Hikaye - Öykü

EKMEK YETER

Ekmek Yeter
Ahmet Fevzi Kibar
Arş. Gör. Ahmet Fevzi Kibar

“Ekmek yeter abi!” dedi. Bana abi demesi ayrı ekmek yeter demesi ayrı iki kurşun gibi kalbime saplandı.

(2020’ye Veda Ederken – Koronanın Görünmeyen Yüzüne Dair)

Bizim ufaklığın diş çıkarma dönemiydi. Geceden sabaha, sabahtan geceye huzursuzdu. Evladı huzursuz olunca ana-babada huzurdan, sükûndan bahsedilebilir mi? Biz de onunla birlikte nöbetteydik. Ne kadar mızmızlansa, bizi hayattan soğutsa da bir tebessümüyle tekrardan dünyamıza nur doluyordu. Yine ikide bir uyanılan bir geceden sonra yarım yamalak uykunun sersem ettiği ağrılı bir baş ile güne başlamıştık. Bizim küçük adam, sürekli ilgi istiyor ve bir kedi gibi mırıldanıp duruyordu.

Sadece Asaf’ın diş çıkartma sıkıntısı olsa belki başa çıkabilirdik. Ancak buna bir de bu senenin sıkıntıları eklenince bu yaz epey çekilmez olmuştu. Bir yandan Korona salgını öbür yandan son yılların en sıcak ve boğucu yaz havası derken sanki dünyada bir nevi cehennemi yaşıyorduk. Belki de biriken günahlarımızın erken bir cezasıydı bu. Bu yaz, çocukluğumdan beri çok sevdiğim yaz aylarına tamamen küstüğüm ve eski dostumla kanlı bıçaklı olduğum seneydi. Her gün bir önceki günden daha sıcak ve çekilmez oluyordu. Şehirde yaşadığıma kızdıkça köye taşınma ve çiftçilik yapma planlarım bir teselli lafı olmaktan çıkıp kalbimi ve zihnimi ciddiyetle meşgul etmeye başlamıştı. Oturduğum daire de apartmanın çatı katıydı. Dairemiz, bu yaz adeta güneşle aşkın doruklarına çıkmıştı. Sabahtan akşama kadar sarmaş dolaş aşk yaşıyorlardı. Bizim daire kıskanç bir âşık gibi güneşin yeryüzüne gönderdiği bütün ışığı kendine çekme gayreti içerisindeydi. Başka daire ve evlere ulaşacak güneş ışınlarını da kendi üzerine çekip hiçbir nesneye bırakmıyordu.

Korona salgını başladığından beridir ne bir misafirliğe gitmiş ne de birilerini davet edebilmiştik. İlk başlarda o kadar korkmuştuk ki benim zaruri alışveriş için dışarı çıkmam dışında hane halkı dışarı adım atmıyordu. Ama yazın gelişiyle herkesi saran dolaşma isteği bizi de sarmıştı. Zaten evimizin sıcaktan yoğunlaşan havası patlamaya hazır maden suyu şişesi gibi bizi her an dışarı fırlatmaya hazırdı. Biz çıkmasak o bizi kapı dışarı edip “azcık dolaşın gayrı” diyecekti. Artık akşam serinliklerinde kendimizi dışarı atıyorduk. Oğlanı, bebek arabasına koyuyor ve biraz dolaştıktan sonra dondurmacıdan elimize iki külah, eve de bir kilo dondurma alıp dönüyorduk. Maske takmaktan nefret ettiğimiz için tenhalardan gidip dönmeye çalışıyorduk. Ama o tenhalarda bile nerden çıkıyorsa birkaç kişi fırlayıp adeta üzerimize üzerimize yürüyordu. Neyse…

Yazın sıcak havaları zaten tetikte bekleyen sinüzitimi iyice azdırmıştı. Gündüzleri nefes alamıyordum ve başım ağrıyordu. Eve klima taktırmak zorunda kalmıştık. Klimasız duramıyorduk. Ancak klimadan esen soğuk hava da baş ağrısı yapıyordu. İşyerinde de aynı durum geçerliydi. Yağmura hasret bir yaz geçiriyor, boğucu sıcakların bir an önce bitip soğuk havaların gelmesi için dua ediyorduk. Bir yandan da sürekli artan korona vakaları, diğer yandan biri diğerini yalanlayan bilimsel açıklamalar ile ne yapacağımızı bilemiyorduk. Artık kafayı yemek üzereydim. İçimde hiç geçmeyen büyük bir sıkıntı vardı.

Ağustos ayının bitmesi ve eylülün başlaması ile birlikte gelen yağmurlu iki gün bile içimde yaz boyu biriken bu sıkıntıya çare olamamıştı. Ancak yağmurdan sonra bir nebze daha rahat nefes aldığımı hissediyordum. “Allah’ım ne zaman bitecekti bu çile, hiç bu kadar uzun sürmezdi!”.

Şöyle bir iki parça alınacak şey vardı, eşimin de azıcık iş yapabilmesi için Asaf’ı alıp markete gideyim istedim. Kahvaltıdan sonra Asaf’ı kucakladım. Doya doya, öpe koklaya merdivenlerden indik. Bir elimde Asaf varken bebek arabasını çıkarmaya çalışıyordum. Epey terledim. Asaf’ı arabaya oturttum, kemerini bağladım. Dolaşmayı çok seviyordu. Dışarıya çıktık mı, etrafı seyretmeye koyuluyor ve mızmızlanmıyordu. Ben de bir nebze daha rahat nefes alıyordum. Baba olanlar bilir, evladı sıkıntıdayken insanın böğrüne bir taş oturur, o taşın ağırlığı altında hem ezilir hem de terlersin. Ta ki onun sıkıntısını giderene kadar…

Etrafı seyrede seyrede yola koyulduk. Maskeyi tenha yerlerde bileğime geçiriyor, sadece dükkânlara gireceğim zaman veya kalabalık gördüğüm yerlerde takıyordum. Öfkeden köpürmüş ve etrafını acıya boğan insanın gönlüne değen merhamet gibi iki gündür yağan rahmetler vesilesiyle havanın eski hiddetli sıcak nefesi bir nebze hafiflemişti. Güneş eskisi kadar yakmıyor, arada serince hafif bir rüzgâr esiyordu. Sanki Dügâh makamında musiki dinliyordum. Bu ritmi bozan tek şey bir türlü yapılmayan bozuk kaldırımlardı. Bu kaldırımlarda değil bebek arabasıyla ilerlemek, yayan yürümek bile güçtü. Sanki parkur geçiyorduk. Kaymış kaldırım kenarları, çökükler, kaldırım üzerindeki pis çöp tenekeleri, boy boy otlar, arabalar…

Ara yoldan caddeye çıkıp biraz ilerledikten sonra yol üzerinde mahalleden Cüneyt ile karşılaştım. O beni tanımış ve selam vermişti. Bana kalsa bu dalgın ruh halindeyken onu tanıyamazdım. Cüneyt, mahalle aralarında ara sıra top koşturduğumuz delikanlılardan biriydi. Amatör futbolcu ve cana yakın, neşeli bir çocuktu. Ben de hep böyle neşeli bir insan olmak istemişimdir ama değildim. Ben daha çok melankolik denebilecek hassaslıkta, fazla ince düşünen ama sert görünüşüne rağmen gönlünün denizleri merhamet kumsalları ile kaplı biriydim. Cüneyt, pazar pazarından geliyordu. Çektiği pazar çantası salçalık biber ile doldurulmuştu. Dikkatlice bakınca pazar arabasının plastik ama sağlam iki kasanın birleştirilip üsttekinin altı kesilmek suretiyle yapıldığını farkettim.

Oo Yavuz abi nasılsın?

İyi diyelim iyi olalım be kardeşim. Sen napıyorsun böyle?

Annemler biber almış, beni çağırdılar pazara. Ben de bilmiyordum. Elime tutuşturdular bunu, doğru eve diye…” Konuşurken bile gülümseyebiliyordu. Yüzünü net göremesem de maskenin kenarlarından görebiliyordum bunu.

Maşallah baya da biber almışsınız, salça yapacaksınız galiba. Ee salça vakti de geliyor. Başka neler yapıyorsun, görüşemiyoruz?” diye devam ettirdim sohbeti.

Sorma abi korona başladığından beri pek çıkmıyoruz dışarı. Okullar da tatil oldu. Buralardayız.” 

Peki, ne yaptın futbol işlerini? Nerde oynayacaksın bu sezon?

İşte Düzce’de okurken orada bir takımda oynuyordum. Ama okullar tatil olunca buraya geldik malum. Sizin köyün takımı ile görüşüyoruz. Anlaşırsak oynayacağım.

Ee, ne kadar verecekler peki?

Anlaşırsak 4.000 peşin, sonradan da 4.000’i aylara bölecekler. Çok vermiyorlar amatörde ama bal ligine çıkarsak orada kazançlar daha iyi.

Hakkında hayırlısı olsun Cüneytcim” dedim. Biriyle konuşmak hem de Cüneyt gibi içinden mutluluk saçılan bir insanla konuşmak iyi gelmişti. Asaf, güneşten rahatsız olmasın diye bebek arabasının önünü örtüyordum, kenarlardan dışarıya bakıyordu. Örtüyü hafif aralayıp Cüneyt’e, Asaf’ı gösterdim.

İşte bizim ufaklık abisi…”

Oo maşallah ne kadar büyümüş…

Doğan büyüyor vallahi…” dedim. Bu arada kaldırımı iki taraflı kapatmış olduğumuzu fark ettim. Arkamdan otuz yaşlarında, kumral sakallı, maskeli, altında kot pantolon üzerinde mavi, kırmızı ve yeşil renkli ve kareli gömlek olan, benden uzunca ve kalıplı bir adam geliyordu.

Neyse Cüneytcim yolu kapatmayalım, görüşürüz inşallah” dedim. Vedalaştık.

Önüme dönüp yola devam edecektim. Arabayı bu adamın rahat geçebilmesi için yarım metre kadar ilerletmiştim. Cüneyt de tersim istikamette yol almaya başladı. Adam arkamdan gelirken Cüneyt’e, Asaf’ı göstermek için örtüyü araladığım zaman oğlanı görmüş olmalı ki yanımdan geçerken,

Maşallah Allah bağışlasın abi, benim de ikiz çocuklarım var” dedi ve yavaşladı. Ben de “Maşallah, ne güzel” diye cevap verdim. Ses tonumdan mı yoksa bir çocuk babası olmamdan dolayı mı bilinmez, cesaretini toplayarak ve mahcup bir sesle lafa girdi: “Yanlış anlama abi, 4 aydır sıkıntıdayım. Koronadan dolayı çalışamıyorum. Bana bir ekmek parası verir misin?”. Çocukluğumdan beri insanlara yardım etmeyi severdim. Biri yardım istese hemen koşasım gelirdi. Ancak zaman zaman kandırıldığım için artık ihtiyatlı davranıyordum. Örneğin biri para istediği zaman para vermez, ihtiyacın neyse gel alalım derdim. Böylece en azından paramın neye gittiğinden emin olurdum. Gerçekten ihtiyaç sahibi olmasa bile sonuçta bunu bir insan yiyecek veya içecekti. Böylece yardım boşa gitmemiş olacaktı. Neyse ki benim söylememe ihtiyaç bırakmadan devam etti:

Abi sen alsan da olur”. Benden büyük bir insanın bana abi diye hitap etmesi ve adamın sesindeki mahcubiyet, bir babanın bu hali yüreğime bir lav gibi akmaya başladı. Bir yandan kandırılmamak için temkinli davranmaya çalışıyor, bir yandan da gerçekten ihtiyaç sahibi olup olmadığını anlamaya çalışıyordum. Yoksa bir ekmek veya cebimdeki tüm parayı vermek sorun değildi. Bulunduğumuz cadde, fırın ve marketler ile doluydu. Hemen elli metre ilerimizde bazı sabahlar Asaf’ı kanguruyla önüme alıp simit almaya geldiğim “Fatma Teyze Köy Ekmeği” vardı.

Olur tabi, hemen şuradan alalım” diye kafamla fırını işaret ettim. İçim ezilmeye başlamıştı. Gerçekten ihtiyaç sahibi olmasa bile onun bahsettiği durumda olan bir sürü insan çevremizdeydi ve biz bundan habersizdik. Zira pek lüzumlu, olmazsa olmaz, rahatımıza rahat katacak şımarık sorunlarımızla meşguldük. Beynimden biri mermiyle vursa böyle etkiler miydi beni? Bir iki kelam etmek istedim. Boğazım düğümlendi.

Hepimizin başına gelebilir, üzülmeyin…” dedim. Üzüntüden kısık çıkan sesimle onu üzeceğimi anlamamıştım.

Seni de üzdüm sabah sabah kusura bakma…” dedi ve dağ gibi adam, başı önde yürüyordu. Bu tavırlar şüphemi dağıtmaya başlamıştı. Aslında emindim gerçek bir ihtiyaç sahibi olduğuna ama yine de eski kötü tecrübelerim bir yandan aklıma hücum edip duruyor ve buna engel olamıyordum. Zira çoğu zaman iyi niyetimin kurbanı olup, kendimi enayi gibi hissedip pişmanlıklar içinde uykumu kaçırdığım zamanlar azımsanmayacak kadar çoktu. Şimdi bir ekmek için amma da büyüttün diyeceksiniz. Mesele bir ekmek değildi. Eğer gerçek bir ihtiyaç sahibiyse ona daha fazla yardım etmeliydim. Ama ona yardım ederken de onu kırmamalı ve minnet altında bırakmamalıydım.

Nerede çalışıyordunuz?” diye sordum. 

Sarılar İnşaat diye bir firma, üç gündür gidiyorum. Yevmiyemi vermiyorlar çok bunaldım. Hak ettiğim parayı istiyorum, başka bir şey değil” dedi. Onun da içini açmaya ihtiyacı vardı. Kendimi onun yerine koyunca kafayı yiyecek gibi oluyordum. Tek başına olsan neyse de evde çocukları vardı, eşi vardı. Bir erkeği işkence edip öldürseniz böyle canı yanar mıydı? Ne diyeceğimi bilemedim. Mecburen sustum. İçimden böyle yapan patronlara sövüp sayıyordum. Allah onların belasını versin! Bir insanın emeğini sömürüp bu hallere düşürerek nasıl vicdan azabı hissetmeden yaşayabiliyorlardı. Cevabı bence basitti. Düşünmemek… Dini, inancı neydi bunların? “İşçinin alın teri kurumadan hakkını veriniz” diyen peygamberin dininden olmadıkları kesindi… Allah tez zamanda belalarını versin demekten başka elimden bir şey gelmiyordu. Fırına gelmiştik. Kapıda çekingen, ne yapacağını bilemez bir halde duruyordu.

Usta, lütfen gir ne ihtiyacın varsa al, çekinme bak!” dedim.

Ekmek yeter abi!” dedi. Bana abi demesi ayrı ekmek yeter demesi ayrı iki kurşun gibi kalbime saplandı.

Lütfen usta çekinme, bak neye ihtiyacın varsa al, evde çoluğun çocuğun var…” dedim. Adama ne diye hitap edeceğimi bilememiştim. Usta diye çıkmıştı ağzımdan, ben de devam ettirmiştim. Belki ismini vermek istemez diye sormamıştım. Hem bilirsem iyiliğin gizlisi makbuldür ilkesine ters düşerdi. Kardeşim diye hitap etsem benden büyüktü. Ben de abi desem garip olacaktı. Usta deyivermiştim işte, ne bileyim. Belki de Kurtlar Vadisi’ni düşünüyordum o ara Memati gelmişti aklıma, belki de inşaatta çalıştığı içindi, her ne ise…

Ekmek yeter…” diye yineledi. Usulca içeri girdi. Fırında çalışanlardan birinden ekmek istedi. Ben de tekerlek frenini açarak bebek arabasını kapı girişine bıraktım. Bir gözüm bebek arabasındaki Asaf’da bir gözüm de adamdaydı. Yani yarım içeride yarım dışarıdaydı. Ekmeği alınca bir eyvallah çekip başı önde kapıdan çıkıp sağa doğru cadde boyunca yürümeye başladı. Bir gözümle onun gidişine bakıyor diğer gözümle bebek arabasını kontrol ediyordum. Asaf, kafayı çoktan yandan dışarı çıkarıp beni aramaya başlamıştı. Alelacele parayı ödedim. Adamın peşinden koşup yardım etmek istiyordum ancak yalnız başıma değildim, koşamazdım. “En azından ekmek almasına yardım edebildim” dedim. Mahzun bir halde çıktım dışarı.

Bebek arabasının frenini çözüp ben de sağa doğru yola devam ettim. Markete gidip öteberi alacaktım. Nasıl söylesem biraz abur cubur alacaktım. Ancak artık utanıyordum. Birisinin ekmek almaya parası yokken ben nasıl zaruri olmayan şeyleri satın alacaktım. Ayaklarım evden çıkarken ki programa uygun bir şekilde kafa navigasyonuna önceden çizdiğim rotadaki markete doğru ilerliyordu. Ruhum ise çoktan buralardan uzaklaşmış. Kâh geçmişim kâh geleceğim arasında yarı hayâlât yarı hatırâtım arasında mekik dokuyordu. Kalbim hüngür hüngür ağlıyor, gözlerim bakıyor ama görmüyor, nefsim bile kendisinden biraz utanıyordu. Şeytan ise sağdan yanaşıp ne iyi adamsın başkası olsa yapmaz, bak senin sayende adam eve mahcup gitmeyecek tarzında vesveselerle hâyrı kendimden bilmem için çabalıyordu. “Kime bir hayır ulaşırsa Allah’tandır, kime bir şer ulaşırsa da nefsindedir” ayetiyle ilk hamlesini savuşturdum. Ama o durur mu? Kim bilir daha ne tatlı numaralarla başımı döndürmeye çalışacak. Ne zor iş gerçek bir hayırda bulunabilmek!

Yol üzerinde birden çok market vardı (özpaş, bim, şok, a-101, essen). Benim gideceğim market sonlardaydı. Zira hiçbir markette oradakiyle aynı lezzette çekirdek yoktu. Yol üzerindeki ilk market olan Özpaş’a henüz varmadan yolun sağında bir evin 10 metre kadar avlusu vardı. Bu avlunun başında az önce konuştuğum adamın durduğunu fark ettim. Avluya yaslanmıştı. Ancak uzaktan ne yaptığını göremiyordum. Sırtı benim geldiğim yöne, başı da hafif yana dönüktü. Belki de telefonla konuşuyordu. Adımlarımı hızlandırarak merakla ona yaklaşmaya başladım. Yanına vardığımda, birkaç ay önce şehrimizde patlayan havai fişek fabrikası bu kez benim içimde patlamıştı. Çünkü sessizce ağlıyor, yaşlar usulca gözlerinden maskelerinin ucundan görünen sakallarına dökülüyordu. Beni fark etti. 

Abi ilk defa böyle bir şey yaşıyorum, çok zoruma gitti!” dedi. İçim kavruldu, kalbim ezildi, midem ekşidi ve yanık kokusu burnuma kadar geldi. Bu koca adamı, bir babayı böyle ağlatan heriflere tekrar bela okuyarak ne diyeceğimi bilemez halde mırıldandım.

Usta bak, çocukların var, gel girelim şu markete ne ihtiyacın varsa alalım” dedim.

Ekmek yeter abi…” dedi. Ne yapacağımı bilemiyordum. Cüzdanımı çıkardım.

Olmaz öyle şey, çocukların var!” dedim. Cüzdanı açtım. Nakit taşıma alışkanlığını kaybedeli uzun zaman olmuştu. Bozuk 20’lik ve 10’luklar vardı bir de bir tane 5’lik. Ah keşke 1-2 gün önce karşıma çıksaydı, bir tane iki yüzlük taşıyordum cebimde. 30 lirayı eline sıkıştırdım.

Lütfen al!” dedim. Yalvarıyordum adeta. Tekrar elimi cüzdana daldırıp 5 lira dışında ne varsa elime alıp tekrar uzattım. 30 lirayı göstererek,

Bu yeter…” dedi. Zorladım.

Mümin mümine yardım etmezse olur mu hiç?” diyebildim. Afilli cümleler kuramıyordum. Böyle anlarda ağır manalı, süslü kelamlar etmek ukalalıktan başka bir şey olmazdı.  İstesem de güzel, derin manalı cümleler kuramıyordum çünkü içim kanıyordu. Zaten kelamlardan ziyade üstüne sinen ruh değil midir manayı veren…

Hadi gel, lütfen ne ihtiyacın varsa alalım!” dedim.

Allah razı olsun” dedi.

Asıl senden Allah razı olsun” dedim. Aklımda “komşusu açken yatan bizden değildir” hadisi dönüp dolaşıyordu. Ne kadar gafletteydim Allah’ım! Nasıl hesap verecektim öbür tarafta? Yazıklar olsun bana ve bütün diğerlerine diye içimden konuşmaya devam ettim. İkna etmiştim. Birlikte markete doğru yol almaya başladık. Otuz metre vardı veya yoktu.

Peynir yeter…” dedi. Birkaç kelam edip onunla dertleşmek, acısını paylaşmak, destek olmak istiyordum ancak bunu yaparken onu ezecek, minnet altında bırakacak sözler de etmek istemiyordum.

Nerede yaşıyorsun?” abi diye sordu.

Buralarda…” dedim.

Markete girdik. “Nolur çekinme bak, hepimizin başına gelebilir. Ben de ne varsa paylaşalım” dedim. Sonra acaba bu laflarımla onu incittim mi diye düşündüm. Ne zor şeydi minnetsiz iyilik yapabilmek. Kendimi sürekli onun yerine koyuyor, iyilik altında kalmanın da ne kadar zor olduğunu bir nebze hissedebiliyordum. Ne kadar ısrar ettiysem de bir kutu peynir ve bir paket süt dışında bir şey almadı.

Dernekten hallederim ben” dedi. Daha fazla ısrar edip onu kırmak istemedim. Dağ gibi adamdı, başı dumanlı, mahzun, hüzünlü…

Ödemeyi yaptım. En azından bir alışveriş çeki ayarlıyayım istedim. Bu markette öyle bir uygulama yokmuş. Ona daha fazla yardım edemememin sıkıntısı sardı beni. Keşke yanımda daha fazla nakit olsaydı. Daha bir sürü pişmanlıklar… Dışarıda beklemiş beni. Telefon numaramı vermek geçti aklımdan. Ancak onu minnet altında bırakmaktan korktum. Daha fazla yardım edememenin verdiği mahcubiyetle yanına geldim.

Usta hiç çekinme, bizim insanımız yardım severdir. Kime söylesen yardım eder” dedim. Korona sebebiyle hep uzak durmaya çalışıyorduk. Dayanamadık sarıldık birbirimize, dağ gibi adamdı.

Sağ olasın. Bugünü hiç unutmayacağım!” dedi.

Yolun açık olsun…” dedim. O sola doğru yol almaya başladı ben de Asaf’la sağa doğru devam ettim. Yaşadığım şokun etkisinde bir süre yola devam ettim. Asıl ben bir ömür boyu bugünü unutamayacağım. Belki bir-iki gün sonra bu kadar şiddetli hatırlamayacağım ancak artık bu hadise de hayatımın görünür dağlarından biri olacak. Ne zaman gaflet sarhoşluğu içinde boğulup bir medet arasam beni tutup sarsacak ve kendime getirecek. Ona yardım ettiğimi sanıyordu. Asıl sen benim yardımıma gönderildin be adam! İçimdeki bütün karanlıkların erimesine vesile oldun. Allah razı olsun. Bütün bir yazın sıkıntısı iltihabı patlamış sivilce gibi hem acı acı sızıyor hem de beni rahatlatıyordu.

    06.09.2020

Teşekkür: Yorum ve eleştirileri ile hikayemi güzelleştiren “Akademik Çalışma Okulu”, “Edebi Çalışma Grubu”nun değerli üyeleri, sevgili öğrencilerim ve yoldaşlarım Nisa Nur Köksal, Mustafa Dündar, Şahin Kılıç, Betül Akçay’a teşekkürü borç bilirim.

Diğer edebi çalışmalarımı görmek için tıklayınız…

Yazar Hakkında

Ahmet Fevzi Kibar

Ahmet Fevzi Kibar

Akademisyen, Hukuki Danışman ve Yazar
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Özel Hukuk yüksek lisans mezunu ve İstanbul Üniversitesi Özel Hukuk doktora eğitimi (devam ediyor). Kişiler, Aile, Eşya, Miras, Borçlar, Gayrimenkul, Fikri Mülkiyet ve Ürün Sorumluluğu Hukuku alanlarında çalışma yapmaktadır. Ayrıca hikâye, deneme ve eleştiri yazarlığı da yapmaktadır. Evli ve baba.

3 Yorumlar

  • Bir hadise ancak bu kadar güzel kaleme alınır ve yazıyı dökülür, okurken bizzat ben de hadiseyi yaşamış gibi hissettim, insanı sorgulamaya ve tefekkür etmeye sevk eden bir yazı olmuş. Elinize sağlık.

  • Hikayenizi okudum, çok etkileyiciydi. Sanırım daha güzel bir kelime ile ifade edemem. Olağan hayat akışımızın içinde o kadar ben merkezli düşünüyoruz ki, dışarda yaşanan hayatlara ve acılara uzak kalıyoruz. Bazen bizzat yaşadığımız olaylar bazen de böylesi araçlarla bu gaflet ve ümitsizlik halinden çıkabiliyoruz. Emeğinize sağlık…

  • Uzun zamandır hiç bu kadar soluk soluğa bir şeyler okumamıştım sanırım. Öyle ki an be an olayın içindeymişim gibiydi okudukça.. Hani gözleri dolar ya insanın, o misal etkiledi beni. Topluma ve yaşantılarımıza birebir ayna tutan çok başarılı bir olay öyküsü olmuş. Yazanın, hissedenin, yaşayanın yüreğine sağlık…

Yorum Yap

Konuşmaya Başla
WhatsApp Destek Hattı
Merhaba, EKMEK YETER bu konu hakkında destek alabilirsiniz...