Hikaye - Öykü

FELÂKET PANORAMASI

FELÂKET PANORAMASI
Ahmet Fevzi Kibar
Arş. Gör. Ahmet Fevzi Kibar

İçinde çok fazla yaşanmışlık barındıran bu hikâyeyi yazmayı aslında istemiyorum. Çünkü içinde çok fazla yaşanmışlık bulunan hikâye insanları rahatsız edebilir. Bazı gerçekler, insanların hoşuna gitmeyebilir. Ama yine de gönlüm susmaya razı değil. En iyisi ben içimi sessiz sedasız satırlara dökeyim, dinlemek isteyen buyursun.

“Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “yaşanmaz”laştıranlardır”

(Cemil Meriç-Bu Ülke)

İçinde çok fazla yaşanmışlık barındıran bu hikâyeyi yazarken tereddütte kaldım. Çünkü içinde çok fazla yaşanmışlık bulunan hikâye insanları rahatsız edebilir. Bazı gerçekler, insanların hoşuna gitmeyebilir. Ama yine de gönlüm susmaya razı değil. En iyisi ben içimi sessiz sedasız satırlara dökeyim, dinlemek isteyen buyursun.

İşten yorgun argın eve düşmüşüm. Salondaki koltuğa çökmüşüm. Arkama bir minder almayı akıl edene kadar sırtımın ağrısı başımı tutmuş. Açmışım televizyonu, haberleri seyrediyorum. Yine herkes birbirine sallıyor. O, bunu; bu, şunu; şu da onu sevmiyor. Toplumun kesimleri, katalizör katılmış kimyasal tepkime gibi hızlıca kutuplara ayrılmış, ayrıştırılmış (!). Kimse yarından ümitli değil. Bağıranlar, ağlayanlar, küfredenler… Haberleri izledikçe hayattan soğuyorum. Yaşama hevesim kaçıyor. Yarından ümidi kalmayanın bugünden keyfi olur mu? Dayanamayıp kocaman bir “offf!” çekiyorum. Televizyonu kapatıyorum. Boş ekrana bakarken kafamda bir sürü felaket senaryosu canlanıyor. Dünyam kararıyor. Sadece benim dünyam mı? Bu haberlere bakılırsa herkesin dünyası kararacak. Ümitsizlik, çaresizlik, öfke, ateş, halsizlik derken bitap düşüyorum. Yavaşça kayıp koltukta yan yatmışım bile. Gözüm dalıyor LCD ekran televizyonun bugünun insanları gibi sivrilmiş ince uzun kenarlarına, zihnimi sürüklüyor. Sahi ya, çocukluğumuzdaki tüplü televizyonlar nerde şimdi? Geçmişe özlem duyduğumu hissediyorum. Bugünümden kaçıp çocukluğuma sığınmak istiyorum. Bir anda kendimi, eski doblo tarzı arabamızın altına kilim serilmiş bagajında kardeşim ve eski tüplü televizyonumuz ile uzanırken buluyorum.

Her yaz olduğu gibi araba, insan ve eşya ile tıka basa doldurulmuş; köy yolu tutulmuş. Önde yer olmadığı için her zamanki gibi bize bagaj yolu gözükmüş. Etrafı seyretmek için can atıyorum ancak şimdi bakmak istemiyorum. Çünkü birazdan meşhur Sakarya Köprüsü’nden geçeceğiz. Ve bu bulanık, dibi görünmeyen, ürkütücü nehirden ölesiye korkuyorum. Korkmamın o kadar çok sebebi var ki! İlkin, yüzme bilmiyorum. Hadi diyelim ki biliyorum, yüzme bilen insanların bu nehirde nasıl boğulduğuyla ilgili hikâyeler ne olacak? Hepsini geçtim, dibi görünmeyen bu suyun altında kim bilir ne canavarlar, vahşi balıklar vardır. Ya ayaklarımı, tadımı aldıktan sonra da tamamımı yerlerse!

Sakarya Köprüsü’ne yaklaştıkça ayaklarımdan başlayan bir karıncalanma yavaş yavaş vücudumu sarmaya başlıyor. Hemen gözlerimi sımsıkı kapatıyorum. O kadar sıkıyorum ki acımaya başlıyor ama önemli değil. Bu tedbir yetmez; yere yüzümü dönüp, cenin pozisyonuna geçip ellerimi gözlerime bastırıyorum. Hatta eğer olsaydı bir yorgan da üstüme çekerdim. Bu pozisyona geçtikten sonra kendimi güvende hissetmeye başlıyorum. Ancak korkunun azalması, güvenin vücuda yaydığı rahatlama hissi insandaki soğumuş merak duygusunu tekrardan alevlendiriyor. Tam köprü bitmek üzereyken ucundan azıcık da olsa nehri görmek için başımı kaldırıyorum.

Eyvah! Nehri gördüm, o bulanık, yeşil ve kahverenginin birleşerek geniş bir yatak üzerinde aktığı heybetli nehir… Kesinkes gece rüyama girecek. Taşan ve bulanık bir şekilde her yanımda akan nehirler, anafora kapılmış yüzme bilmeyen bedenimin çırpınışı, nehrin akarak beni büyük bir baraja doğru sürüklemesi… Rüyanın başından sonuna devam eden bir boğulma hissi…

Annemin demesine göre; rüyada nehirler, taşan sular görmek, büyük bir ilme erişeceğinin işaretiymiş. Bu yorum, kâbuslarıma karşı tek tesellim. Bu sıkıntıyı, boşuna çekmediğini düşünmek insana dayanma gücü veriyor.

Köprüden hemen sonra askeri karargâh var. Buradan geçerken mutlaka nöbetçi erlere selam verirdik. Aynı şekilde, nöbetçi askerlerin de bize tekrardan selam vermesini beklerdik. Öyle öğrenmiştik. Bunu yaptıktan sonra nöbetçi asker de bize selam verdiyse, vatani görevimizi o gün ifa etmiş gibi hissederdik.

Karargâhtan sonra yer yer daralan, çukurlu, bol kasisli, sağa ve sola kıvrılan köy yolları başlar. Yolun güzergâhı boyunca yaklaşık yirmi farklı köyden geçeriz. Yol kenarında yer yer buğday, mısır, pancar, kabak tarlalar, otlaklar, manda, inek, koyun sürüleri, kavak koruları… Küçüklüğümden beri, hareket halindeki bir arabadan etrafı seyretmeye bayılırım. Her geçtiğim yerde ayrı bir hayal bırakırım. Büyüdüm, araba kullanırken etrafı seyretmeye dalıp ne kadar kaza atlatmışımdır, Allah bilir.

Yaklaşık yarım saat gittikten sonra yol kenarında, çok eski bir at çiftliği karşımıza çıkardı. Kocaman bir otlağı ve bahçesi bulunan bu çiftlik evi, ahşabın ve kerpicin; kahverengi ve krem renklerinin muhteşem karışımdan oluşan sade, iki katlı bir yapıydı. Bu sadelik… geniş ve parlak yeşillikler… yolun kenarından başlayıp uzunca bir yoldan sonra ulaşılan ev… Bu manzarayı hayalinize havale ediyorum. Halen hayallerimi süsleyen bu ev ve önündeki yeşilliklerde top oynayamamamdan kalan ukde…

Yolculuk devam ettikçe geçilen laz, çerkez, abaza, manav, macır, arnavut, boşnak, kürt köyleri… Yetmiş iki milletten insanın bir arada yaşadığı şehirde büyümek. “Ne millettensin?” sorusunun yanlış anlaşılmadığı, birbirleri hakkında fıkralar anlatıldığı nadir yerlerden birinde yaşamak… Üniversiteye gittiğimde öğrenmiştim, bu sorunun yanlış anlaşıldığını.

Bu köylerden en güzelleri genellikle abaza köyleri olurdu. Onlar müstakil bahçeli evlerinde bu hayata sefa sürmeye gelmiş gibilerdi. Evlerinin önündeki muhteşem bahçeleri, beni benden alırdı. O evlerde yaşamak hayali, beni derin hülyalara daldırırdı. Güzel bir evde kurmaya başladığım hayal diğer evleri görmeme engel olurdu.

Yol boyunca kurduğum hayaller, boğazıma düğümlenen hevesler, bir an önce hayallerime ulaşmak için büyüme isteği, çocukluktan sıyrılma arzusu, hüzünlerden mürekkep ruh halim köyümüze yaklaşıncaya kadar devam ederdi. Sonra dik bir bayırla birlikte köye yaklaştığımızı anlardım. Bu dik bayır bir sağa bir sola kıvrılarak geniş kavislerle köye ulaşırdı. Yolun bu kısmı, sağlı sollu ormanlarla doluydu. Bu kısımdan geçerken sanki amazonlardan geçiyormuş gibi hisseder, ruhum ferahlardı. Ancak köy demek, tarla işleri, sıcak, çalışma, yorulma, sıkıntı anlamına geliyordu. Bu sebepten kardeşimle birlikte köye gitmeyi hiç istemezdik. Bu isteksizlik, manzara zevkime bala katılmış bir zehir etkisi yapardı.

Köyün girişinde bir çeşme vardır. Bu çeşmeden yirmi beş metre sonra yol sağdan kıvrıla kıvrıla, tuşlu telefonlardaki yılan oyunu gibi köye ulaşır. Soldan yukarı doğru kıvrılan dik yol, çoğu zaman arabamızı zorlardı. Bazen bu yolu tercih ederdik. Çünkü bu dik yokuşun devamında kısa süreliğine bir düzlüğe uğranır ve bu düzlüğün iki yanı mezarlıktır. Babaannemin vefatından sonra ise neredeyse hep bu yolu tercih edecektik. Buradan geçmekten çok korkardım. Her ne kadar ölümün bir son olmadığını Kur’an kursunda öğrenmiş olsam da burası; ölümü, annemden babamdan, hayattan ayrılmayı hatırlatan bir yerdi benim için.

Araba mezarlığın kenarına ulaşınca bazen inilerek mezarlık ziyaret edilir bazen de hızlıca dua okunur devam edilirdi. Kısa süren bu ziyaretten sonra düzlüğün devamından yol yokuş aşağı inerdi. Bu yokuşun iki yanı açık olduğundan köy ve çevresindeki tepelerin muhteşem görüntüsü yedi tepe İstanbul manzarası gibiydi. Ancak ben henüz bu güzelliğin farkında değildim.

Biten bu yokuştan sonra tekrar kısa bir düzlük gelirdi. Ve tekrar ufak bir bayırdan yukarı çıkardık. Burası köyümüzün yollarının kesiştiği hayati bir yerdir. Cami burada, her gün sabah gidip akşam köye geri dönen köy otobüsünün durağı burada ve fındık hasadının yapıldığı zamanda tırların tonlarca fındık doldurulduğu yer de burası. Fındığın para etmesinden sonra köyümüz çok zenginleşmişti. Artık buraya köy demeye bin şahit lazımdı. Kahveleri, orta halli marketleri, otomatik kapılı camisi, bilgisayar, atari salonu, digitürkte maç yayını, beyaz eşyacısı, telefoncusu, tamircisi, berberi…

Bu hayati düzlük ikiye ayrılırdı. Sağ yoldan aşağıya biraz inince bizim ev hemen soldaydı. Düzlükten sola doğru gidince kahveler ve bakkalların olduğu köy merkezinden geçilirdi. Ancak aşağıda, sağdan inen yokuş ile soldan inen yokuşu birleştirip bir üçgen oluşturan başka bir yol vardı. Aynı şekilde bizim evimizin üzerinde bulunduğu tepe sırtının karşısında başka bir tepe sırtı bulunurdu. Onun yanında başka bir sırt, onun yanında diğeri… Böylece köyümüz sırt sırta vermiş tepelerin silah arkadaşlığı yaptığı bir siperi andırırdı.

Köyün girişinden itibaren insanlar gelene gidene dik dik bakmaya başlardı. Köyde herkesin birbirini tanımasından bu bakışlar yanlış anlaşılmazdı. Ancak şehirde yaşamaya alışmış olanlara garip ve ürkütücü gelebilirdi bu bakışlar. Köyümün insanları; kaba, kavgacı, gürültücü, kadınların köşe bucak bazen gizli bazen aleni dedikodu yaptığı, herkesin her şeye karıştığı bir köydü. Köy meydanındaki bakkala giderken, kahvede oturanlar yakaladıkları yeni yüzlere mutlaka “Sen, kiminsin? Kimlerdensin?” diye sorarlardı. Bu sorulara maruz kalmamak için koşar adım tenhalardan bir gölge gibi en yakın bakkala koşardım (köyde 3-4 market vardı). Her bakkalın yanında birden fazla kahvehane bulunurdu. Eğer kahvede maç yayını varsa dikkatler maç üzerinde olduğu için bir nebze rahat ederdim. Ancak eğer aradığımı ilk girdiğim bakkalda bulamazsam diğer bakkala gitmek ayrı bir risk almak demekti. Almak istediğim şeyin önem derecesine göre bu riski alır ya da almazdım. Köyün kadını, erkeği, çocuğu ve yaşlısının bu tavırları köyden nefret etmemin en büyük sebeplerindendi. İyi ki şehirde yaşıyorduk. Bu insanlarla bir sene boyunca yaşadığımı hayal etmemek için beynime zulmederdim. Bazen de en azından kısa bir süreliğine onlarla yaşamak zorunda kalıyorum diye kendimi teselli ederdim. Tabi köy büsbütün kötü değildi. Sevdiğim insanlar, anılar, yerler de vardı.

Köye, senede yaklaşık bir buçuk ay geldiğimiz için buraya gelince bir yabancı gibi hissederdik. Zaten köye gelişimiz oyundan çok çalışmak için olduğundan bir türlü sevecek bir neden bulamazdık. Köyün çocuklarının köy ağzıyla konuşması bizim şehir lisanıyla konuşmamız anlaşmamızın önünde büyük bir engeldi. Biz köye gelmiş göçmenler gibi dışlanırdık. Bizi dışlamalarına karşı kendimi savunmak amacıyla ben de şiveleri, eğitimsizlikleri ve insana dik bakışları sebebiyle onları küçümseyerek intikam alırdım. Ancak köyde geçirdiğimiz süre boyunca bizim de şivemiz kayardı. E, ne de olsa her şey aslına çekerdi.

Her yaz, köyde yapılacak işler belli olsa da hiçbir şey aynı olmazdı. En başta her yıl tarladan alınan mahsul değişirdi. Bazen olurdu ki tarlalar dolar taşardı. Bazen mayısta tutacak fındığa don vururdu, bazen hiçbir sebep yokken fındık az olurdu. Bazen de bol yağıştan fındık randımansız olurdu. Ancak ne kadar sebeplere (gübre vs.) riayet edersek edelim, neticede Allah’ın dediğinden öte yol yoktu. Fındık hasadının değişmesi, köydeki sosyal ve ekonomik hayatı, dolayısıyla her şeyi değiştirirdi. O yaz ise hiç unutamayacağım olaylar yaşayacağımı nerden bilebilirdim ki?

Köye geleli yaklaşık on gün olmuş yoğun çalışmaktan her akşam bitkin düşmekteydik. Bu nedenle bir gün olsun pazarı olmayan bu çalışmaya ara verdirtebilecek tek şey şiddetli bir yağmurdu. Dikkat, sevgili okur, çise değil doludizgin bir yağmur gerekirdi. Her gün, akrabalarla bir traktöre doluşup aynı istikamet üzerindeki tarlalara giderdik. İşte o kalabalığa bayılırdım. Traktörün üstünde sarsıla sarsıla gitsek de gırgırı, şamatası eksik olmazdı. Tarlalardan alınan mahsulün serildiği ortak harman yerine gelince çocuklar bir olur, yaşça büyük olan birinin önderliğinde yağmur duası ederdik. Büyüklerden öğrendiğimize göre, “karagöçek” tarafı doldurursa bu doludizgin yağmur yağacak anlamına gelirdi. O yüzden ne zaman kara bulutlar toplanmaya başlasa, sevinçle, “karagöçek dolduruyor, karagöçek dolduruyor” diye bağırmaya başlardık. Ancak büyükler bilirdi, hangi bulutun ne taraftan geldiğini. Eğer, başka taraftan bulutlar göğü dolduruyorsa bu hafif bir yağmur anlamına geldiğinden harmanın kenarındaki kulübeye doluşulur, ateş yakılır, bir mola verilmiş olurdu. Bu kısmı da severdim. Yeter ki muhabbet olsun…

Sonunda dualarımız kabul olmuş, o gün yağmur yağmıştı. Tarlaya gitmeyecektik. Yağmurlu günlerin sabahında, yer yatağı üstünde yorgan altındaki tatlı mayışıklık halleri köye dair en sevdiğim şeylerin başında gelirdi. Nasıl olsa o gün tarlaya gitmeyeceğimiz için buna bolca vaktim olacaktı. Aşağıdan gelen mis gibi çörek kokusunu da içime çekince bir anda yataktan fırlayarak alt kata inmiştim. Babaannem ile annem kahvaltıyı çoktan hazırlamıştı. Tadına bayıldığım, sobada, odun ateşinde pişirilmiş içi sarı renkli olan nefis çörekten yapmıştılar. Çöreği dumanı tüterken alıp elimiz yana yana içine tereyağı sürerdik. Çok beklememize gerek kalmadan içinde tereyağı erimiş çöreği ağzımızı şapırdata şapırdata ve dudaklarımızın kenarlarından tereyağı akıta akıta yer, üstüne de höpürdete höpürdete bol şekerli çayımızı içerdik. Bir çöreği ben tek başıma yiyebilirdim. Ancak sadece bir tane yapılırdı. Bu nedenle daha fazla yiyebilmek için acele ederdik. Ablam ise bu şapırtı ve höpürtü seslerine her seferinde kızar ancak dedemin yanında laf söylemeye çekinirdi. Dedem uzun boylu, keskin ve aksi bir adamdı. Babaannem ise onun zıddına enine geniş, yumuşak huylu ve tatlı bir kadındı. Onlar böylece birbirlerini tamamlardı. Biz o zamanlar bunu zıtlık sanardık. Hâlbuki bir gün babaannem gitti ve dedem yarım kaldı, ömrünün sonuna kadar yarım yamalak yaşamaya başladı. Onlarca insan o bir kişinin yerini dolduramadık.

Çöreğin en tatlı yerinde dışarıdan bir bağırma sesi duyuldu. Bu ses karşı komşumuz Recai abinin annesi Saniye teyzenin sesiydi. Teyze diyorduk ancak babaannem ve dedemle yaşıttı. Elleri belinde, hafif kamburuyla yürümesine rağmen bu kadının bakışları sert, sesi halen canlıydı. “Karşı tepedeki yoldan bağırış sesleri geliyor. Kesin bir şey oldu. Acı çığlıklar kesilmiyor. Bir şeyler yapalım” diye nefes nefese anlatıyordu. Bunu duyunca hepimiz dışarı fırladık. Çocuk kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Bir yandan olayı görmek istiyordum, diğer yandan ise bağırış ve çığlık sesi duymaktan ölesiye korkuyordum. Çünkü her şeyden çabuk etkilenen gözlerim, baraj kapaklarını her an açabilirdi. Çocuktum ve yaşadıklarıma karşı kendimi savunabilmemin en etkili yolu ağlamaktı. 

Ben kapının önünde bu tereddüdü yaşarken babam üzerini bile giyinmeden, Recai abi ile birlikte Recai abinin traktörüne atlayarak bayır aşağı sürmeye başlamıştılar. Annem, “dikkat et, yerler kaygan bey” sözünü tamamlayamadan babamlar karşı yokuşu tırmanmaya başlamıştı bile. Babamın, annemin, dedemin, babaannemin koşuşturarak karşı komşunun avlusuna geçmesi beni de harekete geçirmişti. Koşarak hepsinin önüne geçip komşuların avlusunun kenarına dayandım. Normalde, oradan karşı tepeler görünürdü ancak bir yandan çiseleyen yağmur bir yandan sis görüntüye engel oluyordu. Gözlerimizin görememesi, kulaklarımızın duymasına engel olmuyor, karşı tepeden yükselen acı feryatlar bulunduğumuz tepeye doğru yağmurla birlikte hafif hafif çiseliyordu. Bu seslere dayanamadım. Koşarak bizim avluya gittim. Bir anda herkes sokaklara dökülmeye başladı. Amcamlar, yengemler, amcaoğulları, amcakızları, komşular, komşu çocukları…

Herkes yavaş yavaş evimizin bulunduğu yokuşun bittiği yerde başlayan ve Cuma günleri pazar kurulan düzlüğe doğru iniyordu. Burası köyün ikinci toplanma yeriydi. Tarlaların büyük çoğunluğuna bu güzergâh üzerinden gidilirdi. Bu meydanın solundan kahvelerin, bakkalların bulunduğu diğer köy meydanına giden yol vardı. Sağından aşağıya ise bir yokuş kıvrılırdı. Bu yokuş bir dereyle kesişir, devamı uçsuz bucaksız Adapazarı Ovası’na kadar uzanırdı. Dedemler gençliklerinde yürüyerek bu yokuşu takip ederek şehre kadar bir-iki günde gider ve yine bu güzergâh üzerinden köye dönermiş. Bu hatıralarını dedem bize bizzat anlatır, biz de etrafına dizilir keyifle dinlerdik. Küçüklüğümüzden beri bu yokuşun henüz dereye varmayan sağ tarafına “cehennem kayalıkları” derlerdi. Gerek bizi korkutmak için köyün çocukları gerekse oradan aşağıya gidip kaybolmamızdan korktukları için büyüklerimiz tarafından bize burası hakkında hikâyeler anlatılırdı.

O kayalıklarda, aslanlar, kaplanlar, devasa yılanlar, zebaniler, ateş çemberleri, devler daha neler neler yaşarmış. Anlatılanlara bakılırsa, keloğlan masalları bizim köyün bu kısmında geçiyordu. Burası benim için anlatılanlara hayalimde başka şeyler ekleyerek korktuğum ancak oradan uzak durunca kendimi güvende hissettiğim garip bir yer oluvermişti. Hem korkuyordum hem de böyle masalsı bir yerin varlığı köyü bir nebze bana sevdiriyordu. Şimdi otuzlu yaşlarımda köye geldiğimde halen buraya doğru nazar edip hayalimdeki cehennem kayalıklarını seyrederim. Ve her bu meydandan geçişte o günü hatırlayıp aynı üzüntü ve kederi yaşarım.

O gün, köylü seferber olmuştu. Bir kısmı traktörlerle kaza yerine son sürat sürmüştü. Geriye kalanların neredeyse tamamı köy meydanına toplanmıştı. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, gençler, ağlayanlar, nutku tutulanlar… Yağmurdan dolayı kayganlaşan, karşı tepeden aşağıya doğru kıvrılan toprak yol üzerinden tarlaya gitmek isteyen bir traktör kaymış ve kasası devrilmişti. Kazada ezilen, yaralanan, sakat kalan ve ölenler vardı.  Onları bu güzergâhtan getirip hastaneye götüreceklerdi. Bu manzaraya dayanamazdım. Ancak yine de merak ediyordum.

Meydana inmemiştim ancak bizim evin önünden geçen yol üzerinden bakıldığında meydan gözüktüğü için buradan bakabilirdim. Huriye yengelerin avlusunun önünde çömelerek oturdum ve meydana bakmaya başladım. Arada dayanamayıp yüzümü, dizlerimin üstünde birleştirdiğim ellerime kapıyordum. Ne kadar beklediğimizi hatırlamıyorum. Sonra son sürat traktörler gelmeye başladı. Meydanda toplanan köylü, hiçbir kimsenin onları yönlendirmesine ihtiyaç olmaksızın yol açıp traktörlerin geçmesine imkân sağlayacak bir koridor oluşturdular. Her bir traktörde, bir yaralı veya ölü battaniyeye sarılmış ve kanlar içindeydi. Herkes yardım etmeye çalışıyordu. Kazazedeler hemen arabalara bindirilip şehre doğru yola çıkarıldılar. Olayın farkında olmayan çocuklar hariç neredeyse herkes ağlıyordu. Köylüyü ilk defa bu şekilde görüyordum. Bir felaket, bana böylesine kötü görünen insanların bir anda iyi yüzlerini göstermişti. Artık seviyordum bu insanları, her şeylerine rağmen…

            Küçük gözlerimden o gün ne kadar yaş geldi hatırlayamıyorum ancak çoktu. O kadar çoktu ki bugün bile beni ağlatmaya yetmişti. Hüngür hüngür ağlıyordum. Kaç zamandır ağlayamamanın acısını çıkarırcasına ağladım. Ağladıkça rahatladım, rahatladıkça bütün vücudumu bir huzur kaplamaya başladı. Şimdi aklımda tek bir soru vardı, birbirine böylesine bilenmiş ve birbirinden nefret eder hale gelen bu toplumun, birbirine ihtiyacını hissetmesi için nasıl bir felaket yaşaması gerekiyordu?

            Sakarya – (02.07.2020)

TEŞEKKÜR: Bu hikayemi özenle değerlendirip eleştiri, yorum ve düzeltmeleri ile hikayeme ayrı bir soluk katan Değerli öğrencim Elif YILMAZ’a şükranlarımı sunarım. Yine düzeltmelerde bulunan ve bazı hususlarda kendisiyle istişare ettiğim değerli öğrencim Mustafa DÜNDAR’a teşekkür ederim.

Ayrıca yazıma değerli yorum ve eleştirileri ile değer katan “Edebi Çalışma Grubu” muzun değerli öğrencileri; Nisa Nur KÖKSAL’a, Mustafa SİNCAR’a, Selman Serdar KAR’a, Muhammed Enes TAVLİ’ye ve Zeynep ERTEK’e ayrı ayrı teşekkür ederim.

Ahmet Fevzi KİBAR

Yazar Hakkında

Ahmet Fevzi Kibar

Ahmet Fevzi Kibar

Akademisyen, Hukuki Danışman ve Yazar
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Özel Hukuk yüksek lisans mezunu ve İstanbul Üniversitesi Özel Hukuk doktora eğitimi (devam ediyor). Kişiler, Aile, Eşya, Miras, Borçlar, Gayrimenkul, Fikri Mülkiyet ve Ürün Sorumluluğu Hukuku alanlarında çalışma yapmaktadır. Ayrıca hikâye, deneme ve eleştiri yazarlığı da yapmaktadır. Evli ve baba.

12 Yorumlar

Yorum Yap

Konuşmaya Başla
WhatsApp Destek Hattı
Merhaba, FELÂKET PANORAMASI bu konu hakkında destek alabilirsiniz...