OLAY I: A, arkadaşı C’den siyah paltosunu satın almak için ona 1.500 lira teklif etmiştir. C ise mavi montunu işaret ettiğini sanarak teklifi kabul etmiştir.

            Soru: Söz konusu olayda hukuki sonuç doğuran bir sözleşme meydana gelmiş midir?

            Olayımızda A’nın, C’nin paltosunu satın almak için ona 1.500 lira teklif etmesi borçlar hukukuna göre bir öneridir. Öneri, bir sözleşmeyi meydana getirmek amacıyla bir kişinin teklifini içeren ve karşı tarafa yöneltilmesi gereken bir irade beyanıdır. Söz konusu irade beyanı hazır olanlar arasında yapılabileceği gibi hazır olmayanlar arasında da yapılabilir. Ayrıca icabın süreli yapılıp yapılmamasına göre de hükümleri değişecektir (TBK m. 3 vd.). Olayımızda hazırlar arası bir icap söz konusudur.

            TBK m. 2’ye göre; “Taraflar sözleşmenin esaslı noktalarında uyuşmuşlarsa, ikinci derecedeki noktalar üzerinde durulmamış olsa bile, sözleşme kurulmuş sayılır”. Yani bir sözleşmenin kurulabilmesi için taraflar arasında sözleşmenin esaslı noktalarına ilişkin bir uygunluk aranacaktır. Olayımızda bir satış sözleşmesi yapılmak istenmektedir. TBK m. 207’e göre bu sözleşmenin esaslı noktaları; satıcının, satılanın zilyetlik ve mülkiyetini alıcıya devretme borcu ile alıcının buna karşılık bir bedel ödemesidir. Olayımızda A’nı yaptığı icapta bu esaslı hususlar mevcuttur.

            A’nın bu teklifi üzerine taraflar arasında bir sözleşmenin kurulabilmesi (olayımızda satış sözleşmesi) C’nin buna uygun bir kabul beyanında bulunması gerekir. Kabul ise yapılan bir öneriye karşılık muhatap tarafından önerene yöneltilen ve sözleşmeyi öneriye uygun olarak meydana getirme arzusunu kesin olarak ifade eden irade beyanıdır. Olayımızda C’nin irade beyanı, A’nın icabına karşılık kabul niteliğinde değildir. C’nin irade beyanı artık yeni bir icap niteliğindedir. Her ne kadar taraflar anlaştık zannetse de irade beyanları birbirine uygun değilse gizli uyuşmazlıktan söz edilir ve sözleşme yine kurulmamıştır. Bu nedenle henüz A ile C arasında bir satış sözleşmesi kurulmuş değildir. 

            OLAY II: A, D’nin kolunda görüp çok beğendiği gümüş bilekliği, akli dengesi bozuk olan D’den, D’ye 500 lira vererek satın aldığını iddia etmektedir.

            Soru: D’nin babası B, A’dan bu bilekliği geri almak istemektedir. A ise bilekliğin parasını D’ye verdiğini, ayrıca D ile anlaştığını ifade ederek bilekliği geri vermeme hususunda ısrarcıdır. A ile D arasında hukuki sonuç doğuran bir sözleşme kurulmuş mudur? Burada A mı yoksa D’nin babası mı haklıdır? Neden?

            TBK m. 1’e göre bir sözleşmenin kurulabilmesi için tarafların iradelerini karşılıklı ve birbirine uygun olarak açıklamaları gerekir. Taraflar bir sözleşmenin kurulması noktasında birbirine uygun irade beyanı gösterdikten sonra bu sözleşmenin geçerli olabilmesi için aranan bazı şartlar vardır. Bunların başında ise ehliyet gelmektedir. Yani tarafların böyle bir sözleşme yapmaya ehliyetleri olmalıdır (TMK m. 9 vd.).

            Olayımızda tarafların (A ile D) yapmaya çalıştıkları sözleşme bir satış sözleşmesidir. Satış sözleşmesi niteliği gereği tam iki tarafa borç yükleyen bir sözleşmedir. Yani her iki taraf açısından da bir borçlandırıcı işlemdir. Dolayısıyla bu sözleşmeyi yapmak için her iki tarafın da fiil ehliyetinin bulunması gerekir. TMK m. 16 gereğince sınırlı ehliyetsizlerin bu sözleşmeyi yapabilmesi için kural olarak yasal temsilcisinin rızası gerekir. TMK m. 15’e göre ise; “Kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, ayırt etme gücü bulunmaya kimsenin fiilleri hukuki sonuç doğurmaz”. Dolayısıyla bu kimselerin irade beyanları hukuki sonuç doğurmaz.

            Olayımızda D’nin ayırt etme gücü bulunmadığı belirtilmiştir. TMK m. 15’e göre bu kimselerin irade beyanları hukuki sonuç doğurmayacağı için A ile D arasındaki satış sözleşmesi geçersizdir (kesin hükümsüzdür). Sınırlı ehliyetsizlerin aksine tam ehliyetsizlerin yasal temsilcilerinin onların hukuki işlemlerine sonradan rıza göstermesi işlemdeki sakatlığı düzeltmez. Ancak söz konusu hukuki sonucun gerçekleşmesi için A ile D’nin yasal temsilcisi olan babası arasında en baştan yeni bir satış sözleşmesi yapılmalıdır. Bu sebeple A iddiasında haksız, D’nin babası ise haklıdır.

            OLAY III: A ile F, F’nin Çınarcık ilçesindeki tapuya kayıtlı taşınmazının satışı konusunda anlaşmıştır. Bu hususu kendi aralarında yazılı bir sözleşme ile imza altına almışlardır.

            Soru: A ile F arasında geçerli bir sözleşme kurulmuş mudur? Bu durum nasıl bir sonuç doğurur?

            Bir sözleşmenin geçerli olabilmesi aranan şartlardan biri de şekil şartıdır. TBK m. 12’e göre; “Sözleşmelerin geçerliliği, kanunda aksi öngörülmedikçe, hiçbir şekle bağlı değildir”. İlgili hükme göre borçlar hukukunda şekil serbestisi kabul edilmiştir, ancak bunun kapsamı kanunda aksinin öngörülmüş olması ile sınırlandırılmıştır. Dolayısıyla olayımızda tarafların yapmaya çalıştığı sözleşmenin türü tespit edilip bu sözleşme için ilgili düzenlemelerde bir kanuni şeklin geçerli olup olmadığı araştırılmalıdır. Zira TBK m. 12/2’ye göre; “Kanunda sözleşmeler için öngörülen şekil, kural olarak geçerlilik şeklidir. Öngörülen şekle uyulmaksızın kurulan sözleşmeler hüküm doğurmaz”.

            Olayımızda bir satış sözleşmesi mevcuttur. Satış sözleşmesi; taşınır satışı ve taşınmaz satışı olarak iki farklı şekilde düzenlenmiştir. TBK m. 207 vd.’nda taşınır satışı için herhangi bir şekil öngörülmezken TBK m. 237’de taşınmaz satışının geçerli olabilmesi için, sözleşmenin resmi şekilde düzenlenmesi öngörülmüştür. Olayımızda bir taşınmaz satış sözleşmesi yapılmak istenmektedir. Ancak taraflar (A ile F) sözleşmeyi kanuni şekline aykırı olarak yazılı şekilde düzenlemiştir. Dolayısıyla bu sözleşme, kanunda öngörülen şekle aykırılık sebebiyle geçersiz (kesin hükümsüz) niteliktedir.

            OLAY IV: A, ekonomik olarak sıkıntılı bir süreçten geçmektedir. Acilen paraya ihtiyaç duymaktadır. Bu durumdan haberdar olan F, A’nın rayiç bedeli 500.000 lira olan köydeki tarlası için 75.000 lira teklif etmiştir. A her ne kadar başlangıçta bu teklife yanaşmasa da ödeme günü yaklaşıp başka yerden para bulamadığı için teklifi kabul etmiş ve taşınmazı tapuda F’ye 75.000 liraya devretmiştir.

            Soru: A ile F arasında kurulan sözleşmede nasıl bir hukuki durum mevcuttur. A, F’ye taşınmazını böyle düşük bir fiyata devrettiğine pişman olmuştur. Bu durumda bir hukukçu olarak size müracaat etseydi, ona nasıl yardımcı olmanız gerekirdi?

            Olayımızda gabin (aşırı yararlanma) hali söz konusudur. TBK m. 28’e göre; “Bir sözleşmede karşılıklı edimler arasında açık bir oransızlık varsa, bu oransızlık, zarar görenin zor durumda kalmasından veya düşüncesizliğinden ya da deneyimsizliğinden yararlanılmak suretiyle gerçekleştiği takdirde, zarar gören…” gabin sebebiyle durumun özelliğine göre ya sözleşme ile bağlı olmadığını diğer tarafa bildirerek veya sözleşmeye bağlı kalarak edimler arasındaki oransızlığın giderilmesini isteyebilir.

            Gabin hali, bir sözleşmeyi geçersiz kılar. Ancak bu geçersizlik kesin hükümsüzlük değil iptal edilebilir niteliktedir. Öğretideki tanımıyla gabinin olduğu hallerde bozulabilir bir geçerlilik hali mevcuttur. Yani gabin sebebiyle iradesi sakatlanan taraf TBK m. 28/2’de belirtilen süreler içerisinde (1 ile 5 yıllık hak düşürücü süreler) geçersizliği ileri sürmezse sözleşme geçerliliğini koruyacak, eğer bu süreler zarfında gabin halini ileri sürerse sözleşmenin geçersizliği ortaya çıkacaktır.

            Olayımızda gabinin şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediğine baktığımızda öncelikle karşılıklı edimler içeren yani tam iki tarafa borç yükleyen sözleşme niteliğinde olan bir satış sözleşmesi söz konusudur. Karşılıklı edimler arasında açık bir oransızlık da mevcuttur. Zira rayiç bedeli 500.000 lira olan tarla 75.000 liraya satılmıştır. Ayrıca söz konusu durum A’nın zor durumda bulunmasından F’nin yararlanması suretiyle meydana gelmiştir. Olayımızda gabinin şartları mevcuttur. Bu durumda A, ya sözleşme ile bağlı olmadığını diğer tarafa bildirerek ediminin geri verilmesini ya da sözleşmeye bağlı kalarak edimler arasındaki oransızlığın giderilmesini talep edebilecektir. Bu durumda durumun özelliğine göre hangi talebin yerine getirileceğine hâkim karar vermelidir. Ayrıca hâkim edimler arasındaki dengesizliğin giderilmesini sağlarken mutlaka edimlerin değerleri eşitlenecek ölçüde bir arttırma veya indirme şeklinde yapması gerekmez. Diğer tarafın katlanması beklenecek ölçüye kadar orantısızlığın azaltılması yeterli olacaktır. Bu olayımız açısından bedelin 250 veya 350 bin liraya çıkarılması şeklinde olabilir.

            OLAY V: A, dedesinden kendisine kalan evde eski bir yüzük bulur. Yüzüğü bir kuyumcuya gösterir. Kuyumcu bu yüzüğün herhangi bir değerli maden içermediğini ancak böyle eski tarz yüzüklerin alıcısı olduğunu belirterek 250 liraya yüzüğü satın alabileceğini belirtir. A ise en azından bu parayla bir yemek yerim diyerek teklifi kabul eder. A, yüzüğü sattıktan sonra bir arkadaşının bu yüzüğü 25.000 liraya satın aldığını ve yüzüğün değerli bazı madenler içerdiğini öğrenir. A, deliye döner.

            Soru: A, bir hukukçu arkadaşı olarak size bu durumu izah etseydi. Ona nasıl bir tavsiyede bulunmanız doğru olurdu?

            Olayda bahsedilen durum bir irade sakatlığı hali olan hile (aldatma)’ dir. Hile (aldatma), bir kimsenin, davranışı ile diğer şahsı irade beyanında bulunmaya yönlendirmek için o şahısta yanlış bir fikrin doğumuna veya doğrulanmasına yahut devamına kasten yol açmaktır. Yani bir kişinin kasıtlı olarak saik hatasına düşürülmesi olarak nitelendirilebilir.

            Aldatma TBK m. 36’da;  karşı tarafın aldatması ve üçüncü kişinin aldatması olarak ikiye ayrılır. Olayımızda aldatma fiili, A’nın satış sözleşmesi kurduğu kuyumcu tarafından bizzat gerçekleştirildiği için burada karşı tarafın aldatması söz konusudur. Aldatma hali geçersizlik sebeplerinden olup yaptırımı iptal edilebilirliktir. Yani iradesi aldatma yoluyla sakatlanan taraf sözleşmenin iptalini TBK m. 39’da öngörülen 1 yıllık süre içinde istemezse sözleşmeyi onamış yani geçerli hale getirmiş olur. Bu sebeple aldatma, yanılma ve korkutma halleri öğretide düzelebilir geçersizlik hali olarak ifade edilmektedir.

            TBK m. 36/1’e göre; “Taraflardan biri, diğerinin aldatması sonucu bir sözleşme yapmışsa, yanılması esaslı olmasa bile, o sözleşmeyle bağlı değildir”. Burada aldatma halinin varlığı için şartlar belirtilmiştir. Öncelikle bir taraf, karşı tarafın kasti davranışı ile sözleşme yapma konusunda aldatılmış olmalıdır. Olayımızda kuyumcu tarafından yüzüğün değerli bir taş içermediği belirtilerek A’nın 250 liraya yüzüğü satması sağlanmıştır. Diğer şart ise aldatmanın sözleşmenin yapılmasına sebep olması (nedensellik bağı)’dır. Olayımızda A’nın söz konusu sözleşmeyi yapmaya ikna olması, kuyumcunun davranışı sebebiyledir. Böylece olayımızda aldatma yoluyla A’nın iradesi sakatlanmıştır. Bu durumda A, TBK m. 39’da öngörülen hak düşürücü süre (aldatmayı öğrenmesinden itibaren 1 yıl içinde) zarfında iptal hakkını kullanarak sözleşmeyi geçersiz hale getirebilir.

            Ayrıca TBK m. 39/2’ye göre aldatan kişi, sözleşme ister aldatma sebebiyle iptal edilmiş olsun ister iptal edilmemiş olsun; aldatmaya maruz kalanın bu yüzden uğradığı zararı tazmine mecburdur. Sözleşmeye onay vermiş olmak, tazminattan feragat anlamına gelmez. Dolayısıyla A, sözleşmeyi iptal etmese bile aldatma sebebiyle uğradığı zararın tazminini talep edebilecektir. A, varsa uğradığı zararının tazminini talep hakkına sözleşmeyi onaması durumunda da sahiptir. Öğretideki baskın görüşe göre burada sadece menfi (olumsuz) zararların tazmini istenebilecektir.

            OLAY VI: A, X işletmesinde satılmak üzere C’den telefon üzerinden satın aldığı malları alması için çalışanı B’yi her ay düzenli olarak C’nin işletmesine göndermektedir. A, bu durumu C’ye ilk kez B’yi mal almaya gönderdiği zaman bildirmiştir. Zamanla artık A telefon bile etmeden C malları B’ye teslim eder olmuştur. A, B’yi Ocak 2020’de işten çıkarmıştır. Bu duruma çok sinirlenen ve son iki aylık maaşını A’dan alamayan B, C’ye şubat ayının mallarını teslim almak için gitmiştir. A tarafından bu hususta bilgilendirilmeyen C, malları B’ye teslim etmiştir. B’nin malları teslim almasından birkaç saat sonra A’nın yeni çalışanı D malları teslim almaya gelmiştir.

            Soru 1: A’nın malları teslim alması için C’ye, çalışanı B’yi göndermesi nasıl bir hukuki durumdur. C’nin, B’ye teslimat yapması borcun ifası sayılır mı?

            Söz konusu durum TBK m. 40 vd.’nda düzenlenen temsil işlemidir. Temsil esasen doğrudan ve dolaylı temsil olarak iki türlü karşımıza çıkar. TBK m. 40 vd.’nda düzenlenen doğrudan temsildir. TBK m. 40’a göre doğrudan temsil; “Yetkili bir temsilci tarafından bir başkası adına ve hesabına yapılan hukuki işlemin sonuçları, doğrudan doğruya temsil olunanı bağlar”.

            Temsil verme işlemi, temsil olunacak kişi (TO)’nin tek taraflı irade beyanı ile tesis edilir. Temsilcinin bu işlemi kabul etmesi gerekmez. Ancak bu yetkiyi kullanıp kullanmamada özgürdür. Temsil yetkisini kullanma kimi zaman taraflar arasındaki mevcut bir sözleşme gereğince bir yükümlülük de olabilir. Bu durumda temsil etme aynı zamanda bir borç olarak sorumluluk doğuracaktır. Olayımızda taraflar arasında çalışanını temsil etme yetkisini de içeren bir iş ilişkisi mevcuttur ve A, çalışanı B’yi, C’den malları teslim almak noktasında yetkilendirmiştir.

            Bir borcun ifasının gerçekleşmesi için ifayı almaya yetkili kişiye yapılması gerekir. Yoksa ifa gereği gibi yerine getirilmemiş olur. Olayımızda C ifayı, A’nın yetkili temsilcisi B’ye yaptığı için bu geçerli bir ifadır. B, söz konusu ifayı A’nın adı ve hesabına kabul eder ve ifanın sonuçları A üzerinde doğar.

                        Soru 2: B’nin işten çıkarıldıktan sonra C’den mal teslim alması nasıl bir hukuki sonuç doğurur?

            TBK m. 41/2’ye göre; “Temsil yetkisi üçüncü kişilere bildirilmişse temsil yetkisinin içeriği ve derecesi, bu bildirime göre belirlenir”. Olayımızda böyle bir bilgilendirme A tarafından C’ye yapılmıştır. TBK m. 42/3’e göre de “Temsil olunan verdiği yetkiyi üçüncü kişilere açıkça veya kısmen geri aldığını onlara bildirmediği takdirde, yetkinin geri alındığını iyiniyetli üçüncü kişilere karşı ileri süremez”. İlgili hükme göre temsil olunan, temsilcinin yetkisini daha önceden bildirdiği üçüncü kişilere karşı söz konusu yetkiyi geri aldığını da bildirmek yükümlülüğü altındadır. Aksi halde durumdan habersiz iyiniyetli üçüncü kişilerin yetkisi sona erdirilen temsilci ile yaptıkları işlemle bağlı olurlar.

            Olayımızda A’nın, B’nin yetkisine son vermediğini C’ye bildirmemesi ve durumdan habersiz C’nin malları teslim etmesi ile birlikte C ifayı gerçekleştirmiş kabul edilecektir. Söz konusu durumdan zarar gören A ise bu durumda bu zarara sebep olan B’den, zararlarının tazminini isteyebilir.

Yazar Hakkında

Ahmet Fevzi Kibar

Akademisyen, Hukuki Danışman ve Yazar Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Özel Hukuk yüksek lisans mezunu ve İstanbul Üniversitesi Özel Hukuk doktora eğitimi (devam ediyor). Kişiler, Aile, Eşya, Miras, Borçlar, Gayrimenkul, Fikri Mülkiyet ve Ürün Sorumluluğu Hukuku alanlarında çalışma yapmaktadır. Ayrıca hikâye, deneme ve eleştiri yazarlığı da yapmaktadır. Evli ve baba.

Yazarın Diğer İçerikleri