Hikaye - Öykü

FİRARİ

FİRARİ
Ahmet Fevzi Kibar
Arş. Gör. Ahmet Fevzi Kibar

Bir Kader Mahkumunun Kaçış Hikayesi

Kaç yıl yattığını unutmuştu. Kaç yaşında içeri düştüğünü de. Neredeyse hangi suçtan hüküm giydiğini de. Ona ceza veren hâkimin yüzünü, mahkeme salonunu, mahkemenin nerede olduğunu bile… İşin garibi gerçekten suçlu olup olmadığını da unutmuştu. Suç mu işlemişti yoksa bir suç üzerine mi yıkılmıştı anımsayamıyordu.

Bunca yıl yattıktan sonra artık ne önemi vardı bunların? Belki de hatırlamaması, bazı şeylerin puslu olması daha iyiydi. Ya gerçekten masum olduğunu ayan beyan her gün hatırlasaydı. Bunca yıl çekilebilir miydi? Akıl ve ruh sağlığı yerinde kalabilir miydi? İnsanı en çok öldüren haklı olduğu halde haksız muamelesi görmek değil midir? Unutmak nimeti… Evet, gerçekten büyük nimetti.

Kaç yıl yattığını unutmuştu. Kaç yaşında içeri düştüğünü de. Neredeyse hangi suçtan hüküm giydiğini de. Ona ceza veren hâkimin yüzünü, mahkeme salonunu, mahkemenin nerede olduğunu bile… İşin garibi gerçekten suçlu olup olmadığını da unutmuştu. Suç mu işlemişti yoksa bir suç üzerine mi yıkılmıştı anımsayamıyordu. Bunca yıl yattıktan sonra artık ne önemi vardı bunların? Belki de hatırlamaması, bazı şeylerin puslu olması daha iyiydi. Ya gerçekten masum olduğunu ayan beyan her gün hatırlasaydı. Bunca yıl çekilebilir miydi? Akıl ve ruh sağlığı yerinde kalabilir miydi? İnsanı en çok öldüren haklı olduğu halde haksız muamelesi görmek değil midir? Unutmak nimeti… Evet, gerçekten büyük nimetti.

Tefekkür ettiği, akıl yürüttüğü meseleler, bakış açısı, hayata baktığı nokta, bunca yaşanmışlıklar… Ne artık o toy delikanlı duruyordu yerinde ne de eski tez canlılıkları. Bu kendisi miydi? Yoksa kendim dediği şey farklı biri miydi? Geçmişi mi kendisiydi insanın, geleceği mi, yoksa an mıydı? Sahi neydi kendim denilen benlik? İnsan hem geçmişini beğenmiyor hem de gelecekte ne olacağını bilmiyordu. Bugünü kendi sanarak dündeki varlığını inkâr ediyor. Yarın ise belki bugünü reddedecek. Yani yarının varlığı aslında bugünkü varlığının en büyük tehdidi. Yarının varlığı bugünkü kimliğinden emin olmaya engel…

Bu ve bunun gibi nice sorgulamalar yaparken şişkin damarları göze çarpıyordu. Bir yandan da işaret ve orta parmakları arasındaki sigarası ağır ağır yol alarak kül olmaya devam ediyordu. Celal, 1.60 boylarındaydı. Kısa kolları ve ayaklarına rağmen biçimli ve kaslı vücudu kendisine bir pehlivan edası katmaktaydı. Geniş bir alna ve ablak bir yüze sahipti. Saçları alnının köşelerinden yer yer dökülmüştü. Beyazı siyahından fazla olan sakal ve bıyığı dağınık bir haldeydi. Ancak bu dağınıklığın sebebi bunların taranmaması değildi. Düşünürken sürekli sakal ve bıyığıyla oynamasıydı.

Yer yer kavruk beyaz teni, bu haliyle alacalı sayılırdı. Hayatı gibi bir siyah bir beyazdı. Bu siyah-beyaz görüntüyü bozan tek şey, ucuza gelsin diye sarma tütünden hazırlanmış sigaraların, ağız çevresindeki sakal ve bıyık üzerinde bıraktığı sarartıydı. Ömrünü tüketmeye ramak kalmış sigarasından etrafa yayılarak yükselen dumanlar gibi kalbinde fokurdayan duyguların buharı aklında yoğunlaşıp gözlerinden yaş olarak süzülmekteydi Celal’in. Bir de rutubetli hapishane koğuşlarında sigara ile uzun süreli dostluğundan hatıra kalan hastalık kendisini öksürük ile hatırlatınca, bu hali gök gürültülü sağanak yağışlı bir sonbahar gününü andırıyordu.

Şimdi kendisine sorduğu sorulara dönüp baktığında, acaba diyordu, gençliğimde (yani hapse düşmeden önce) böyle düşünebilseydi nasıl olurdu hayatı? İnsanın mahpusta düşünmeye de okumaya da bol vakti oluyordu. Normal zamanda insana zorlasan yapmayacağı şeyleri hapiste kendisi severek yapardı. Yeter ki zaman erisin. Herkese dost olan zaman, onlara düşmandı. Dışarıdakiler zaman geçmesin isterken içeridekiler ölüme yaklaştıklarını bile bile zamanın hızlıca akmasını isterdi. Zaman onların en büyük düşmanı olurdu, inatlarına akmazdı. Tahliyeden sonra farkına varmıştı. Akan giden zaman değil ömürdü yahu!

Bu düşünce onu daha da efkâra boğdu. Bir tane daha yaktı. Ancak yürümekten yorulduğundan yol kenarındaki banka çöktü. Nefes nefeseydi. Daha Ulus bayırını çıkacaktı. Çok da yolu kalmamıştı ama artık hükmeden değil, itaat edendi. Gençliğinde, o nereye isterse ayağı da peşinden koşardı. Şimdi ise o bir yere gitmek ister ancak gitmek ayaklarının nazına kalırdı. Hey gidi hey, peşinden koştuğu kızların nazı da neymiş! Mahallenin kızları geldi hatırına, Ayşe, Berna, Ceren, Dilek, Fatma… Bütün alfabeyi sayabilirdi. Yirmi yaşına kadar o koşturmuştu kızların peşinden. Askerliğin kattığı olgunlukla tam bir fişek olduktan sonra artık kızlar onun peşinden gelmeye başlamıştı. Ancak bu koşuşturma onu tatmin etmemeye başladığında yeni heyecanlar aramaya başlamıştı.

Oturduğu bankın karşısında çiçek yerine gecekondu açmış gibi görünen tepeye bakıyordu. Gecekondular arasında çıplak ayakla koşuşturan çocuklar, eskimiş bacalardan yükselen dumanlar, birbirine onların dışındaki dünyanın bir önemi yokmuş gibi umarsızca bağıran kadınlar, kimisi atletli haliyle sigara tüttüren erkekler… Bu tepenin ardı da meşhur varoşlardan Çinçin mahallesiydi. Ancak burası Tepe olduğu için mahalle demeye insanın dilinin varmadığı bir varoştu. Ankara’nın muhtelif yerlerinde bu varoşlara rastlamak mümkündü. Mesela, Akdere’den Türközü’ne inersin, İncesu Caddesi’nden yürürken yolun sağında görürsün bu manzaradan. Ve yahut Ankara Üniversitesi’nin Cebeci yerleşkesinden yukarıya 50. yıl parkına çıkarsın. Ellinci yıl parkının sonuna doğru bayır yukarı yürürsün, çıkış kapısını geçince düz devam edersin, bir 500 metre kadar sonra yolun sağından aşağıya doğru kıvrılan yolu takip edersen aynı varoştan orada da görürsün.

Elinde tuttuğu bastonunu bacaklarının arasına aldı, iki elini bastonunun üstünde birleştirip bastonuna yaslandı. Oturduğu bankın önünden geçenleri seyre daldı. Yolun karşısındaki kaldırımda, yakındaki öğrenci yurtlarında kalan üniversiteli öğrencilerden bir grup yürüyordu. Birbirlerine, kendilerini “cool” göstermek için etraftaki insanları umursamadıklarını gösteren yüksek bir ses tonuyla konuşuyor ve kahkaha atıyorlardı. Grubun erkekleri, kızlara en iyi gözükmek için birbirlerine laf sokma yarışına girmiş, türlü şaklabanlıklarla kızları güldürmeye çalışıyordu. Kızlarda bu durumu gülmelerinin şiddet seviyesiyle yönlendiriyordu.

Eskimiş telsize benzeyen kulakları, gençlerin ne konuştuğunu çekmiyor sadece gülüşmeleri cızırdatıyordu. Onların bu mutluluğuna dudaklarında oluşan tebessümle ortak oldu. İnsanın kulakları yaşlandıkça daha az duyar. Belki de doğru cümle bu değil. Belki de şöyle ifade edilmeli: insanın yaşı kemale erdikçe gerektiği kadar duyar. Celal, gençlerin konuştuklarını gençliğindeki gibi duysaydı belki de gülümsemek yerine kızacaktı. Hâlbuki şimdi kulakları adeta bekçi gibi gireni çıkanı kontrol ediyor, çirkin şeylerin girmesine müsaade etmiyor. İçeri aldığı şeyleri güzellik süzgecinden geçirip kalbe yolluyordu. Böylece hayatının son demlerinde olan bu insanı mümkün mertebe güzelliklerle uğurlamak istiyordu. Celal, bu grubun sevincine ortak olduktan sonra başka ortak noktalarda buluşmak için kafasını sağa çevirdi.

Birazdan bankın önünden geçecek olan bir anne, çocuğunun elinden tutmuş, bir koşuşturma içerisindeydi. “Hadisene oğlum, geç kalacağız” diye söylendi çocuğa. Çocuk ille de ağaçların altındaki kedileri sevmek istiyordu. Anne de çocuk da beraber yol almaktan pek hoşnut değildi. Ancak birlikte yol almaya mecburdular. Buğulanmış gözleri net göremediğinden olsa gerek bu duruma da gülümsedi Celal. Gözleri, ona, anne ile çocuğunun tatlı tatlı sohbet ettikleri hikâyesini anlatmıştı. Sonra soluna baktı, dolmuş duraklarının olduğu yerde yine mahşeri bir kalabalık… Çığırtkanlar, dolmuşçular, yolcular… Koşuşturmalardan müteşekkil bir bulamaç… Dolmuşlar, ikişer üçer duraklardan kalkıyor, sanki onların eksikliğini tamamlarcasına yerlerine yenileri geliyordu. Bu manzarayı uzun uzun seyredenler başka bir döngüsel paradoksun içindeymişçesine kitlenir ve saatlerce bu devir-teslim törenini tepeden usanmadan seyredebilirdi. Celal de bu döngünün seyrine kapılmıştı. Başka insanları böyle izlemek sanki kendinden uzaklaşmaktı. Başka insanların telaşını uzaktan seyretmek insana anlaşılmaz bir dinginlik sağlıyordu. Daha uzun seyretmek isterdi ama yanından geçen bir adamın savurduğu sigara dumanı dikkatini dağıtmıştı. Zamanı hatırladı, elini deri ceketinin cebine soktu, koğuştan arkadaşı olan köstekli saatini çıkarıp saate baktı. Artık kalkma vakti gelmişti, zaman daralıyordu.

Bastonuna tutunarak ayağa kalktı. Başı dönmüştü. Biraz soluklandı. Ciğerlerinin sakinleşmesini bekledi. Kavşağa doğru yürümeye başladı. Önünde, yanında, arkasında sağında, solunda, ötesinde bir sürü insan ve yerin altında, gökte koşuşturan, bildiği bilmediği bin türlü can sahibi varken o yürüyordu. Atomun merkezindeki çekirdekti sanki. Kendi dünyasının merkezi oydu. Etrafındaki her mahlûk onun çevresinde dönüyordu. Hepsinin farkında olarak yürüyordu. İnsanların önem verdikleri şeylere büyük ümitlerle koşuşturmasını seyrederek yürüyordu. Bir yandan da etrafında gelişen hadiseleri yorumluyor, eleştiriyor, dertleniyordu ama bütün bu çabalar huzura kavuşmak içindi.

Önünde yürüyen kadın, yanında taşıdığı evladının ne kadar büyük bir nimet olduğunun farkında mıydı? Şu bir elinde erzak poşeti bir elinde hatunu olan adam, taşıdığı hazinelerin farkında mıydı? Duraktan hareket etmek üzere olan dolmuşunda, koltuğuna 45 derece açıyla ve her an kavga etmeye hazır eğik omuz hizasıyla oturmuş, bir yandan paralarını öbür yandan yolcuları sayan dolmuşçu, sahibi olduğunu zannettiklerinin farkında mıydı? Acele tavırlarına bakılırsa değillerdi. Neydi bu insanların acelesi? Yavaşlamak için illa ki yaşlanmak mı gerek? Halbuki hayatta her an her şey olabilir. Ve bir gün insanın başına saçma bir olay gelir, hâkim olamadığı bir anlık öfke patlamasıyla üzerine suç bulaşır. Sonra bütün planlar, değerler yer değiştirir. Celal gibi… Kazanmak için uğruna zaman harcadığınız parayı ömrünüzün kalanını kaybetmemek için ya da ömrünüzün kalanından kurtarmak için kullanıyorken bulursunuz kendinizi. Senin dört duvar arasında kalmana izin versinler diye kira öderken, arada bir avluya çıkmak için gardiyanlara rüşvet verirken bulursun kendini. Koşarak girdiğin odanın yerini kaçarak uzaklaşamadığın koğuş alır.

Bunları düşünürken kavşağa gelmişti. Kavşağın köşesinde duran küçük caminin yanından yukarı doğru kıvrılan yoldan yürümeye başladı. Yolun hemen baş taraflarında, 3-5 adam toplanmış bul-karayı, al-parayı oynuyorlardı. Aslında bu bir tezgâhtı. Tezgâhın başındaki adam oltayı dereye atandı. Diğer iki adam, diğer adamın attığı oltanın etrafına toplanan kurnaz balıklardı. Böylece kalabalığı görüp merakına yenik düşen saf balıklar kolayca avlanırdı. Bazı satıcılar da bu taktiği çokça kullanırdı. Biri satar, diğerleri ise adamın etrafına toplanan kalabalığı gaza getirmek için gider gelir. “Bana sarsana bir beş tane” gider, diğeri gelir “bana da bir üç tane”, biri gider biri gelir, böylece satış çarkı dönmeye başlar. Bu durumdan habersiz alıcılar telaşa kapılıp kendilerine kalmayacağını zannederek hemen satın alma yarışına tutuşur. İçlerinden en cesuru atlar, “bana da ver bir tane” deyince gerisi çorap söküğü gibi gelir. Ondan altta kalmayan diğeri “bana da” diye atılır, bu durumdan cesaret alan diğerleri birer-ikişer atılmaya başlarlar.

Yolun devamında kolayca zabıtadan kaçabilmek için bir karton kutu üzerine tezgâh açan kaçak sigara satıcıları, kravatsız ve birbiriyle alakasız gömlek ve ceket kombinli tipler, tekinsiz yüzler, hiç olmadık yerde bir işportacı, yolun karşısında derme çatma ahşap tezgâhında meyve-sebze satan manav, sokağın aşağısından yokuşu tırmanan dolmuş kâhyalarının bağırışları, yukarıdan aşağıya ellerinde alışveriş poşetleriyle inen kadınlar… Bu sokak yüzü nursuz olanlar ile esmer olanın bir arada olduğu ama birbirine karışmadığı küçük bir panayırdı sanki.

Öksüre öksüre hepsini geride bıraktı, Celal. Yokuşun bittiği yerdeki ikinci kavşağa geldiğinde yüzü kıpkırmızı olmuş ve her yerinden ter akıyordu. Bastonuna dayanmış bir halde kaldırımın ortasında durup soluklanmaya başladı. Otobüs, dolmuş, araba kornaları, körüklü ego otobüslerinin fren yaparken çıkardıkları ses ve duman, balık halinden gelen bağrışmalar, alışverişini yapmış insanların bu kalabalıktan sıyrılarak kaçar gibi koşar adım yürümeleri… Bir yanda 30’lardan, 50’lerden, 70’lerden kalma eski eğreti sanattan yoksun bırakılmış, Ankara’nın eski asık suratlı memurlarını anımsatan yüksek binalar. Öbür yanda restorasyon görmüş Osmanlı mimarisi eski, küçük yapılar.

Bu kavşak adeta her şeyi birleştiren bir yerdi. Ulus’un tam da bu yerini seviyordu ancak kalabalığına ve gürültüsüne katlanamıyordu, tıpkı hayat gibi… Ankara’yı maddeten korumuş Ankara kalesi ile manen koruyan Hacı Bayram Camii’nin tam arası… Buranın az aşağısında, kısa yolculukların durakları; yukarısında ise caminin musallâ taşı, uzun yolculukların durağı. Öyle bir yerdi ki burası, her tipten insan mevcuttu içerisinde. Ve herkes burada bir acele içerisindeydi. Herkes bir şeylerden kaçıyor gibiydi. Küçük bir mahşer meydanıydı sanki.

Nefesi sakinleyince kavşaktan sağa kaçarcasına döndü. Elli metre daha yürüdükten sonra yol soldan hafif aşağıya doğru kıvrılır. Bu yolu takip ederseniz Ulus’un tavernalarına ulaşırsınız. Yolun sağı ise yukarıya doğru Hacı Bayram Camii’ne kıvrılır. Bu yolda yürüyen insanların bir tercih yapması gerekir. Çünkü bu yolun ortası yoktur.

Gençliğinde, sağ tarafın nereye çıktığını bilmezdi Celal, sol yoldan aşağıya doğru arkadaşlarıyla birlikte gün aşırı gidip eğlenirlerdi. Grubun horozu oydu. Bütün arkadaşları ondan korkardı. O ne derse onu yaparlardı. Tavernalar sokağında bilmedikleri köşe, tanımadıkları insan yoktu. Herkes de onları bilirdi. Ellerinde avuçlarında ne varsa ortaya koyar, o gün son günleriymiş gibi eğlenirlerdi. Tabi buna para mı dayanır? Para bulmak için yer yer hırsızlık yapar, mahalleden haraç toplarlardı. Mahallelinin, her gün onlara ettikleri beddualar yağmur olsa yağsa belki Ankara bir nebze yeşerirdi.

Yine eğlence günlerinden biriydi. Ankaralı Çoşkun, “Şişeler” şarkısını patlatıyor. Şişenin biri bitmeden diğeri açılıyor. Konsomatrislerin biri gelip diğeri gidiyordu. Celalin o gün keyfine diyecek yoktu. Arkadaşları daha ağırdan giderken o sarhoş olmayı kafasına koymuştu. Son bardağı, son yudumu ne zaman içtiğini hatırlamıyordu. O geceye dair hatırladığı son şey, polisler tarafından kelepçelenip götürüldüğü andı. Yerde bir konsomatris kanlar içinde yatıyordu. Sonradan dostum dediklerinin, aleyhinde verdikleri beyanı mahkemede de dinlemişti. Ondan it gibi korkan Serkan, üstüne basa basa nasıl da dayılanmıştı; “Evet hâkim bey, Celal yaptı. Zaten kadın onun aşığıydı”. Ya kardeşim dediği Ferhat’ın beyanları, “Hâkim bey, biz engel olmaya çalıştık ancak Celal’in gözü dönmüştü”. Her şey bitmişti artık kardeşlik, dostluk, arkadaşlık… Hepsi, eline kelepçe vuruluncaya kadarmış. Nasıl da aleyhine birleşmişlerdi… Bu defa sinirlenmedi hatırladıklarına. En çok merak ettiği şey o gece gerçekten ne olduğuydu? Galiba bu dünyada öğrenmek nasip olmayacaktı.

Sağ tarafa kıvrılan kısımdan yürümeye başladı usul usul. Biraz yürüdükten sonra çevresi düzenlenmiş Hacı Bayram Cami adeta kollarını aşağıya ve iki yana açmış Celal’i bekliyordu. Yukarıya çıkan merdivenleri de tırmandığında artık Türbe ile Cami’nin ve eski kilise harabesinin bulunduğu meydandaydı. Celal, merdivenleri çıkınca her zaman oturduğu bankın boş olduğuna sevindi. Bu banktan dört bir yan görünüyordu. İmam ikindi namazı öncesi vaaz veriyordu. Ses minarenin hoparlöründen aşağılara doğru akıyordu.

Ankara’da pek az gezilecek tarihi yer olduğundan geleni gideni bitmezdi buranın. Yaşlısı, genci, kadını, erkeği, esmeri, kumralı, zengini, fakiri, tahsillisi, okumamışı, âlimi, cahili, yakışıklısı, çirkini, esnafı, memuru hepsi birer birer Cami’ye üç farklı kapıdan giriş yapardı. Cami kapısından sonra bu ayrımların bir önemi yoktu, kabirde olmadığı gibi… Buranın esnaflarından bazıları tanırdı Celal Amca’yı. Hemen köşedeki dükkânın sahibi Cemil, yanından geçerken “Celal amca gelmiyor musun?” dedi. “Sen gir”, öksürmeye başladı ve zor zar devam etti, “ben biraz soluklanayım” dedi. “Çok içiyorsun Celal Amca, Allah korusun bir gün nefessiz bırakacak seni” dedi, Cemil. Aslında cevap vermek istemedi bu soruya. Ancak Cemil’ in cevap almadan ilerlemeye niyeti olmadığını anladı. Hapishane alışkanlığı olsa gerek sorgulamalardan nefret ederdi ama Cemil iyi çocuktu. “Ben içmesem derdimden ölürüm, nefes alamam” dedi. Cemil güldü. “Eee, içince de alamıyorsun nefes”. Öksürmekten nefesi kesilirken nefes almak için bir tane daha yaktı. Dumanı savururken “Naparsın, hayat tezatlarla dolu be Cemil”. Cemil gülümsedi. Yılların kahrını çekmiş bu adamı daha fazla yormak istemedi. “Namazdan sonra çaya gelirsin. Yeni çay getirttim memleketten” dedi. Celal, cevap olarak başını sallamakla yetindi. Cemil, Cami’ye yöneldi. Tabi herkes Cemil gibi iyi davranmazdı. Bir kere mâhkum oldun mu, insanların gözünde masumiyetin kalmaz. Hapishane kapısından içeri adım attın mı, gerisi önemli değildir insanlar için. Artık sen tehlikeli bir canisindir. Çünkü senin suçun açığa çıktı, hüküm yedin. Cezanı çekmiş olmanın bir önemi yoktur. Çünkü sen yakalandın. Dışarıdakiler masumdur, zira henüz yakalanmadılar.

Cemil’in arkasından camiye giren insanları seyretmeye başladı. Herkes bir niyetle bu mekâna girerdi. Kimi gerçekten Allah rızası için adımını atardı içeri, kimi Cennet için, kimi iyi bilinmek için, kimi de yediği kul haklarından dolayı vicdanını rahatlatmak için bir telaşla dalardı içeri. Namazı kılıp yeryüzüne dağılırken kiminin imanı kuvvetlenir insanlara gül bahçesi sunardı. Kimi de vicdanına ve kalbine sus payı verir ve sessize aldığı vicdanıyla hızlı hızlı uzaklaşırdı.

Vaaz hoparlörden yarım yarım cızırtıyla çıkıyordu. “…Ne buyuruyor ayette Allah (c.c.), “Fefirru İlallah”, Allah’a firar edin. Hayatta korktuğumuz ne varsa kaçılacak en güzel Zat, O’dur. O, merhametlilerin en merhametlisidir. Çoğu zaman insanlar size acımaz, kolay kolay affetmez. Lakin Allah, her ne sebeple olursa olsun kaçışınızı kabul eder. Sizi affeder. Yeter ki, samimi olalım. Sıkıntın mı var, namaz ile Allah’a kaçın. Derdin mi var dua ile Allah’a kaçın…” diye İmam konuşurken Hoparlörden ezan sesi yükselmeye başladı.

Ezanı duyunca, üstünü başını toparladı, yavaşça ayağa kalktı. Camiye hafif adımlarla yürürken sol tarafa doğru bakınca aşağıda bazı tavernalar beliriyordu. Tekrar o günlere gitti. Herkesin ondan korktuğu zamanlardı ve arkadaşlarının ihaneti… Sonra ne olduğunu anlayamadan 36 yıl 7 ay 29 gün hüküm yemişti.

Hapis, dayak, sorgu, soğuk hapis duvarları, gardiyanlar, koğuş ağaları, avlu, atılan voltalar, geçmeyen yıllar, alışmışlıklar, sigara dumanı, tespih taneleri, kaybedilen yıllar, dostlar, aile… Bunları hatırlattığı için solundan kaçar gibi gözlerini yumarak başını sağına çevirdi. Hoparlörden “Hayye-alesselah” sedası yankılanıyordu iki tepe arasında. Tehlikenin geçtiğinden emin olunca gözlerini açtı. Gördüğü şey Ankara Kalesi’ydi. Ankara Kalesi şaşkın şaşkın, tepenin tam köşe noktasında durmuş insanlara gülüyordu. İnsanların inşa ettikleri şeyler, onlardan çok yaşıyordu. Bunu düşününce iyice gururlandı, bir aslanın inine yayıldığı gibi tepeye yayıldı. Celal, kimler geldi kimler geçti bu topraklardan, biz de göçeceğiz diye düşündü. Başını öne eğdi. Ne sağına ne soluna hükmü geçmiyordu. “Hayye-alelfelah” sedası kulaklarına doluyordu. Başını kaldırdı, adım atmaya devam etti. Caminin kapısından adımını içeri atarken geçmişinden bir kez daha uzaklaşabilmenin rahatlığını hissetmeye başlamıştı bile…

Ahmet Fevzi KİBAR

TEŞEKKÜR: Bu hikayemi, özenle inceleyip yorum, eleştiri ve değerlendirmeleri ile hikayeme tat ve kalite katan Kıymetli öğrencim MUSTAFA DÜNDAR’ a çok teşekkür ederim…

Yazar Hakkında

Ahmet Fevzi Kibar

Ahmet Fevzi Kibar

Akademisyen, Hukuki Danışman ve Yazar
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Özel Hukuk yüksek lisans mezunu ve İstanbul Üniversitesi Özel Hukuk doktora eğitimi (devam ediyor). Kişiler, Aile, Eşya, Miras, Borçlar, Gayrimenkul, Fikri Mülkiyet ve Ürün Sorumluluğu Hukuku alanlarında çalışma yapmaktadır. Ayrıca hikâye, deneme ve eleştiri yazarlığı da yapmaktadır. Evli ve baba.

4 Yorumlar

  • Tebrik ederim hocam, hikayeyi okumaya başladığımızdan itibaren insanı düşünmeye sevk eden birçok cümle ve tasvirin varlığına şahit oluyoruz. Özellikle yolun iki tarafa ayrılması, ortasının bulunmaması ve toyluk ile yaş alınan yıllarda yapılan yol seçimlerinin hayatının akışını belirleyecek olaylara etki etmesi, hayat denilen ve sonu belli olmayan bu yolda sana yoldaşlık edecek insanların ne kadar büyük bir öneme sahip olduğunu “Bir Kader Mahkumunun Kaçış Hikayesi”ni okuduğumuzda bir kez daha net bir şekilde hatırlıyoruz .🙂

  • İyi günler, yazınızı çok güzel buldum. Bu hikayenin ben de uyandırdığı şu: zaman, elimizdeki en kıymetli hazinedir. Bunun kıymetine çok geç olmadan varmalıyız. Çünkü hiçbir şey için geç değildir. Yaşadığımız kötü bir olayı bile hayatımıza mal etmemeliyiz. Herşey bize bir şeyler öğretir. Tıpkı, kalemin ucu açtığımızda sivrildiği gibi. Biz de zamanı en verimli şekilde değerlendirmeliyiz. Tabi bu benim anladıklarımdan acemi bkr yorum.Belki de daha da fazlası var. Çalışmalarınızın devamlığını, ve başarılar dilerim.

Yorum Yap