OLAY I: A, antikacı B ile antika mobilyaların 600.000 TL’ye satışı hususunda anlaşır. Anlaşma uyarınca B, mobilyaları 20 Kasım 2018 tarihinde teslim edecek, A ise satış bedelinin yarısını peşin, diğer yarısını en geç 30 Aralık 2018 tarihinde ödeyecektir. Ayrıca A’nın bedelin tamamını zamanında ödememesi halinde B derhal sözleşmeden dönebilecektir. A, 300.000 TL’yi peşin olarak ödemiş, B de mobilyaları A’nın evine 20 Kasım 2018 tarihinde teslim etmiştir. A mobilyaları teslim alır almaz, mobilyalara özel bir usta tutarak 5.000 lira karşılığında bakım yaptırmış, mobilyaların hasarlı kısımlarının orijinaline uygun olarak restorasyonu için 10.000 lira harcamış, ayrıca mobilyalara özel 15.000 lira karşılığında aksesuarlar tasarlatmıştır. Bir süre sonra 30 Aralık 2018 tarihi gelir; ancak A, kasasındaki paraların işyerinde çıkan yangında yanması sebebiyle kalan 300.000 TL’yi vaktinde ödeyemez. Bunun üzerine B sözleşmeden döner.

Soru 1: B’nin sözleşmeden dönmesi üzerine ifa edilen edimlerin diğer tarafın malvarlığında nasıl bir hukuki sonuç ortaya çıkaracağını irdeleyiniz.

B’nin sözleşmeden dönmesi üzerine bu sözleşmeye dayanarak ifa edilmiş kazandırmalar sebepsiz hale gelecektir. Yani hukuki sebepten yoksun olacaktır. BK m. 77’ye göre, “haklı bir sebep olmaksızın, bir başkasının malvarlığından veya emeğinden zenginleşen, zenginleşmeyi geri vermekle yükümlüdür”. Bu durum sebepsiz zenginleşmeyi netice verir.

Öğretide bu madde yorumlanarak sebepsiz zenginleşmenin meydana gelebilmesi için dört şartın aranacağı belirtilmektedir.

1)Zenginleşme: Zenginleşmeye konu olabilecek değerlerin tam bir dökümünü yapmak mümkün değildir. Kısaca ekonomik bakımdan bir anlam ifade eden her türlü mal, hizmet, hak, maddi veya fikri varlıklar, fırsat ve avantajlar zenginleşmeye konu olabilir. Tek işlevi kişiye manevi bir tatmin sağlamaktan veya manevi zarardan kurtarmaktan ibaret olan değerler ve durumlar sebepsiz zenginleşmeye konu olamaz. Olayımızda tarafların edimleri bu açıdan zenginleşme şartını sağlayacak maddi edimlerdir. Ayrıca bu zenginleşmeler, A ve B’nin malvarlığının aktifini artıran zenginleşme türüne örnektir. Ayrıca zenginleşme kapsamına iktisap edilen şeyin yanı sıra bunun sağladığı yarar ve semereler gibi iktisapla nedensellik bağı içindeki her türlü kazanç dahildir.

2) Geçerli Bir Sebebin Bulunmaması: Sebepsiz zenginleşmeden söz edebilmek için bir kimsenin malvarlığında ortaya çıkan zenginleşmenin geçerli bir sebebe dayanmaması gerekir. Bu duruma BK m. 77/2’de ifa sonucu zenginleşmeler açısından örnekler verilmiştir.  BK m. 77/2’ye göre, “bu yükümlülük, özellikle zenginleşmenin geçerli olmayan veya gerçekleşmemiş ya da sona ermiş bir sebebe dayanması durumunda doğmuş olur”. İlgili kanun maddesinde sebepsiz zenginleşmenin görünüm şekillerinden en yaygınlarına “özellikle” ibaresi kullanılarak belirtilmiştir. Olayımızda bu örneklerden sona ermiş bir sebebe dayanan zenginleşme türü söz konusudur. Ayrıca ifa dışındaki zenginleşmeler de hayatın olağan akışı içerisinde kural olarak geçerli bir sebebi olamayacağı için daima sebepsiz zenginleşme konusu olabilecektir. Ancak kanunun özel bir hükmü zenginleşmenin iktisabını haklı kılıyorsa iade talep edilemez. Örneğin, MK m. 712, 713, 771, 774, 777, 993 gibi.

3) Fakirleşme: Tartışmalı bir şarttır.Ancak İsviçre ve Türk doktrininde ve uygulamasında hâkim görüş, bunu “malvarlığının azalması” veya “fakirleşme” şartı olarak ifade etmektedir. Bu görüşe göre, zenginleşme ancak bir başkasının malvarlığındaki fakirleşmenin karşılığı olarak ortaya çıkmışsa bir iade borcundan söz edilir. Burada fakirleşme miktarı, sebepsiz zenginleşmenin iadesi hususunda iade talebine kesin bir üst sınır çizecektir. Eğer zenginleşme miktarı fakirleşmeden çoksa, fakirleşme tutarından fazlası sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre istenemez.

Alman Hukuku’nda sebepsiz zenginleşmenin fakirleşme şartına bağlı olmadığı, öğreti ve uygulamada ittifakla kabul edilmiştir. Bu sistemde iade borcu doğması için geçerli bir sebebe dayanmaksızın başkasının hukuki alanından yararlanmak suretiyle kazanç elde etmek yeterli görülmektedir.

4) Nedensellik (İlliyet) Bağı: Sebepsiz zenginleşmeye dayanan bir alacak hakkı doğması için malvarlığı azalanın fakirleşmesiyle diğer tarafın zenginleşmesi arasında nedensellik bağı olması gerekir. Ancak buradaki nedesellik bağı haksız fiillerdekinden farklıdır. Zira haksız fiillerde failin davranışıyla zarar arasında nedensellik bağı aranırken burada herhangi bir davranıştan bağımsız şekilde, fakirleşme ile zenginleşme olguları arasında bir sebep sonuç ilişkisi aranacaktır. Yani tazminat hukukundaki uygun nedensellik kavramından daha geniş bir illiyet bağıdır. Sadece hayatın olağan akışı bakımından gerçekleşmesi normal karşılanacak bir zenginleşmeler değil en beklenmedik ve istisnai şekilde bile olsa fakirleşme karşılığı gerçekleşen bütün zenginleşmeler iade borcu kapsamına girecektir.

Buna göre olayımızda sözleşmeden dönülmesi üzerine ifa sırasında geçerli olan sebep sonradan ortadan kalktığı için ifa edilen edimler, diğer bir deyişle A’nın malvarlığından çıkan 300.000 lira ve B’nin malvarlığından çıkan mobilyalar diğer tarafın malvarlığında sebepsiz zenginleşme oluşturacaktır.

            Soru 2: Sözleşmeden dönülmeseydi, ancak sözleşme esaslı hata sebebiyle iptal edilseydi 1. soruya vereceğiniz yanıtta değişiklik olur muydu?

Bunun belirlenmesi de yapılan işlemlerin sözleşmenin iptalinden etkilenip etkilenmemesine göre olacaktır. 

İrade sakatlığının yaptırımı düzelebilir hükümsüzlüktür. Burada geçersizlik ifa sırasında da mevcuttur. İptal hakkının kullanılmasıyla artık işlemin onanması da mümkün olmaz. Eğer bu sözleşmeye dayanılarak yapılan kazandırma sebebe bağlı bir işlem ise bu işlemin sebebindeki bir geçersizlik onu da geçersiz hale getirecektir. Böylece söz konusu tasarruf işlemi örneğin, mülkiyetin devredilmesi sonucunu doğurmayacaktır. Dolayısıyla devretmek isteyen tarafın malvarlığından ayrılıp diğer tarafın malvarlığını geçmemiş olacağı için bir sebepsiz zenginleşme konusu olmayacaktır. Henüz kendi malvarlığında olduğu için diğer kişinin elinde bulunan eşyası için istihkak davası ve şartları gerçekleşmişse diğer davaları açarak malı geri alabilecektir. Yani istihkak davasının varlığı henüz sebepsiz zenginleşmenin gerçekleşmediği anlamına gelmektedir. Diğer taraf sadece zilyetliği kazanmış olur. 

B’nin yaptığı tasarruf işlemi (mobilyaların zilyetliğini ve mülkiyetini devri amacıyla teslim) taşınır mülkiyeti devir işlemidir. Bu tasarruf işleminin sebebe bağlı olup olmadığı kanunda açık değildir. Öğretide bu husus tartışmalıdır. Eğer taşınır mülkiyetinin devri için yapılan tasarruf işlemini soyut işlem olarak kabul eden görüşü esas alırsak satım sözleşmesinin iptal edilmesi mobilyaların mülkiyetinin A’ya geçmesine engel olmayacak ve A sebebi geçersiz bir tasarruf işlemi sonucunda mobilyaların mülkiyetini devraldığı için sebepsiz zenginleşmiş olacaktır. Bu mobilyaların iadesi sebepsiz zenginleşme kapsamında B tarafından talep edilecektir. Eğer sebebe bağlı olduğu görüşü kabul edilirse sebebin geçersiz hale gelmesi ile birlikte tasarruf işlemi de geçersiz hale geleceği için mülkiyet A’ya geçmemiş olacağı için B, mobilyaları istihkak davası yoluyla geri isteyebilecektir. Mobilyalar halen B’nin mülkiyetinde kabul edildiği için de sebepsiz zenginleşme konusu olmayacaktır.

A’nın 300.000 lira ifası ise B’nin malvarlığına karıştığı (MK 776) için artık B’nin malvarlığına geçmiştir. Dolayısıyla B bu kazanım açısından sebepsiz zenginleşmiştir.

Soru 3: Ortadan kalkan sözleşme üzerine tarafların iade borcunun kapsamını sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre belirleyiniz.

Yukarıda yaptığımız açıklamalar açısından her iki edim açısından da tartışmalı olan hususları bir kenara bırakarak iki edim açısından da sebepsiz zenginleşmenin varlığını kabul ederek değerlendirelim:

Zenginleşen kişinin iyiniyetli veya kötüniyetli olmasına göre iade borcunun kapsamı BK m. 79 ile 80’de ayrı ayrı belirtilmiştir. Olayımızda hem A, hem B iyiniyetli sebepsiz zenginleşendir.

BK m. 79/1’e göre, iyiniyetli zenginleşen A, zenginleşmenin geri istenmesi sırasında elinden çıkmış olduğunu ispat ettiği kısmın dışında kalanı geri vermekle yükümlüdür. Dolayısıyla A, zenginleşmenin geri istendiği sırada mobilyalar ne durumdaysa bu haliyle onları iade borcu altındadır. Ayrıca varsa söz konusu iktisap sebebiyle elde edilen semere ve faydalar da iade borcunun kapsamına dahildir. Örneğin iade konusu şey bir inek olup bunun yavrusu doğmuş olsaydı bu da iade kapsamına ve bu inekten o güne kadar elde edilen süt gibi faydalar da iade kapsamına dahil edilecekti. Bununla birlikte iktisap yüzünden ortaya çıkan kayıplar da iade borcundan mahsup edilecektir.

B de iyiniyetli zenginleşen olduğu için temerrüde düşmesi için ihtar gereklidir (TBK.m.117/f.2). Bu nedenle temerrüt faizi ödemekle yükümlü değildir.

BK m. 80’de ise giderleri isteme hakkı düzenlenmiştir. Bu maddenin ilk fıkrasına göre, A mobilyalar için yapmış olduğu zorunlu ve faydalı masraflarını (5.000 ve 10.000 lirayı) isteyebilecektir. Maddenin üçüncü fıkrasına göre A lüks masrafların ödenmesini isteyemez. Ancak kendisine karşılık önerilmezse, o şey ile birleştiği ve zararsızca ayrılması mümkün bulunan eklemeleri geri vermeden önce ayırıp alabilirler. Böylece A, mobilyalara yaptığı 15.000 liralık aksesuara karşılık B bir karşılık önermezse ve bunların sökülüp alınması eşyaya zarar vermeyecekse bunları söküp alabilir.

OLAY II: B, A ile yazlık evin boyanması ve çatısının onarılması için anlaşmıştır. B evin adresini A’ya vermiş ve tarif etmiştir. B’nin evi birbirinin aynısı şeklinde yan yana inşa edilmiş bir sitede bulunmaktadır. A adrese intikal ettiğinde yanlışlıkla B’nin değil de C’nin evini boyamış ve çatısını onarmıştır.

Soru 1: Olayda nasıl bir hukuki durum mevcuttur?

Olayda A herhangi bir ifa borcu olmaksızın C’nin malvarlığında bir zenginleşmeye sebep olmuştur. Bu sebepsiz zenginleşme türüne ifa dışında sebepsiz zenginleşme türlerinden müdahaleden ve dış etkiden doğan zenginleşme denilmektedir. Müdahaleden doğan zenginleşmenin de birçok farklı görünüşü (zenginleşenin davranışından, üçüncü kişinin davranışından, bir olaydan, fakirleşenin davranışından kaynaklanan) vardır. Burada fakirleşenin kendi davranışıyla sebep olduğu bir sebepsiz zenginleşme mevcuttur.

Yukarıdaki olayda detaylı incelediğimiz zenginleşme (C’nin evi boyanmış ve çatısı onarılmıştır), fakirleşme (A’nın emek ve malzemesi), geçerli bir sebebin olmaması (sözleşme A ile C arasında değil A ile B arasındadır) ve illiyet bağı (C zenginleştiği oranda A fakirleşmiştir) gerçekleşmiştir.

Soru 2: A, B ve C’den bir talepte bulunabilir mi? Ayrı ayrı değerlendiriniz.

A fakirleşmesi sebebiyle sadece C’den talepte bulunabilir. Zira sebepsiz zenginleşmenin şartlarının gerçekleşmesi üzerine zenginleşen ve fakirleşen arasında kanun gereği bir borç ilişkisi doğar. Bu borcun konusu malvarlığında oluşan fazlalığı iade etmektir. Dolayısıyla bu borç ilişkisi zenginleşen ile fakirleşen arasında nispi bir ilişkidir. Ancak taraflar arasında ileri sürülebilir, üçüncü kişilere karşı ileri sürülemez. Ancak A varsa B ile aralarındaki sözleşmeden doğan veya haksız fiil gibi başka bir borç kaynağından doğan bir talebi B’ye karşı ileri sürebilir. Ancak sebepsiz zenginleşmenin iadesi talebini ancak C’ye karşı ileri sürebilir.

OLAY III: A, B’ye bir yıl içinde X Vakfı tarafından kendisine burs sağlanacağı taahhüdünde bulunmuştur. Ayrıca A, X vakfı bu bursu sağlamazsa B’ye 8.500 lira para vereceğini de belirtmiştir.

Soru 1: Olayımızda nasıl bir hukuki durum söz konusudur? Tanımlayınız.

Olayda A, B ile anlaşarak sözleşmenin dışında kalan üçüncü bir kişinin (X’nin) bir fiilde bulunmasını taahhüt etmektedir. Bu durum üçüncü kişinin fiilini üstlenme kurumudur (BK m. 128). BK m. 128/1’e göre, “üçüncü kişinin fiilini başkasına karşı üstlenen, bu fiilin gerçekleşmemesinden doğan zararı gidermekle yükümlüdür”. Burada giderilmesi gereken zarar olumlu zarardır.

Soru 2: Söz konusu hukuki kurumun niteliklerini ve benzer kurumlardan farkları nelerdir? Kısaca belirtiniz.

Öncelikle edime konu olabilecek her şey üçüncü kişinin fiilini üstlenmeye konu oluşturabilir. Yani üçüncü kişinin bir yapma, verme veya vermeme fiili taahhüdün konusu olabilir. Buna karşılık üçüncü kişinin iradesine bağlı olmayan taahhütler, üçüncü kişinin fiilini üstlenme değil ayrı bir garanti sözleşmesi oluşturabilir. Üçüncü kişinin fiilini üstlenmede de bir garanti etme söz konusudur. Fakat ancak üçüncü kişinin, garanti verilene bir edimi yerine getirmemesinin söz konusu olduğu hallerle sınırlıdır. Halbuki garanti sözleşmesi ile bir taraf diğerine onun için gerçekleşebilecek, kendisinin sorumlu olmadığı bir riskten doğacak zararın tamamını veya bir kısmını gidermeyi taahhüt eder. Böylece baskın görüşe göre, üçüncü kişinin fiilini üstlenme, garanti sözleşmesinin özel bir türüdür. Biz de bu görüşteyiz. Garanti sözleşmesi, kanunda özel olarak düzenlenmediği için BK m. 128, üçüncü kişinin fiilini üstlenme dışındaki garanti sözleşmelerine de kıyasen uygulanabilir.

Üçüncü kişinin fiilini üstlenme sözleşmesi bağımsız ve asli bir borç oluşturur. Yani bu sözleşmeden doğan borç üçüncü kişinin edimini yerine getirmek değil bu edimin yerine getirilmemesi üzerine doğacak zararı giderme borcudur. Bu borç aslında bir tazminat borcu değil sözleşmeyle yüklenilen asıl borçtur. Genel olarak taahhüt üçüncü kişinin fiilini yerine getirmemesi yüzünden uğranılan zararın para ile tazminidir. Ancak para ile tazmin yerine aynen tazmin de kararlaştırılabilir. Para ile tazmin kararlaştırıldığı durumlarda kefalet sözleşmesine benzese de asli borç olma niteliği açısından kefaletten ayrılır. Zira kefilin borcu asıl borca bağlı bir borçtur. Böylece alacaklı kefile müracaat etmeden önce asıl borçluyu takip edip bu takip sonuçsuz kalınca kefile müracaat edebilir. Ayrıca kefil asıl borçlunun alacaklıya karşı ileri sürebileceği bütün savunmaları yapabilir. Halbuki üçüncü kişinin fiilini üstlenen kural olarak asıl borçlunun ileri sürebileceği savunmalara dayanamayacağı gibi alacaklı, üçüncü kişi fiili yerine getirmezse doğrudan üstlenene müracaat edebilir. Bu açılardan bakıldığında üçüncü kişinin fiilini üstlenme sözleşmesi kefalet sözleşmesinden daha ağır bir sorumluluk doğurmaktadır. Dolayısıyla bir sözleşmenin kefalet mi yoksa üçüncü kişinin fiilini üstlenme sözleşmesi mi olduğu anlaşılamıyorsa yükümlülük altına giren lehine yorum ilkesi gereğince yapılan sözleşmenin kefalet olduğu kabul edilmelidir.

Son olarak BK m. 603’e göre, “kefaletin şekline, kefil olma ehliyetine ve eşin rızası şartına ilişkin hükümler, kişisel güvence verilmesine ilişkin diğer sözleşmelere de uygulanır”. İlgili hüküm kapsamında kişisel güvence vermeye dair sözleşmeler arasında üçüncü kişinin fiilini üstlenme de bulunduğundan, gerçek kişiler bakımından bu sözleşme için kefalet sözleşmesinde aranan nitelikli yazılı şekil aranacaktır. Fakat bu madde sadece gerçek kişiler için söz konusu olup tüzel kişiler için geçerli değildir. Dolayısıyla olayımızda bir gerçek kişi olan A’nın B’ye kişisel güvence vermesi söz konusu olduğundan aralarındaki sözleşme BK m. 583’te öngörülen nitelikli yazılı şekilde yapılmamışsa geçerli olmayıp sonuç doğurmaz.

Soru 3: Taraflar arasında öngörülen bir yıllık süre nasıl bir nitelik arz eder?

Üçüncü kişinin fiilini üstlenme sözleşmesinde riziko gerçekleşip borç doğuncaya kadar lehine taahhütte bulunulan için ileri sürebileceği bir talep yoksa da ileride bir alacak hakkı elde etmeye yönelik bir beklenen hak söz konusudur. Riziko gerçekleştiğinde ise zararı giderme borcu doğduğunda bu borç muaccel olacaktır.

Üçüncü kişinin fiilini üstlenme sözleşmelerinde bazen süre öngörülmektedir. Bu süre ya sorumluluğun azami süresini ya da sorumluluğun doğacağı zamanı belirtebilir. Burada öngörülen bir yıllık süre taahhüdün süresi değil X vakfının fiili yerine getirmesi gereken süredir. Böylece bu süre içerisinde X vakfı fiili yerine getirmeyince A borçtan kurtulmayıp tam tersine A’nın borcu doğacaktır.

Soru 4: Bir yıllık süre sonunda X vakfı tarafından B’ye burs sağlanmayınca ortaya nasıl bir hukuki sonuç çıkar?

X vakfı tarafından B’ye burs sağlanmayınca BK m. 128 gereğince kural olarak B’nin olumlu zararının taahhütte bulunan A tarafından giderilmesi gerekir. Bunun için de B’nin zararının hesaplanması şarttır. Ancak taraflar zararı giderme tarzını ve ödenecek miktarı baştan belirleyebilirler. Böylece taraflar anlaşarak alacaklının olumsuz zararını giderileceğini kararlaştırabilir. Bazen riziko gerçekleşince ödenmek üzere götürü bir miktar kararlaştırılmış olabilir. Bu takdirde, alacaklının gerçek zararı daha fazla olsa da sadece taahhüt edilen miktarı ödeme borcu doğar. Ancak burada zarar gerçekleşmese de yahut daha az olması halinde ne olacağı bir yorum meselesidir. Tarafların iradeleri yorumlanarak bir sonuca varılacaktır. Olayımızda kural olarak A’nın ödemesi gereken tutar 8.500 lira olarak belirlendiği için bu miktarı ödeyerek bu borçtan kurtulabilir.

OLAY IV: A, tarlasını B’ye satmıştır. Ancak satım sözleşmesinde B’nin, C yararına bir kaynak hakkı tanıması borcu da öngörülmüştür.

Soru 1: Satım sözleşmesinde böyle bir borç öngörülmesi nasıl bir hukuki durum ortaya çıkarır?

Burada A ile B yaptıkları bir sözleşme içerisinde sözleşmenin tarafı olmayan üçüncü bir kişi yararına bir alt sözleşme yapmışlardır. Bu kurum BK m. 129’da düzenlenmiştir. Bu sözleşmede de temsilde olduğu gibi üçlü bir ilişki söz konusudur: Vaadeden (borçlu), vaadettiren (alacaklı) ve üçüncü kişi (lehtar).

Borçlunun, alacaklıya üçüncü kişiye taahhütte bulunmasını sağlayan ilişkiye karşılık (teminat) ilişkisi denilir. Bu ilişki çok çeşitli şekilde mevcut olabilir (satım, kira, eser, bağışlama vb.). vaadettirenin, üçüncü kişi yararına bir taahhüt elde etmesinin sebebi ise kazandırma (değer) ilişkisi olarak adlandırılır. Bu husustaki kazandırmanın da çeşitli sebepleri olabilir (bağışlama, bir borcu ifa, bir alacak elde etme gibi). Vaadedenin edimi üçüncü kişiye ifa etme yükümlülüğü sonucu vadeden ile üçüncü kişi arasında meydana gelen ilişkiye de edim ilişkisi denilir.

Soru 2: Söz konusu kuruma göre C bu borcun yerine getirilmesini talep edebilir mi?

Üçüncü kişi yararına sözleşme iki türü vardır: Bunlar, eksik ü.k.y.s. ile tam ü.k.y.s.’dir. Bir ü.k.y.s.’de lehdarın vadedenden ifayı talep hakkı yoksa bu eksik ü.k.y.s. iken ifayı talep yetkisi varsa bu tam ü.k.y.s.’dir. Eksik ü.k.y.s.’de ifayı sadece vaadettiren isteyebilecekse de o da ancak ifanın lehdara yapılmasını isteyebilir. Eksik ü.k.y.s.’de, tam ü.k.y.s.’den farklı olarak borç ilişkisinin nisbi niteliğine bir istisna yok gibi görünmektedir.

BK m. 129/1’e göre, “kendi adına sözleşme yapan kişi, sözleşmeye üçüncü kişi yararına bir edim yükümlülüğü koydurmuşsa, edimin üçüncü kişiye ifa edilmesini isteyebilir”. İlgili hükme göre kanunkoyucu eksik ü.k.y.s.’yi asıl kabul etmektedir. TBK m. 129/2’de belirtilen ek şartların varlığı (tarafların amacı veya örf ve adete uygun düştüğü takdirde) yahut özel bir kanun hükmünün bulunması (Örneğin; BK m. 130, TKK m. 1454, 1478, KTK m. 97 gibi) halinde ise tam ü.k.y.s.’nin varlığı kabul edilecektir.

Dolayısıyla sözleşmenin tam mı yoksa eksik nitelikte olduğunun tespitine göre bu sorunun cevabı değişecektir. Tam nitelikte olabilmesi için tarafların amacından veya örf ve adetten yahut bir kanun hükmünden bunun anlaşılması gerekmektedir. Söz konusu sözleşmede tarafların buna yönelik bir amacı gözükmemektedir. Ayrıca örf ve adette böyle bir uygunluğun bulunduğu da olayda belirtilmemiştir. Dolayısıyla olayımızda bir eksik ü.k.y.s. vardır ve C böyle bir talepte bulunamaz.

Soru 3: Eğer taraflar tam ü.k.y.s. için anlaşmış olsalardı ve C, kaynak hakkının kurulması için bir talepte bulunmadan ölmüş olup mirasçıları böyle bir talepte bulunmuş olsalardı nasıl bir hukuki sonuç doğardı?

BK m. 129/2’ye göre, “üçüncü kişi veya ona halef olanlar bu hakkı kullanmak istediklerini borçluya bildirdikten sonra, alacaklı borçluyu ibra edemeyeceği gibi, borcun nitelik ve kapsamını da değiştiremez”. İlgili hükme göre lehdar veya halefleri bu hakkını kullanacağını vadedene (borçluya) bildirinceye kadar, vaadettiren (alacaklı) bu hak üzerinde tasarruf imkanına sahiptir. Şu halde bildirim yapılıncaya kadar vaadettiren, vadedenle anlaşarak ibra yoluyla tamamen veya kısmen bu borcu ortadan kaldırabilir veya borcun nitelik ve hükümlerini değiştirebilir. Lehdar veya halefleri hakkını kullanacağını bildirince vaadettirenin onun bu hakkını etkileyecek tasarruf yetkisi ortadan kalkar. Bu bildirim, hukuki işlem benzeri fiildir. Alacak hakkını doğuran sözleşme bir şekle bağlı olsa bile bu bildirim şekle bağlı değildir. Hatta örtülü olarak yapılması da mümkündür. Bildirim yapıldığı andan itibaren vaadettirenin alacak üzerindeki tasarrufları lehdarı etkilediği oranda kendiliğinden geçersizdir.

Bildirimin yapılması üzerine lehdar veya halefleri artık alacak hakkı üzerinde söz sahibi olur. Böylece vaadettirenle vadedenin yanısıra, vadedenle lehdar arasında da çeşitli talep hakları ve savunmalara varlık veren bir ilişki ortaya çıkmış olur. Örneğin lehdarın vadedenden başka bir alacağı varsa ve kanundaki şartları da yerine getiriyorsa bu alacak ile takas hakkını kullanabilir. 

Yazar Hakkında

Ahmet Fevzi Kibar

Akademisyen, Hukuki Danışman ve Yazar Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Özel Hukuk yüksek lisans mezunu ve İstanbul Üniversitesi Özel Hukuk doktora eğitimi (devam ediyor). Kişiler, Aile, Eşya, Miras, Borçlar, Gayrimenkul, Fikri Mülkiyet ve Ürün Sorumluluğu Hukuku alanlarında çalışma yapmaktadır. Ayrıca hikâye, deneme ve eleştiri yazarlığı da yapmaktadır. Evli ve baba.

Yazarın Diğer İçerikleri