerine çıkan kişiyi içlerinden biri “bu hırsız” veya “bu hain” diye işaret ediyor, herhangi bir mahkeme kurulmadan ve o kişiye söz hakkı tanınmadan; önce bir güzel dövüyorlar, sonra da en yüksek çıkan sese uyup ölüm şeklini belirliyorlardı. Hatta hırslarını alamayıp önce büyükçe bir kazanda haşladıkları kişileri asıyor, sonra lime lime parçalıyorlardı.

21. Yüzyılda böyle uygar bir şehirde, modern giyimli bu insanların ruhlarından fışkıran ilkellik ve vahşilikten tiksindi.

Cünun ya Rabbi!

Kıyamet mi yaklaştı? Bu nasıl düzen! Bu nasıl şehir?

Bu yaratıklar kim?

Korkudan beti benzi atan Adem, eğilerek görünmeden adeta sürünerek başka bir sokağa saptı. Vahşice katledilen insanların feryatlarına kulak tıkayarak önce bir sokağı kontrol etti ve var gücüyle koşmaya başladı. Etrafından topluluklar geçiyordu. Bunlar da bir garipti: etrafına topladığı binlerce civcivlerle tavuklar geçiyordu. Civcivler durmadan tavuğu alkışlıyor, övüyor ve ona secde ediyorlardı. Böyle bir şehrin kanatlılarından da ancak bu beklenirdi doğrusu!

O kadar çok karmaşa ve kaosa maruz kalmıştı ki midesi bulanıyordu. Bir kussa çok rahatlayacakmış gibi hissediyordu. Mide bu anlamda gerçekten çok akıllıydı. İçine dolan zehri hazmetmekle zaman kaybetmiyor yahut bu belayı kendinden başkalarının mesela bağırsağın başına atmıyor, direk vücuttan dışarı gönderip vücudu mutlak bir azaptan kurtarıyordu. Hâlbuki akıl öyle mi? Akıl bu anlamda tam bir akılsızdı. İçerisine dolan çer, çöp, zehir, pislik, israf ne kadar bilgi varsa onlarla yaşamaya mahkûmdu. Kusup da rahatlayamıyordu. Ancak Âdem, oldu olası sağlam bir midesi olduğu için kusup da rahatlayamıyordu. Aklı da bir o kadar sümüklü balgamlarla bulanmıştı. Ancak gördüklerini ve duyduklarını ne kadar zaman daha zihninde taşımak zorunda olacağı belirsizdi.

En azından bir parça nefeslenmek için bir kahvehane bulup oturmak arzu etti. Önüne çıkan ilk ara sokağa girdi. Ne mutlu ki biraz ileride bir kahvehane vardı. Çay ve sigara dumanından buhulanmış ve kirlenmiş camlarıyla tabelaya gerek olmaksızın kendi varlığını ilan ediyordu. Adımlarını hızlandırdı. Kurtarıcısına kavuşmuk gibi neredeyse kollarını açıp kapısına sarılacaktı.

Kahvehanenin tam yanında bir pavyon vardı. Önünde yarı çıplak kadınlar gelen geçene ahlak dersi veriyorlardı. Kendilerinin yaptıkları işle topluma nasıl hizmet ettiklerini ve kazandıkları para ile yaşadıkları lüks hayatı ballandıra ballandıra, fotoğraflarını göstererek içlerindeki vicdan azabını, mahremiyetlerinin kaybı sebebiyle hissettikleri ezilme hissini ve parayı veren her adinin zevk masasına meze olma fikrini bastırıyorlardı. Kendilerine bu bastırılmış duyguları hatırlatıp “hadi be orospusun işte” diye laf söyleyenlere ise “yoz, yobaz, cahil, medeniyetsiz, kıskançlar” diyerek karşılık veriyorlardı.

Oradan geçen bir genç bağıra bağıra söylendi; “Ne devre kaldık ki her gün bir orospudan ahlak dersi dinliyoruz”.

Âdem bir kez daha şok olmak istedi ama olamıyordu. Artık hissizleşiyor ve gördüklerini kanıksıyordu. Elleri titreyerek kapının kolunu çevirdi.

Kahvehanede her cinsten, renkten ve statüden insan vardı. Her masada farklı bir konu tartışılıyordu. Siyasetten spora, sanattan edebiyata, modadan izdivaça her türlü normal konudan en absürt konulara kadar hararetli tartışmalar devam ediyordu. Kahvehane halkının birçoğu maske takmıştı. Bu insanların arasında köpekten kediye, maymundan ayıya, akrepten yılana birçok hayvan da bulunuyor ve bunlar insanlarla birlikte konuşuyor, tartışıyordu. Sanki bir fabl hikâyesindeydi. Bu konuşmaları arada bölen şey ise kahvehanenin hemen karşısındaki tımarhaneden ara sıra yüksek perdeden yükselen çığlıklardı. İlk başlarda herkes bir anda oraya doğru kulak kabartıyordu. Sonradan sanki bir şey olmamış gibi devam etmeye başladılar.

Her çeşit insan sığsın diye Nuh’un gemisi büyüklüğünde inşa edilmiş gibiydi kahvehane.  Dışarda gördüklerinden yumruk yemiş bir boksör gibi bilinci bulanıklaşan Adem’in gördüklerinin tesirinden kurtulup kahvede olup biteni anlaması biraz zaman almıştı. Işıktan karanlığa ya da karanlıktan ışığa çıkmış bir çift göz gibi yavaş yavaş belirginleşti çevresindeki insanlar ve mekân. Ağır bir sigara ve tost kokusu…

Adem’in kulaklarında katlanarak yükselen kahkaha sesleri yankılanıyordu. Buna yakındaki ve uzaktaki masalardan bazen sinirli bazen aceleci sesler eşlik ediyordu. Ayakları yer yer aşınmış olan siyah boyanın altında paslanmış ince demirlerden kare masalar bordo bir kumaşla kaplıydı. Sigara dumanından iyice sararmış kahvenin duvarlarında belli aralıklarla aynalar sıralanmıştı.

Bazı masaların etrafı heyecanlı seslerinden ve vücut dillerinden pek mühim bir konunun mevzu bahis olduğu anlaşılan konuşmaların vukuu bulduğu gençlerden oluşan kalabalıklarca sarılıydı. Bazı masalar, etrafına sandalye koyacak yer kalmadığından konuşulanları ayakta dinleyen insanlarla çevriliydi.

Kahvenin görebildiği bölümlerindeki masaların bir kısmında ateşli söylevlere alkışlarla katılan kalabalıkların estirdiği bir miting havası, bir kısmında huzur evi sakinliğinde tek tük insanlar; Bazı masalarda hararetli tartışmalar bazılarında ise sakin ve sönük iç geçirişler vardı. Bazılarında ciddi meseleler; mesela devletler arası ekonomik mücadeleler ya da evrenin başlangıcı için yeni bir paradigma inşası ya da binlerce yıldır işin ehli hocaların her nasılsa aklına gelmemiş dine dair yeni yorumlar…                                     

Bazılarında ise sadece kahkahalar…

Evet sadece kahkahalar. Bu tür masalarda oturanlar sırayla belli belirsiz şeyler söyleyip kahkaha atıyorlardı. Bunlar kahveye bunun için gelirdi. Söylenenlerin bir önemi yoktu onlar için. Nihayetinde her mesele gülmek için bir bahaneydi.

Dikkatini çeken bir başka masadaki insanlar ise ellerindeki çamuru etraftaki insanlara atmakla meşguldüler. Bunlar ağızlarından avuç avuç kustukları çamuru başkalarına atıyor; oturdukları masanın etrafında ayakta bekleyen ifadesiz yüzleri ile birer zombi gibi hareket eden ve görebildiği kadarıyla çoğu gençlerden oluşan bir kalabalık ise çamurun hedefinde olan kimseleri adeta bir görev telakkisi ciddiyetiyle linç ediyorlardı. Donuk bakışların, birbirine yakın kısımları kalkık olan kaşların ve bir karış açık olan ağızlarının yüzlerine yerleştirdiği pek garip ifadeyle bu grup kahvenin ekseriyetini teşkil ediyordu. Bilinmeyen bir sebeple ve bilinmeyen bir zamanda aklî melekelerini tamamen kaybetmiş, elbiselerin içine doldurulmuş et ve kemik yığını gibi görünen bu grup kahvenin asıl sakinleri daha doğru bir ifadeyle yerlileriydiler.

Yerlilerin bir kısmı az önce gördüğü masadakiler gibi linç etmekle bir kısmı kahkaha masalarında kahkaha atmakla, diğer masaların bazılarında her söylenene alkış tutmakla, sebepsiz yere bağırmakla ve kalabalık etmekle meşguldüler. Âdem, yerlilerin sandalyeleri boş olan masalarda bile ayakta durduklarını gördü. Anladığı kadarıyla masada oturabilmek imtiyaz sembolüydü ve yerliler yerli olmanın her çağdaki karşılığı olan kaderi yaşıyorlardı. Oturanlar için yerliler işlevsel ve fakat saygıyı hak etmeyen varlıklardı. Dikkatini çeken bir diğer şey ise masada oturanların hareketlerinin, ses tonlarının hatta duyabildiği kadarıyla masada konuşulanların makul oluşuyla masanın etrafını saran kalabalığın ters orantılı olmasıydı. Ve yine anladığı kadarıyla yerlilerin ilgisini konuşulan meselelerden ya da meselelerin ele alınış şeklinden çok çıkarılan sesler çekiyordu. Sese ve şekle duyarlı varlıklardı yerliler. Ne kadar ses ne kadar renk o kadar ilgi…

Sayıları çok fazla olmasa da jöleli saçları, şık takım elbiseleri, Rolex marka saatleri, fiyakalı gülüşleriyle diğerlerinden ayrılan bir grup fark etti. Bunların oturduğu masaların etrafı kahvehane yerlilerince kuşatılmıştı adeta. Bunlar yerlilere kendilerinin de buranın yerlisi olduğunu, her şeylerini buraya adadıklarını, onlar için en iyisini düşündüklerini, diğer kahvehane sahiplerinin buranın huzur ve refahını kıskandıklarını ve bunun için de bu eşit ve adil yaşama kast edeceklerini söyleyip eğer kendilerini dinler ve sözlerine harfiyen uyar iseler bu cendereden onları çıkaracaklarını vadediyorlardı. Bir kaset gibi tekrar eden bu konuşmanın sonuna da bir slogan iliştiriyorlardı “huzur istiyorsanız düşünmeyi bize bırakın”.

Masaların arasında gezerken yüzlerinde çeşit çeşit maskelerin olduğu bir masadan diğerine sürekli yer değiştiren ve oturduğu her yeni masada maskelerini değiştiren bir grup Adem’in ilgisini çekti. Bunlar hangi masaya oturuyorlarsa orada sesler yükseliyor; bağırışlar, kahkahalar, alkışlar ve küfürler dalga dalga yayılıyor ve arkalarında sandalyelerin, istekaların havada uçuştuğu kavgalar bırakıyorlardı. İlginç bir şekilde kavgaların oluşturduğu kargaşa Adem’in hoşuna gitmişti. Yakınındaki bir kavgayı, içine düşmekten son anda kurtulana dek keyifle izledi. Kafasının hemen üzerinden geçen bir kül tablası onu kendine getirdi. İzlemeye devam ederek oradan yavaş yavaş uzaklaştı.

Yanından geçtiği bir masadan, diğerlerinin birçoğundan ayrılan art arda sıralandığında mantıklı bir bütün oluşturan kelimelerin eşlik ettiği tok bir ses duydu. Yüzünü masaya doğru döndüğünde kısa sakallı beyaz saçlı ciddi görünümlü diğerlerine pek benzemeyen bir yüz karşıladı bakışlarını. Alnındaki kırışıklıklar her yenilgi sonrası kaderin kazıdığı imzalar gibiydi. Elmacık kemikleri belirgin, gözleri göz çukurlarına çökük, omuzunda ayak izleri olan bir adamdı bu. Masasında kimse olmamasına rağmen birileri onu dinliyormuşçasına anlatmaya devam ediyordu.

Âdem tek tek kelimeleri anlıyor birbirleriyle uyumlarını fark ediyor ama ilginç bir şekilde ihtiyar adamı anlayamıyordu. Yine de güzel şeyler anlattığını hissettiği bu ihtiyarın masasının yanında beklemeye başladı. Anlatılanları anlamasa da ihtiyarın varlığını huzur verici buluyordu. İhtiyar kararlı bir tonda devam ediyordu.

Fakat Adem’in ilgisi her geçen saniye etrafta olup bitenlere karşı artmaya devam ediyordu. Üstelik zaman geçtikçe tınısında güven bulduğu bu ses içinin derinliklerinde giderek artan bir şekilde huzursuzluklara yol açıyordu. Kısa bir süre önce eski bir dost sıcaklığı veren bu ses giderek tekinsiz bir yabancıya dönüşüyordu.

Saatine baktı vakit hayli geç olmuştu. Artık gitmem gerek diye düşündü.

“Acaba gitmeden şu kahkaha masalarına bir uğrasam mı? Ya da keşke şu maskelilerin ne konuştuklarını duysaydım. Neyse geç oldu. Bir dahaki sefere artık” dedi kendi kendine konuşurken.

    Çıkarken kahvenin camında kendi yansımasına gözü ilişti. Dağılmış saçlarını eliyle düzeltti. Açık ağzı, birbirine yakın kısımları kalkık kaşları ve donuk bakışlarına aldırış etmeden aynada beliren yüzün.

Şehirden ayrılacağı servise giden yol üzerindeki tenha sokakta bir adam elinde bir manifestoyu tutmuş okuyordu. Ancak kimse onu dinlemiyor ve oralı değildi. O ise hiç istifini bozmadan okumaya devam ediyordu.  

Dijital çağın modern vebası linç kültürü. Sinsice ve usulca yayılıyor. Çok yakınımızda. Her an elimizden ve dilimizden başkalarına. Böyle söylemeliydim. Çünkü insanlar kendilerine değmeyene ses etmiyor.  

1) Sosyal medya platformları mahkeme değildir.

İnsanların suçluluğuna yahut masumiyetine karar verecek merci mahkemelerdir. Mahkemelerde adaletin tesisi için her iki tarafa da eşit haklar tanınmıştır. Buna “silahların eşitliği ilkesi” denir. Gerek iddiada gerekse savunmada bulunan tarafa aynı haklar ve kendini ifade etme hürriyeti tanınır. Tek taraflı iddia ve yargı ile hüküm verilmez. Bu şekilde verilen hüküm, bir hüküm değil bu kişiyi insan yerine koymayan ve onu yok etmeye odaklanmış bir tecavüz ve barbarlık faaliyetidir. En ilkel kabilelerde bile kişinin kendisini savunmasına imkân tanınır.

Modern zamanın ilkel ayini… Kendi günahlarının vicdan azabını bastırmak için bir kurban bulup barbarca katletmek… Yahudilerin kaparot ayini… Başkalarının günâhkar olması insanı temiz kılar mı?

 İlkel kabileler bu gönderiyi beğendi ve bu barbarlıktan yüz çevirip kendi ilkel medeniyetlerine döndüler.

Âdem, adamı daha fazla dinlemedi. Bir an önce otogara dönmeliydi.

Nihayet otobüse atlamış ve bu cünun şehrinden uzaklaşıyordu. Ancak zihni halen o sokaklarda dolaşıyor ve uzun süre de dolaşmaya devam edecekti. Otobüs şehirden uzaklaştıkça içine bir hüzün çöktü. Şehrin o vahşi kaosu onu etkilemişti. Şimdiden ince bir istekle tekrardan o sokaklarda dolaşmayı arzu ediyordu. Ne de olsa o da bir beşerdi. Beşeroğlu kendine dokunmayan kaosu da felaketi de temaşa etmeyi gizliden gizliye sever. Artık her canı sıkıldığında bu şehre gelecek ve canı daha da sıkılacak böylece sıkıntısı geçecekti.

Zamanla bu şehre gelmeyi sıklaştırdı. Kendisine başlangıçta tuhaf gelen, dehşet veren her şeyi kanıksamıştı. Artık hiçbir şeye tepki vermiyor ve o kalabalıklar arasında bir yabancı olarak dolaşmıyordu. O da gerçek kimliğinden sıyrılmış ve taktığı maske ardında insanlığını bir kenara bırakarak o yığınla kalabalığın içinde her türlü ritüele dâhil oluyordu.

Sakarya (04.02.23 cumartesi)

Not: Bu hikayenin kahvehane kısmı M. Şahin Kılıç tarafından yazılmıştır.

Yazar Hakkında

Ahmet Fevzi Kibar

Akademisyen, Hukuki Danışman ve Yazar Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Özel Hukuk yüksek lisans mezunu ve İstanbul Üniversitesi Özel Hukuk doktora eğitimi (devam ediyor). Kişiler, Aile, Eşya, Miras, Borçlar, Gayrimenkul, Fikri Mülkiyet ve Ürün Sorumluluğu Hukuku alanlarında çalışma yapmaktadır. Ayrıca hikâye, deneme ve eleştiri yazarlığı da yapmaktadır. Evli ve baba.

Yazarın Diğer İçerikleri