Yaşı altmışı geçtikten sonra artık haddi aştık diyen bir piri faninin belalısıydı. Ne zaman dara düşse onun yanına sokulur, yardımını beklerdi. Alacağını aldıktan sonra bir teşekkür bile etmeyi çok görüp nankör bir it gibi ayaklarını sürüye sürüye, yerlere tüküre sümküre yola koyulurdu. “Huysuz ihtiyar, şeytan, bela, zorba…” aklına ne eserse sayar, saydırırdı.

            İhtiyar halen pili bitmemiş kulakları ile bunlara şahit olsa da kıyamaz, her seferinde onun muhtaç olduğu halde kuyruğunu kıstırmış bir it gibi yanına sokulmasına müsaade eder, ne ihtiyacı varsa görürdü. Ona söylediği tek şey “Rahman suresini bilir misin?” idi. O da cin çarpmış bir surat ve donuk, boş ve soğuk bakışları ile cevap verirdi. “Yooo… Bilmem…”

            Bir gün yemek ister, başka bir gün para ister, öbür gün uyumak için yer isterdi. İhtiyar her seferinde onu mütebessim bir sima ile karşılar ve ihtiyacını giderirdi. İhtiyacı karşılanınca kaçmak için ayaklanır, ihtiyarı tanımazdan gelirdi. İhtiyar ardından seslenirdi “Rahman’ı bildin mi?”.

            “Yooo… Bilmem…”

            Bir zaman geçti. Aralarındaki ilişki hiç değişmedi. İhtiyarın tebessümüne muhatap olsa taşlar ufanıp kum olacakken bu nankör itin ne tavrı değişti ne bilgisi… İhtiyar artık onun sadece ihtiyacını giderdi. Ardından seslenmeyi kesti. Ama o şuursuz bir hayvan gibi ezberlediği davranışlarını tekrar etmeye devam etti.

            Bir gün ihtiyar öldü. O da gidecek başka kapı aradı. Her kapıda ilk ikramdan sonra kovuldu. Kuduz bir it gibi sokaklarda sürtüp ölümünü bekler oldu. Hep aynı şeyi zikreder oldu. “Yooo… Bilmem”. Adını Yobi koydular. Yobi aşağı, yobi yukarı… Bir kuru kemik parçası peşinde koşturup durdu, son kalan mecali ile…

            Bir gün o da öldü. Mezar taşı yapan ustanın çırağı acemiliğini geçirsin diye çalakalem ayetler işlediği bir mezar taşının üzerine Yobi yazdılar. Kimsesizler mezarlığına gömdüler.

            Mezarlığı ziyarete gelen gidenler bu ayeti Osmanlıca zannettiler. Herhalde eski bir mezar diye hürmet eder oldular. Okumayı yeni öğrenen bir çocuk mezar taşlarını okurken onunkini de okumaya başladı ancak sadece “Yo-bi, Do-um ta-ri-hi be-li de-il, ö-lüm ta-ri-hi ö-nem-li de-il” diye okudu. “Şurada ne yazıyor baba?” diye babasına ayeti sordu. Babası, “Osmanlıca oğlum, ben okuyamam” dedi. Uzaklaştılar.

            Bir gün mezarlığı bir arif ziyaret etti. Her bir mezarın başında bir miktar duruyor, bazısına selam verip dua okuyor, sonra da adeta onlarla konuşuyordu. Yobi’nin mezarının başına geldi. Ayeti okudu.

            “İnnel insane li’Rabbihi Lekenud,

            Ve İnnehu alâ zâlike Leşehîd,

            Ve İnnehu Lihubbi’l-hayrî Leşedîd.[1]

            Sonra da işaret parmağını kaldırıp Rahman suresini okudu. Arif her “Febi eyyi âlâ i Rabbikumâ Tukezzibân” ayetini okuduğunda mezardan acı bir ses yükseldi:

            “Yooo… Bilmem…”


[1]  İnsan, rabbine karşı pek nankördür. Şüphesiz buna kendisi de şahittir; O, aşırı derecede mal sevgisine kapılmıştır.

Yazar Hakkında

Ahmet Fevzi Kibar

Akademisyen, Hukuki Danışman ve Yazar Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Özel Hukuk yüksek lisans mezunu ve İstanbul Üniversitesi Özel Hukuk doktora eğitimi (devam ediyor). Kişiler, Aile, Eşya, Miras, Borçlar, Gayrimenkul, Fikri Mülkiyet ve Ürün Sorumluluğu Hukuku alanlarında çalışma yapmaktadır. Ayrıca hikâye, deneme ve eleştiri yazarlığı da yapmaktadır. Evli ve baba.

Yazarın Diğer İçerikleri