Öğrenci Akademik Makale

ANAYASAL BİR HAK OLARAK SENDİKAL HAKLARIN İNCELENMESİ

ANAYASAL BİR HAK OLARAK SENDİKAL HAKLARIN İNCELENMESİ
Ahmet Fevzi Kibar
Arş. Gör. Ahmet Fevzi Kibar

Sendikal haklar, tarihin her döneminde sesi duyulmayan işçi sınıfına ses olmuştur. Sendikal hakların ortaya çıkışı kolay olmamış çekilen sıkıntı ve zorlukların ardından verilen mücadelelerin sonucunda hak kazanımları mümkün olmuştur. Çalışmamızda sendikal hakların dünyada doğuşu ve Türkiye’de nasıl şekillendiği tarihsel ve anayasal düzlemde incelenirken toplumsal tabandaki karşılığı örnekler üzerinden anlatılmıştır.

(EXAMINATION OF UNION RIGHTS AS A CONSTITUTIONAL RIGHT)

YAZAR: Fatma ATİLE

ÖZET

Sendikal haklar, tarihin her döneminde sesi duyulmayan işçi sınıfına ses olmuştur. Sendikal hakların ortaya çıkışı kolay olmamış çekilen sıkıntı ve zorlukların ardından verilen mücadelelerin sonucunda hak kazanımları mümkün olmuştur. Çalışmamızda sendikal hakların dünyada doğuşu ve Türkiye’de nasıl şekillendiği tarihsel ve anayasal düzlemde incelenirken toplumsal tabandaki karşılığı örnekler üzerinden anlatılmıştır. Çalışmamızın genel amacı ise sendikal hakların kullanımına ilişkin sorun tespitinde bulunmak ve genel bir bakış açısı ortaya koymaktır.

Anahtar Kelimeler: Sendikal Haklar, Türkiye, Anayasa.

ABSTRACT

Throughout the history, union rights have represented worker class whose voice hasn’t been heard. The creation of union rights had not been an easy process, their adoption became possible only after they faced an important struggle and problem. This article aims to focus on the adoption of union rights in the world and our country from both a historical and constitutional viewpoint meanwhile also providing examples to understand how union rights are perceived in the social base to create a general perspective about the topic.

Keywords:  Union Rights, Turkey, The Constitution.

GİRİŞ:

“Söyledim ve ruhumu kurtardım.” diyen Karl Marx, 18. ve 19. yüzyılın işçi sınıfı açısından hiç de aydınlık olmayan dönemlerinde ruhunu kurtarmanın yolunu söylemekte bulmuştur. Aradan geçen yüzlerce yıla ve elde edilen tüm kazanımlara rağmen henüz işçi sınıfı açısından aydınlık günler doğmuş değildir. Bu yazımızda sendika ve yoğun olarak işçi hakları tarihine ilişkin söyleyeceklerimiz ruhumuzu kurtarmaktan ziyade bu alanda yapılan çalışmalara katkı sağlayıp kurtuluşu işçi hakları alanında atılacak hukuki adımlarla beraber sağlayabilmektir. Her ne kadar tarihsel süreç içerisinde okuyacaklarımız ruhumuzu belli noktalarda rahatsız etse de verilen mücadeleler ve elde edilen kazanımlar daha iyi yerlere ulaşma noktasında umudumuzu kaybetmeden çalışmaya bizleri teşvik edecektir.

Erasmus “Hukukçularla başlayalım… Bunlar, Sisyphos gibi, kan ter içinde dağın tepesine çıkardıkları kaya aşağı yuvarlandıkça, tekrar yukarı çıkarırlar.”[1] derken haklıydı. Hukukçulara düşen görev; tarih boyunca aşağı itilmek, yok sayılmak istenen hakları tutup yine ait oldukları yere taşımak olmuştur. Bu yükü kimisi savunmada kimisi iddia makamında kimisi de kürsülerde taşımıştır. Çalışmamızda işçi-işveren ilişkilerinin büyük değişim yaşadığı Sanayi Devrimi ve sonrasında yaşananları hem dünya hem de Türkiye özelinde değerlendirip anayasal süreçte izlediği yol ve ulaştığı son nokta değerlendirilmektedir.

Emek tarihine ilişkin daha iyisini mümkün kılmak gayesiyle kaleme alınan yazımızın bu alandaki yükü omuzlayacak gönüllü Sisyphoslara öncü olması dileğiyle… 

A) Dünya’da Sendikal Hareketin Doğuşu:

“Çevresindeki halkın yoksulluğunun amansız çığlığını sık sık duymak zorunda kalan herkes, düşüncelerini en zarif ve en yumuşak görüntülerle dile getirebileceği estetik inceliği hemen kaybeder. Hatta bir zaman için, anayurdunda yaşadıkça unutamayacağı bir dille, acının diliyle konuşmayı siyasi görevi olarak kabul edebilir.”[2]

Emeğin ve emekçi sınıfın tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir. Tarihin her döneminde var olan, tarihin her sahnesinde çığlıkları duyulmayan, bir şekilde göz ardı edilmekle ve ezilmekle karşı karşıya kalan sınıf, işçi sınıfı olmuştur. Bu sınıfsal ilişki tarihsel süreçte farklı şekillerde karşımıza çıkmış; yeri gelmiş derebeyi ile serf, yeri gelmiş kalfa-usta, işçi-işveren olmuştur. Antik Mısır’da insan eliyle inşa edilen en büyük yapı olma unvanını asırlarca taşıyan Keops Piramidi konuşulduğu kadar bu piramidin inşasında çalıştırılan işçiler konuşulmamış ve tarih onlara her daim emeklerinin bir adım gerisinde yer vermiştir. Sanayi Devriminde de var olan işçi sınıfı bu dönemde olduğu kadar bundan önce de var olmuş ve ücret, çalışma koşulları gibi hak taleplerinde bulunmuştur. 18. yüzyılda karşılaştığı yasaklama ve ağır cezalarla o dönemlerde de karşılaşmış, 1385’te işi bırakıp köylerine dönerek eyleme girişen tüm kalfalar kulakları kesilerek insafsızca cezalandırılmıştır.[3]

Dünya ve insanlık tarihinde dönüm noktası olan Sanayi Devrimi ekonomik, siyasi, sosyolojik yapıyı değiştirdiği kadar işçi-işveren arasındaki tarihsel algıyı da kökünden değiştirmiştir. Sanayi devrimini anlamak için öncesinde yer alan birtakım uygulamaları incelemek gerekir. Bu incelemeye Sanayi Devriminin doğduğu coğrafyadan başlanmalıdır.

İngiltere’de Sanayi Devrimi öncesi dönemde görülen “kalfa birlikleri” veya “arkadaş birlikleri” (compagnonnage) olarak adlandırılan örgütlenmeler usta hegemonyası karşısında kalfaların tepkilerinin ve ekonomik özgürlüğe ulaşmalarının umudu olmuştur. Birbirlerine kardeşlik duygusu ile bağlı birlik mensupları her daim birbirlerine destek olmuş, içlerinde hasta ve düşkün olanlara yardımcı olmuşturlar. 1711 Normandiya’daki cam imalathanesinde çalışan işçiler ücret artış taleplerini bu örgütlenmeler aracılığı ile elde etmiştirler. Söz konusu birlikler sadece ustalara karşı taleplerin yerine getirilmesinde değil; yeri geldiğinde ustalarla da birleşerek mallara düşük bedel ödeyerek ücret-gelir dengesini bozmak isteyen tüccarlara karşı da mücadele vermiştirler.[4]

Sanayi Devrimi sürecinde üretim maliyetlerini azaltmak amacıyla hızlanan makineleşme beraberinde yedek bir işçi kitlesini de doğurmuş, bu durum işçilerin öfkelerinin makinelere yönelmesine yol açmıştır. Özellikle 19. yüzyıl başlarında yoğun bir şekilde makine kırma eylemleri gerçekleştirilmiş, bu eylemler bir süre makineleşmeye geçişi yavaşlatsa da, ilerleyen süreçte bu tür eylemlere idam cezası verilmesi ile işçilerin direnişi durdurulmuş ve makineleşme kaldığı yerden hızla ilerlemeye devam etmiştir.[5] Bundan önce var olan temelinde zanaatın yer edindiği samimi usta-kalfa-çırak ilişkisi yerini sermayeyi önceleyen işçi-işveren ilişkisine bırakmış ve tarımsal üretimin yerini sanayi üretimi almıştır. Makinelerin icadı ile şehir merkezlerini kaplayan fabrikalar sağladığı istihdam ile bu bölgelerde işçi sınıfının yoğunlaşmasına sebep olmuştur. Sanayide üretimi arttırmak için iş bölümü ve uzmanlaşma artmış, böylece işçiler vasıfsızlaştırılarak yerleri kolay ikame edilir bir hale getirilmiştir. Bu durum işçilerin pazarlık gücünü azaltmış ve maaşlarının düşmesine sebep olmuştur. Sanayi devrimi üretimde artışı getirmekle kalmamış, işçi sınıfının emeğine yabancılaşmasına da sebep olmuştur. Sanayi merkezlerinde zor şartlar altında çalışmaya mahkûm edilen bu işçi yığınları, şehirlerde bir araya gelerek günümüz sendikalaşma hareketinin de temelini atmıştırlar.

Sendikal hareketin neden İngiltere’de doğduğunu anlamak için önce sendikacılığın tanımını incelemek gerekmektedir. Sendikacılık, üretim sürecini bizzat denetleme imkânını yitiren; üretim araçlarına, üretimle ilgili malzemelere ve emeğinin ürünlerine malik birer bağımsız üretici olmaktan çıkmış, hayat boyu ücretli statüsünde çalışmaya mahkûm bir işçi sınıfı içinde gelişen bir örgütlenme biçimidir. [6]  Bu tanımı kavrayabilmek için sanayi devrimi ile özdeşleşen fabrikalara ve işçilerin çalışma koşullarına da değinmek gerekir. Fabrikalar salt üretim merkezi olmaktan ziyade kırsalda işsiz kalıp kentlere göç eden kitlelerin buluştuğu yer olmuş; kol gücüne dayalı iş yapan, çalışılan saat başına göre ücretlendirilen, çalışma saatlerinin uzunluğu ve ağır çalışma şartları altında ezilen bir sınıfın mekânı olmuştu. 1830’lu yılların İngiltere’sinde tekstil işkolunda çalışan on binlerce işçinin haftalık ücreti 10 şilini geçmiyordu. Yine benzer tarihlerde İngiltere’de madenlerde çalıştırılan çocuk ve kadın işçilerin hayatı acımasız koşullar altında iş cinayetleri ile son buluyordu.[7] İnsan hayatını hiçe sayan tüm bu olaylar karşısında duyarsız kalan devletler ve işverenlere karşı işçiler çözüm arayışı içine girmiştirler.. Çözüm; sıkıntıların kaynağı, devrimin doğduğu topraklarda filizlenmişti: Tek çare örgütlenmektir.

İngiltere’de 15. yüzyıldan beri var olan kalfa loncaları (“combination” ve “association”) 18. yüzyılda yaygınlık kazanmış,, faaliyetleri ve etki alanları arttırılmıştır.. Örgütlenme yolunda ilk sendikalar dizgi ve baskı işçileri tarafından kurulmuştur..[8]

18. yüzyıl boyunca bu birlikler; birliğe üye olmayan işçilerin istihdamını engelleme, asgari ücretin tespitinde taleplerini sunma, çırakları için çalışma yaş sınırının belirlenmesi gibi belli başlı taleplerini elde etseler de bu süre zarfında herhangi bir zorlukla karşılaşmadıklarını söylemek gerçekçi olmayacaktır. Ne yazık ki tüm faaliyetler ve hak talepleri İngiliz örfi hukuku tarafından “fesat hareket” olarak adlandırılıyor ve meşru sayılmıyordu. Yargı sisteminin yanı sıra işverenler de işçilerin seslerinin bu denli çıkmasından rahatsızdı. Bu rahatsızlık 1720 yılından itibaren parlamentoda ses buldu, işverenlerin talepleri doğrultusunda 1721, 1723, 1749 ve 1773’te sendikal hareketleri bastırıcı birtakım yasalar çıkartıldı. 1799 ve 1800 yıllarında çıkarılan iki kanun (Combination Acts) ile birlikte sendikalaşma ve grev yapma yasaklandı. Bu yasaklamalar İngiltere’de 1824 yılına dek, Kıta Avrupa’sında ise çok daha uzun yıllar devam etti.

1824 yılında parlamento tarafından başlatılan bir soruşturma sonunda yasaklamaların; ayaklanmaları bastırmak bir yana halkın, özellikle işçilerin güvensizlik ve düşmanlık duygularını arttırdığı, işçilere şiddetten başka çıkar yol bırakmadığı ve toplumda huzursuzluk yarattığı tespit edildi. Bu tespitin sonunda yasaklamalar kaldırılarak, sendikal faaliyetler yasal hale getirildi. Yasaklamaların kalkmasının ardından grev sayısında ve örgütlenme faaliyetlerinde artış gözlendi. Bunun üzerine endişeye kapılan parlamento 1825 yılında sendikal hakların kullanımına ilişkin birtakım sınırlamalar getirdi. Bu tarihler, İngiltere’de ekonomik hayat açısından çalkantılı bir döneme rastlamaktadır. Makinelerin sayısında meydana gelen artış el tezgâhında çalışan binlerce insanın işsiz kalmasına sebep olmuşken fabrikalarda çalışan işçiler son derece kötü çalışma koşulları altında ezilmekteydi. Adam Smith’in tasavvur ettiği serbest piyasanın hâkim olduğu kapital düzen işlerliğini yitirmeye başlamıştı. Tüm bu şartlar işçileri yeni bir çıkış yolu aramaya itmişti. Fourier, Saint Simon ve Louis Blanc’in başını çektiği, üretim araçlarının üzerindeki özel mülkiyetin kaldırmasını savunan görüş işte bu zaman diliminde geniş yankı bulmuştu. Bu fikrin İngiltere’deki savunucusu Robert Owen olmuştu.[9]

İngiliz iş insanı, kooperatifçi, düşünür olan Owen; kötü şartlar altında çalışan işçilerin durumunu iyileştirmeye yönelik önlemlerin alınması gerektiğini savunmuş, bizzat kendi fabrikasında bu önlemleri alarak işe koyulmuştur. Bu önlemler arasında 10 yaşından küçük çocukların çalıştırılmaması, mesai saatlerinin 12 saate indirilmesi sayılabilir. Amacı işçi lehine tüm bu önlemler alınarak işçilerin hayatından çalmadan da kâr edilebileceğini göstermekti. Başarılı da oldu, o dönemde diğer işverenler fabrikadaki işleyişi görmek için bizzat Owen’ın fabrikalarına geliyorlardı. Owen’ın çabalarının da etkisiyle parlamento “Fabrika Yasası”[10]  çıkarttı. 1833 yılında işçi örgütlenmeleri üzerine çalışan Owen hayal ettiği düzeni “Üretici Sınıfların Büyük Milli Manevi Birliği” adlı sendikal örgütlenme altında gerçekleştirmek istiyordu. Kurduğu bu sendikanın bir süre başkanlığını yapsa da başarılı olamadı. Owen işçilerin siyasi eylem yapmaları fikrine sıcak bakmıyordu. Ona göre öne sürdüğü barışçıl genel grev fikri en ideal mücadele aracıydı. Düşünceleri, kendi fabrikalarında gerçekleştirdiği atılımları ile gerek İngiliz sendikacılığı gerekse dünya sendikacılık tarihinde öncü isimler arasına girmeyi başaran Robert Owen hayal ettiği düzeni kuramadan dünya sahnesinden ayrıldı.[11]

Owenizmin başarısızlığa uğraması ile işçi sınıfı bir kez daha yenilgi ile karşı karşıya kalmış, bu yenilgi örgütlenmenin tek başına yetersiz kaldığının da göstergesi olmuştu. Zira işçi sınıfı bir kez daha işverenler ve devlet karşısında güçsüz düşmüştü. Sermayedar yanlısı yasalar her defasında ilerleyişin önüne ket vuruyordu. Oy hakkı olmadığı için parlamentoda temsil edilmeyen işçi sınıfı sesini mecliste duyuramıyor, çıkarılan yasalar ile neredeyse sendikal alanda atılan her adım yeni bir yasaklama ile karşılaşıyordu. Artık örgütlenmek yetersizdi. Ya parlamentoda yer alacak ya da ezilmeye devam edeceklerdi. Bu farkındalık, ilerleyen on yıl boyunca Chartist Hareket’i işçi sınıfının yeni rehberi yaptı. Bir işçi hareketi olan Çartizm, 1838’den başlayarak yaklaşık on yıl içinde işçiler arasında azımsanamayacak derece etki görmüştü. Temelinde işçi sınıfının verdiği mücadelenin politik reformlar ile desteklenmediği müddetçe başarıya ulaşamayacağı fikrini taşıyan hareket, çok büyük bir kitlesel destek görmüştü. Harekete adını da veren “People’s Charter” yani dilimize “halk bildirgesi” olarak çevrilen bir bildiri ile 6 maddede taleplerini açıklayarak bu bildiriyi emekçi sınıfının imzalamasına öncü oldular. 1848 yılına gelindiğinde milyonlarca işçinin imzaladığı bildiri Avam Kamarası’na iletildi. Siyasi irade üzerinde oluşturulacak baskı ile işçi sınıfının içinde bulunduğu durumun vahameti görünür kılınacak böylece daha iyi yaşam koşulları için kanun çerçevesinde seslerini siyasi otoriteye iletmiş olacaklardı. Bu bildiride: İşçi sınıfının da oy hakkının olması, düzenlenen seçimlerin gizli yapılması, parlamento üyelerine ücret ödenmesi gibi politik alanda etkin bir işçi sınıfı yaratmaya dönük talepler bulunmaktaydı. Bildiri parlamento tarafından reddedildi. Yenilgiye rağmen Çartizm emekçi sınıfı tarafından gerçekleştirilen ilk siyasi hareket olarak tarihe geçti. Bu tarihten itibaren artık işçi sınıfı politik alanda daha etkin olmaya başladı. 1918 yılında önce oy hakkının kazanılması ve ardından İşçi Partisi’nin kurulumu ile devam eden hareketin Türkiye özelinde nasıl gelişme gösterdiğinin de incelenmesi gerekmektedir.[12]

B) TÜRKİYE’DE SENDİKAL HAREKETİN DOĞUŞU

Sendikal hakların Türkiye’de doğuşu batılı ülkelere nazaran daha geç bir tarihe rastlar. Sendikal haklar bu topraklarda bir direnişin, alttan gelen bir hak talebinin sonucunda oluşmaktan ziyade siyasi iradelerin girişimleri sonucunda şekillenmiştir.[13] Türkiye’ye sendikal hakların geç girmesindeki bir diğer sebep sanayileşmenin Osmanlı’da geç başlamasıdır. Aysen Tokol ise bu durumu iki sebebe bağlar, bunlar: Türkiye Cumhuriyeti kurulana kadar ülkenin büyük bir kesiminin tarım toplumu olması, Osmanlı’dan gelen tımar sisteminin işleyişiyle de bağlantılı olarak toprakta özel mülkiyete izin vermemesi; bir diğer sebep ise zaten sayısı az olan sanayilerin yabancıların elinde bulunması ve işe alımlarda yabancı veya gayrimüslim işçilere öncelik tanınması sonucu işçiler arasında kolektif bir bilincin oluşamamasıdır..[14]

Söz konusu çıkarımlar Osmanlı Döneminde herhangi bir sendikal hareketin olmadığı anlamına gelmemektedir. 1908 yılından önce kurulan birtakım örgütlerin sendika sayılıp sayılamayacağı tartışmalı olmakla beraber 1871 yılında kurulan “Ameleperver Cemiyeti” Osmanlı’da kurulan ilk işçi örgütü olarak kabul edilse dahi sendika olarak kabul görmemektedir. 1894 yılında kurulan “Osmanlı Amele Cemiyeti” her ne kadar uzun süre faaliyet gösterememiş olsa da Osmanlı’da kurulan ilk sendika olarak kabul görmektedir.[15] 

1908 yılında II. Meşrutiyet’in cemiyet kurmayı yasal hale dönüştürmesiyle birlikte yasa dışı olduğu gerekçesiyle kapatılan Amele-i Osmani’ nin devamı niteliğinde olan “Osmanlı Terakk-i Sanayi Cemiyeti” kurulmuştur.[16] Geleneksel iktidar yapısını dönüşüme uğratan II. Meşrutiyet’in hemen ardından Ağustos, Eylül ve Ekim grevlerle geçmiştir. Özellikle Selanik, İstanbul ve İzmir’de yoğunlaşan bu grevlerin, neden bu üç şehirde yoğunlaştığını anlamak için kısa bir analizde bulunmakta fayda vardır. Bu üç şehrin ortak özelliği ekonominin Osmanlı’daki merkezi oluşlarıdır. Tramvay, hava gazı ve matbuatın bulunduğu bu şehirlerde; tütün, reji ve fırın işçilerinin varlığı önem taşımaktadır. Yabancı sermayenin elinde bulunan bu işletmelerde meydana gelen grevler işçi sınıfının bilinçli başkaldırısı olma yönünde de ayrıca önemlidir.[17]

Osmanlı’da federasyon niteliğinde ilk örgütlenme “Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu”dur.[18] Bu örgütlenme de kurulduktan bir yıl sonra 1910 yılında kapatılmıştır. Osmanlı’da II. Meşrutiyet’in ardından artmaya başlayan bu hareketlenmeler uzun soluklu olamamıştır. Alman kapitalizminin yavaş yavaş Osmanlı’da yer almaya başlamasıyla birlikte sermayedârların kurduğu baskı sonucu 1909 yılında “Tatil-i Eşgal Kanunu” çıkartılmıştır. Bu kanun ile grev hakkı, sendika ve dernek kurma hakkı yasaklanmıştır.[19] Tüm bunların yanında dönem açısından Osmanlı İmparatorluğu’nun savaş içinde olması ve savaşın getirdiği demokratik olmaktan uzak bir ortamın da sendikal hareketlerin ilerlemesine engel olan önemli bir diğer nokta olduğu unutulmamalıdır.

a) Cumhuriyet Dönemi Sendikal Haklar

Cumhuriyetin ilk yılları, Osmanlı’da ekonomide tarımın hâkim olduğu, militarist, çok farklı dinden, farklı etnisiteyi barındıran toplum yapısı ve çeşitli kurumsal yapılar üzerine kurulu sosyo-ekonomik sistemden; piyasaya dayalı sanayileşmeyi amaç edinmiş bir ulus devlete dönüşme sürecinin başlangıcını oluşturmaktadır.[20]  Osmanlı’dan devralınan ekonomi, son yıllarında üst üste savaşa girmiş bir devlet olarak her toplumsal kesim açısından kötü durumdaydı. Türkiye sınırları içinde savaşın ilk başladığı yıllarda 15 milyona yakın olan nüfus 1923 yılında 12,5-13 milyona düşmüştü. Ortalama yaşam süresinin düşük olduğu bu yıllarda kentlerde yaşayan nüfus; savaş, mübadele gibi sebeplerle azalırken bu azalış aynı zamanda iş gücünün etnik yapısında da dönüşüme sebep olmuştu. Osmanlı’da sanayi, 1915 yılında 564 sanayi işletmesi ve işletmelerde istihdam edilen 400.000’e yakın işçiden oluşmaktaydı. Savaşlar sonunda yaşanan kayıplar sadece köylü nüfusunun azalması ile sınırlı kalmamış; toprak sahipleri ve küçük işletme sahibi esnaflar da göz önüne alındığında hükümetin dayanacağı herhangi bir toplumsal tabanın kalmadığının da altını çizmek gerekir.[21]  Tüm bunların ardından verilen kurtuluş mücadelesinin zaferle sonuçlanması artık yeni kurulacak devlete ilişkin birtakım adımların atılmasının da önünü açmıştır.

1923 yılında, askeri zaferleri ekonomik zaferlerle taçlandırmak gayesi güdülerek İzmir’de bir kongre düzenleme kararı alınmıştır. İzmir İktisat Kongresi ile toplumdaki farklı kesimlerin iktisadi kalkınma ile ilgili talepleri dinlenmiş. Bu talepler doğrultusunda 1925’te köylü emekçi sınıfının omuzlarında ağır yük olan “Aşar Vergisi” kaldırılmıştır. Çıkartılan Teşviki Sanayi Kanunu ile de özel sektör desteklenmeye çalışılmıştır.  İzmir İktisat Kongresi, liberal politikalara kapı aralarken; aynı zamanda işçi hareketleri açısından da yadsınamayacak bir önem taşımaktadır. Kongrenin davetlileri arasında işçi sınıfı temsilcilerinin de yer alıyor olması, bu sınıfın varlığının tanındığının da göstergesi olmuştur.  Kongrede yer alan işçi gruplarının talepleri arasında sendika hakkının da bulunması dikkat çekicidir.[22]

Nitekim Cumhuriyet’in ilanının ardından 1924 Anayasası ile birlikte toplanma ve dernek kurma hakkı tanınmış, 1926’da çıkartılan 743 Sayılı Medeni Kanun ile dernek kuruluşunda “serbest kuruluş ilkesi” benimsenmiştir.[23] 1923 yılından önce işçi örgütlenmesine örnek teşkil edebilecek bir diğer kuruluş 22 Eylül 1919’da kurulan “Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası” olmuştu. Aynı yıl düzenlenen genel seçimlere de katılan bu fırka seçimlerde iyi bir sonuç elde edememiştir. Bu dönemde oluşturulan bir diğer kuruluş da Milli Türk Ticaret Birliği’nin öncülüğünde kurulan “İstanbul Umum Amele Birliği” dir. Fakat bu kuruluşların uzun soluklu ve etkin olamadığı görülmektedir..[24]

 1925 yılında gelindiğinde Şeyh Sait ayaklanması meydana gelir. Henüz yeni kurulmuş Cumhuriyet bu tür kaotik ve toplumu ayrıştırıcı bir kalkışmaya hazır değildir. Bunun üzerine 578 Sayılı Takrir-i Sükûn Yasası çıkartılır. Çıkartılan yasa her ne kadar sendikal faaliyetleri hedeflemeyerek çıkartılmış olsa da yürürlükte kaldığı 1929 yılına kadar sendikaların kapatılmasının yasal dayanağı olmuştur. Dernek kurma ve her türlü örgütlenme faaliyeti bu süre zarfında ortadan kaldırılmıştır.[25]

Nitekim 1938 yılında kabul edilen Cemiyetler Kanunu madde 9: “Sınıf esasına dayalı dernek kurmak yasaktır.” ifadesi ile işçi örgütlenmeleri yasal olarak açıkça yasaklanmış, kuranlara hapis cezası öngörülmüştür.[26] Atılan bu yasal adımlar benimsenen “sınıfsız toplum” oluşturma hedefine de hizmet etmiştir. Tek partili siyasi rejim döneminin giderek otoriterleşmeye başladığı ilerleyen yıllarda siyasi iradelerde hâkim görüş; Türkiye’de, Batı’da görülen sınıf ayrımının olmadığı böylece “devletçi ve halkçı” politikalar ışığında emeğin koruyucusunun devlet olduğu yönünde şekillenmiştir.[27] Türkiye Cumhuriyeti’nin öncelikleri ve bu öncelikleri sosyal hayatta görünür kılma gayesi anayasal alanlarda sendikal hakların göz ardı edilmesine sebep olmuştur. Özellikle ekonomik kalkınma gayesi uzun yıllar bu haklara, karşı argüman olarak sunulmaya devam etmiştir.

1946 yılına gelene dek herhangi bir sendika yasasından söz edememekle beraber, 1946 yılından günümüze Türkiye’de üç sendikalar yasası kabul edilmiştir. Bunlar: 1947 yılında kabul edilen 5018 sayılı İşçi ve İşveren Sendikaları ve Sendika Birlikleri Hakkında Kanun, 1963’te kabul edilen 274 sayılı Sendikalar Yasası ve 1983 yılında kabul edilen 2821 sayılı Sendikalar Yasası’dır.[28]

1947 yılına gelene kadar Türkiye’de işçi hareketlerinin yeterli ilerlemeyi kat edemediği görülmektedir. 1945-1960 arası döneme bakacak olursak endüstri ilişkileri ve sendikacılık açısından farklı bir döneme girilmiş, siyasi mekanizmaların demokratikleşme yolunda attığı yenilikçi adımlar sendikal alanda da kendine yer bulmuştur. 1946’da 3512 Sayılı Cemiyetler Kanunu’nda değişiklikler yapılmış, dernek kurma yasağı kaldırılmıştır. 1947 yılına gelindiğinde “5018 Sayılı İşçi ve İşveren Sendikaları ve Sendika Birlikleri Hakkında Kanun” un kabul edilişi ile birlikte ilk kez sendikal hareketler yasaklanmak yerine düzenlenmiştir.

5018 Sayılı Kanun “Sendika Çokluğu” ilkesine de yer vermiş, böylece aynı iş kolunda birden fazla sendikanın kurulmasını da mümkün kılmıştır. Bir taraftan sendikal yaşamı düzenleyen yasa diğer taraftan sendikaları devlet denetimi altına alan olumsuz hükümlere de yer vermiştir. 1946 yılında, kısa sürede iki sol partinin öncülüğünde birçok sendika kurulmuş ve bu dönem “1946 Sendikacılığı” olarak anılmıştır.  Yine bu dönem içerisinde 1952 yılında ilk işçi konfederasyonu olan TÜRK-İŞ (Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu) kurulmuştur. İşveren sendikalarının fazla gelişim gösteremediği bu dönemde, işveren sendikaları sınırlı iş kollarında ortaya çıkmış ve genelde İstanbul’da toplanmışlardır.[29]

Özellikle 1947 tarihli 5018 Sayılı Kanun dönemine göz gezdirdiğimizde her ne kadar sendikal birtakım düzenlemelerden bahsetsek ve söz konusu kanunda grev hakkı ve grevin yasak olduğuna ilişkin doğrudan söz edilmese dahi, cezai hükümleri düzenleyen 7. maddede 3008 sayılı İş Kanunu’na atıf yaparak “grevin suç sayıldığı” belirtilmiş. Hatta bununla sınırlı kalmayıp: “…Sendika yönetim kurulu üyeleriyle, sendika idaresinde görevli olanların, İş Kanunu’na göre suç sayılan grev, lokavt fiillerine teşvikte bulunmaları veya bu fiillere teşebbüs edilmesi hallerinde bu hareketlerin istilzam ettiği ceza hükümleri mahfuz kalmak şartıyla sendika mahkeme kararıyla üç aydan bir seneye kadar geçici veya devamlı kapatılır.” hükmünden de açıkça anlaşılacağı üzere greve teşebbüs ve teşvik de suç sayılmıştır.

Bu dönemde basında çalışanlara 5953 sayılı Kanun, m. 22 ve Deniz İş Yasası m. 40 kapsamındaki çalışanlara da sendika hakkı tanınmıştır. Ne yazık ki sendika hakkının yasal hale gelmesiyle grev hakkı da yasallaşmamış, 3008 sayılı İş Kanunu ile yasaklanmış, böylece sendika hakkının kullanımını da sınırlandırmıştır.[30] Tüm bu hususların yanı sıra grev karşıtı söylemler siyaset içerisinde yoğun bir taraf toplamış, yalnızca siyasi partilerle de sınırlı kalmamış çeşitli işçi örgütleri tarafından da destek görmüştür. O yıllarda Zonguldak Maden İşçileri Sendikası’nın Yönetim Kurulu tarafından dönemin Çalışma Bakanı’na gönderilen mektupta “Biz grev istemiyoruz. Hiç kimse bizim namımıza grev isteyemez. Biz memleketimiz, milletimiz ve ailemiz için şerefle çalışarak kazanmak istiyoruz.” diyerek açıkça grev istemediklerini belirtmişlerdir.[31]

1950’li yıllarda bazı sendika ve işçiler tarafından “grev istemiyoruz” söylemleri var olsa da grev hakkını talep eden birtakım sendikalar da olmuştur. İstanbul Basın Teknisyenleri Sendikası’nın öncülüğünde DP yanlısı 7 sendika Bakanlık’a yazdıkları mektupta “Tam bir polis devleti olan Sovyet Rusya hariç bütün medeni devletler, işçilerine grev hakkını tanımıştır. Binaenaleyh bu hakkın bizlere verilmek istenmemesi kadar bariz bir haksızlık olamaz.” diyerek grev talebinde bulunmuşlardır.[32] 1950’li yıllarda atılan önemli adımlardan birinin 1952’de TÜRK-İŞ’in kuruluşu olduğunu yukarıda belirtmiştik. TÜRK-İŞ’in de katkılarıyla 1925-1945 arası dönemde sendikal faaliyetler alanında yaratılan kesinti son bulmuş yavaş yavaş iş yerlerinde sendikal faaliyet ve örgütlülük girişimleri artmıştır.[33]

İstanbul İşçi Sendikaları Birliği’nin bu dönem içinde işçi hareketlerine katkısı yadsınamayacak düzeydedir. 1955 yılında henüz tanınmamış grev hakkına ilişkin çeşitli kampanyalar yürüten İİSB’nin, Yüksek Hakem Kurulu’na yönelik eleştirilerinin de bir sonucu olarak yasal değişikliğe gidilebilmiştir. Yine 1950’li ve 1960’lı yıllarda da çeşitli eylemlerin düzenlenmesine de öncü olmuştur.[34] Yine bu dönem içinde yasal olmamasına rağmen birçok grev yapılmıştır. Genelde işçilerin bıçak kemiğe dayandıktan sonra son çare olarak başvurduğu iş bırakma eylemleri güvenlik birimlerinin müdahaleleri ile karşılaşmıştır. Birçok işçi mahkemeye sevk edilirken sendika yöneticileri tutuklanmış ve sendikalar kapatılmıştır.[35]

Sonuç olarak 1947-1950 arası dönemde iktidarda bulunan CHP hükümeti, 1950-1960 arası dönemde iktidarı elinde bulunduran DP, bu hususta gerekli ve demokratik adımları atmaktan gerek siyasi gerek politik sebeplerle kaçınmıştır. 1960 yılına kadar sendikal haklar içerisinde önemli yere sahip grev hakkı yasak olmaya devam etmiştir.

b) 1961 Anayasası’nda Sendikal Haklar

aa) Genel Olarak

1961 Anayasası Türk anayasa tarihi içerisinde özgürlükçü anayasa olarak kabul görür.  1961 Anayasası “sendika kurma hakkına” sosyal ve iktisadi haklar arasında yer vermiştir. Böylece sendikal hakları anayasal güvence altına alarak örgütlenme özgürlüğüne hak ettiği yeri veren tek anayasa olarak Türk hukuk tarihinde yerini almıştır. 1961 Anayasası’nın getirdikleri, bazı taraflarca Türk Endüstri İlişkileri açısından dönemin en önemli gelişmelerinden biri olarak kaydedilmiştir. Atılan gurur verici adımlar uzun soluklu olamamış, 1971 anayasa değişiklikleri ile kısıtlamalarla karşılaşmıştır.[36] Gelişmelerin temelinde anayasanın hazırlanış sürecinde çağdaş ve batılı ülkelerin anayasalarının incelenmiş, uluslararası antlaşmalara uyumun gözetilmiş olması da yatmaktadır. Bu durum anayasada sosyal haklara geniş yer verilmesi ile sonuçlanmıştır. Sendikal haklar ilk defa işçi-işveren ilişkileri doğrultusunda “eşitler arası diyalog” çerçevesinde değerlendirilerek düzenlenmiştir.[37]“Çalışma Hakkı ve Ödevleri” başlığını taşıyan Anayasanın 42. maddesi devlete, çalışanların çalışma hayatına ilişkin birtakım sosyal, iktisadi düzenlemeler yapma noktasında pozitif yükümlülük yüklemektedir. Özellikle 43. Maddede kadın ve çocuk işçilere yönelik sosyal hukuk devleti ilkesi ışığında düzenlemeler getirilmiş işçilerin; yaşa, cinsiyete, güce uygun olmayan işlerde çalıştırılması yasaklanmıştır.[38]

1961 Anayasası ile birlikte ilk kez toplu sözleşme, örgütlenme, grev hakkı gibi sendikal hakların mütemmim cüzü olan kavramlar anayasa ile güvence altına alınmış oldu. Lokavta yer verilmeyen, Anayasada sayılan haklar yalnızca işçilere değil, kamu görevlilerini de kapsayacak şekilde tüm çalışanlara tanınmıştır. Kamu görevlilerine tanınan örgütlenme hakkının kanunla düzenleneceği belirtilmiştir.[39] Lokavta açıkça yer verilmemiş olmakla beraber “işverenlerin haklarının kanun ile düzenleneceği” belirtilmiştir. Bu husus ilerleyen zamanlarda lokavtın hak olarak tanınıp tanınmaması yönünde birtakım tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Anayasanın sosyal haklar noktasında attığı adımlar ışığında üç önemli kanun çıkartılmıştır. Bunlar: 274 Sayılı Sendikalar Kanunu, 275 Sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu ve 624 Sayılı Sayılı Devlet Personeli Sendikalar Kanunu’dur. 1961 Anayasası bürokratlar ve sivil aydınlar tarafından hazırlanmış olup, bu hakların verilmesinde işçilerin yoğun bir baskısından söz etmek pek mümkün gözükmemektedir.[40]

1963 tarihli 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu, Türkiye’nin ilk toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavt kanunu olması yönünden önem arz etmektedir. Toplu iş sözleşmesi kanunda: “İş sözleşmesinin yapılması, içeriği ve sona ermesine ilişkin hususları düzenlemek üzere işçi sendikası işveren sendikası veya sendika üyesi olmayan işveren arasında yapılan sözleşme” olarak tanımlanmıştır. [41]

Sendika üyesi olmayan işçilerin toplu sözleşmeden yararlanabilmeleri dayanışma aidatını ödeme koşuluna bağlanmıştır. Ne yazık ki her iş yerinde bulunmayan bu tür sözleşmeler; düzen, koruma, taraflar arası adil denge, adil gelir dağılımı ve en önemlisi uyuşmazlıkları barışçıl yollarla çözme gibi birçok önemli soruna çözüm getirilmektedir. Böylece istikrarın korunduğu huzurlu çalışma ortamları oluşturulabilecektir.

1961 Anayasası’nın bir sonucu olarak 1963’te çıkartılan “Sendikalar Kanunu” sendikaların siyasetle ilişkisi noktasında kendinden önceki kanunlarla karşılaştırıldığında gayet liberal bir yaklaşım sergilemektedir. Her ne kadar 16. madde siyasi partilerle mali ve organik ilişkileri yasaklasa da mevzuatta çeşitli siyasal eylem biçimlerine imkân tanındığı söylenebilir. Anayasanın 46. maddesinde de bu yönden herhangi bir sınırlandırma öngörülmemiştir.[42]

bb) 1960’lı Yıllarda Türkiye’de Grevler

İzmir İşçi Yürüyüşü: Türk-İş’e bağlı İzmir İşçi Sendikaları Birliği’nin öncülüğünde düzenlenen yürüyüşte anlaşmazlıkları sonuca bağlamayan Yüksek Hakem Kurulu’nu protesto etmek amacıyla düzenlenen mitinge 3000 işçi katılmış ve yürüyüş sırasında 100’ü aşkın pankart taşınmıştır.[43] Yabancı basında “Bu kadar nezih ve olgun bir yürüyüş daha görmedik” şeklinde söylemlerle anılmıştır.[44] İşçilerin çoğunun çıplak ayaklı ve takunyalı olarak gerçekleştirdikleri sessiz yürüyüş halktan büyük destek görmüştür.

Saraçhane Mitingi: İstanbul İşçi Sendikaları Birliği’nin düzenlediği miting 1961 yılının 31 Aralık sabahı 100 binden fazla işçinin Saraçhane’de bir araya gelmesi ile başlamıştır. Türkiye sendikacılık tarihi açısından iz bırakmakla kalmayıp aynı zamanda dönüm noktası da olan miting, anayasada verilen grev ve toplu sözleşme hakkının bir an önce kanunlaşması amacıyla yapılmıştır. Özellikle siyaset içerisinde “Grev hakkını isteyen yalnızca birkaç sendikadır” söylemlerine cevap niteliğinde düzenlenen mitingin ardından düzenlenen gösteri ve miting sayılarında artış olması gösteriyor ki işçi sınıfı açısından örgütlülüğün de öncüsü olmuştur.[45]

Açların Yürüyüşü: Bu dönemde düzenlenen ilgi çekici ve önemli bir diğer eylem “Açların Yürüyüşü” olarak da adlandırılan Yapı İşçileri Federasyonu’nun örgütlediği TBMM’ye yapılan yürüyüştür. Özellikle inşaat sektöründeki yaygın işsizliği, çalışma koşullarını ve asgari ücreti protesto etmek amacıyla yapılan miting valilikten izin çıkmaması üzerine izinsiz olarak yapılmıştır. Saraçhane’de Tekgıda-İş Sendikası Genel Başkanı İbrahim Denizcier’in, “Ya grev hakkı verilecek ya da biz yasağa rağmen grev yapacağız.” sözlerinin fiilen uygulanmasına şahit olunan, işçilerin “Tarla verin ekelim, iş verin yapalım veya bir yol gösterin gidelim”, “Çalışın çok çalışın! Nerede? gibi sloganların yazılı olduğu pankartlarla yaptığı yürüyüş kolluk kuvvetlerinin müdahalesine rağmen durdurulamamıştır. Meclis’e ulaşan işçiler dağıtılamayınca bir grup temsilci Meclis’e alınarak müzakere ortamı yaratılmak istenmiş. Dışarıda bulunan birçok işçi şiddet ve zor kullanılarak gözaltına alınmıştır.[46]

Kavel Grevi: 1960-1963 arası dönemde en çok iz bırakan grev Kavel Grevi olmuştur. 1962 yılında patronuna taahhüt ettiği üretimi artırma amacını gerçekleştirmek üzere genel müdür İbrahim Üzümcü işçilerin ikramiyelerini ve ödeme şartlarını değiştirme kararı almıştır. Bunun üzerine ikramiye alamayan işçiler üyesi oldukları sendikanın da desteği ile iş yavaşlatma eyleminde bulunmuştur. İşveren tarafından işçileri engellemek için 4 işçi işten çıkartılınca bunun üzerine bütün işçiler greve başvurmuştur. Anayasada tanınsa dahi henüz kanunla düzenlenmeyen grev her ne kadar yasal olmadığına dair eleştiriler alsa da hakkın kanunda tanınmış olması ve halktan yoğun destek alması üzerine meşruluk kazanmış ve hükümet tarafından iki bakan arabulucu olarak görevlendirilmiştir. İşçiler bu görüşmeler sonunda taleplerinin çoğunu elde etmiştirler. Kendisine yöneltilen “.Bir ikramiye için böylesi bir greve gerek var mı? sorusuna, “ Biz sadece ikramiye için grev yapmayacağız. Türkiye işçi sınıfının önünü açmak için grev yapacağız. Yasa mecliste. Fakat bir türlü çıkmıyor. Yasanın çıkması için belli insanların bir şey yapması lazım onu da biz yapacağız.” diyen Ali Sansar haklı çıkmıştı. Bu grevin de etkisiyle mecliste anayasal hak olarak tanınan grev ve toplu sözleşme hakkı yasalaşmıştır.[47]

c) 1982 Anayasası’nda Sendikal Haklara Bakış

aa) Genel Olarak

1982 Anayasası askeri vesayet sonucu yine askeri birtakım iradelerin öncülüğünde hazırlanmıştır. Bunun bir sonucu olarak birey-devlet ikileminde devleti, işçi-işveren ikileminde işvereni öncüleyen anayasada; temel haklara kısıtlama getirmekten kaçınılmamış, bu kısıtlamaların devletin bekasını korumak maksadıyla yapıldığı ileri sürülerek bir meşruiyet oluşturulmuştur.[48] Sendikal haklar tarihin her döneminde coğrafya tanımaksızın birçok yerde işverenler, sermayedârlar ve devlet tarafından bir tehdit unsuru olarak algılanmış, kısıtlamalarla karşılaşmıştır. 80’li yılların Türkiye’si de bu kısıtlamalarla karşılaşmaktan kurtulamamış ve sendikal haklar bu dönemde etkisiz hale getirilmiştir.

1982 Anayasası Danışma Meclisi tarafından hazırlanmış ve MGK’nin (Milli Güvenlik Konseyi) gözden geçirmesi sonucu halk oylamasına sunularak 7.11.1982’de de yürürlüğe girmiştir. 1982 Anayasası, sendikal haklara ilişkin son derece detaylı hükümlere yer vererek kanunlarla düzenlenmesi gereken konuları da düzenlemiştir. Her ne kadar bazı sendikal haklara değinilse de bazı temel yasaklamaları da beraberinde getirmiştir. Bu yasaklamalar 2821 Sendikalar Yasasında “Siyası Yasaklar” ve 2822 sayılı yasada “Mesleki Yasaklar” şeklinde yer almıştır.[49]

1980 askeri müdahalesi sonucu yaşanan ara dönemde, zorunlu tahkimi öngören 2364 sayılı Kanun yürürlüğe konularak tüm grev ve lokavtlar ertelenmiştir. 1982 Anayasasının buyurgan tutumunu yansıtan ve sendikaların işleyişine ve faaliyetlerine kısıtlamalar getiren 2821 sayılı Sendikalar Kanunu ile 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu 1983 yılında yürürlüğe girmiştir. Türk endüstri ilişkileri sisteminin işleyişini kontrol altında tutmayı amaç edinen bu düzenlemeler, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) Türkiye ile olan ilişkilerini olumsuz yönde etkilemiştir.[50] Ayrıca denilebilir ki; 274- 275 sayılı İş Yasasını ilgilendiren demokratik içerikli yasaları da iyice budayarak bu yasalar yerine 2821- 2822 sayılı yasalarla sendikal hareketler kıpırdayamaz hale getirilmiştir.[51]

82 Anayasası’ndaki temel yasakları dört başlık altında inceleyecek olursak:

1) Siyasi Yasaklar: Anayasa madde 52 ve Sendikalar Yasası madde 37’de siyasi yasaklamalara yer verilmiştir. Bu yasaklamalara göre; sendikalar siyasi amaç güdemez ve siyasi partileri destekleyemez. Bu amaçla vakıf ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile beraber hareket edemezler. Seçimlerde aday göstermeleri veya herhangi bir adayı desteklemeleri de yasaklanmıştır. Özellikle siyasi yasaklamalar açısından kısa bir karşılaştırma yapacak olursak o dönemde İngiltere ve İskandinav ülkelerinde politika ve sendikacılığın arasında bu türden yasaklamalar bulunmadığını belirtmek gerekir.

2) Sendikalaşma Hakkı Açısından Getirilen Yasaklar: Anayasa madde 51/52’de bu hakka ilişkin üç yasak ve kısıtlamanın varlığından söz edilebilir. Birincisi hem işveren hem de işçilerin aynı anda birden çok sendikaya üye olması yasaklanmıştır. İkinci olarak bir işçinin sendika veya üst kuruluşta yönetici olması en az 10 yıl eylemci işçi olma şartına bağlanmıştır. Üçüncü olarak sendikaların gelirlerini amaçları dışında kullanmaları yasaklanırken, elde edilen gelirlerin devlet bankalarında bulundurulma zorunluluğu getirilmiştir.

3) Toplu Pazarlık Hakkı Bakımından Yasaklamalar: Anayasa madde 53’e göre aynı iş yerinde aynı dönem için birden fazla toplu sözleşme yapılması yasaklanmıştır. Bu alanda asıl yasaklamaların 2922 Sayılı Kanun ile getirildiği unutulmamalıdır. Bu kanuna göre toplu iş sözleşmesi iş kolu ile sınırlandırılmış. Konfederasyon düzeyinde bir toplu sözleşme yapımına yer verilmemiştir. 2822 Sayılı Kanun ile de sözleşme için sendikalara iş yerinde çoğunluğu sağlama zorunluluğu getirilmiş. Sendikanın kurulu iş yerinde, çalışanların en az %10’unun sendikaya üye olma şartı da konulmuştur.

4) Grev Hakkı Bakımından: 1982 Anayasası (m. 54) grev hakkını ikiye ayırarak değerlendirmiştir: “hak grevi” ve “çıkar grevi”. Bunlardan hak grevini yasaklarken çıkar grevine izin vermiştir. Çıkar grevi, toplu iş sözleşmesi yapılırken çıkan uyuşmazlıkların sonucunda yapılan grevdir. Hak grevi ise toplu iş sözleşmelerinin yorumu ve uygulanması sırasında meydana gelen uyuşmazlıkların sonucunda yapılan grevdir. Bu grevin yasaklanması ile sözleşmenin tam olarak uygulanmadığı ve işçilerin haklarının ihlal edildiği bir durumda işçilerin direniş ve hak arama özgürlüğünün sınırlandırıldığını söylemek mümkündür. Yasaklanan grev, hak grevi ile sınırlı kalmamış, bunun yanı sıra siyasi amaçlı grev ve genel grev de yasaklanmıştır. İşçilerin iş yerinde; iş yavaşlatma, iş yeri işgali, verim düşürme gibi eylemlerde bulunması da getirilen bir diğer yasaklamalardır.

bb) 1982 Anayasası’na Göre Grev Hakkı ve Sınırları

İnsan haklarını güvence altına alan çeşitli bildirgelerin ilk hallerinde insanın temel sosyal haklarından bahsedilmemiştir. Oysa bugün insan haklarını sosyo-ekonomik haklardan ayrı düşünelemez. Özellikle temel hakların bütüncüllüğü ilkesi uyarınca ikinci kuşak haklarda birinci kuşak haklar kadar değerli ve önemlidir. Sosyo-ekonomik haklar özellikle ekonomik olarak dezavantajlı konumda bulunan insanlar için ayrıca önem taşımaktadır. Grev hakkı, niteliği gereği bu sosyal haklar içinde önemli bir yere sahiptir. Çalışmamızın başında da belirttiğimiz gibi grev, örgütlü mücadelelerde taleplerini ilgili mercilere ulaştırmak için kullanılan en etkili yöntemlerden biri olmuştur. Grev hakkı bir sosyal hak olarak ilk kez 1961 yılında anayasaya girebilmiştir. 1982’de de kabul edilerek 54. maddede hükme bağlanmıştır. 

Hem sosyolojik hem hukuki yönleri bulunan bu kavram diğer bütün hukuki kavramlar gibi sosyal yönleri ihmal edildiği takdirde doğru sonuçlara ulaşmak mümkün olmamaktadır. Grev hakkı toplu iş uyuşmazlıklarının çözülmesinde kullanılan bir yoldur. Bu niteliği ile işçiler tarafından bir mücadele aracı olarak kullanılmaktadır. Bu yolla işveren ekonomik baskı altında tutularak talepler sözleşmeye aktarılmakta ve menfaatler korunabilmektedir. Grevin tanımı 2822 sayılı Kanun’un 25. maddesinde yapılmaktadır. Bu tanıma göre bir fiilin yasal olarak grev kabul edilmesi için dört koşulun gerçekleşmesi gerekir. Bu koşullar:

  • -Grevcilerin işçi niteliğinde olması.
  • -Toplu çalışmamak suretiyle işi durdurmak veya aksatmak amacı olması.
  • -İşçilerin aralarında anlaşmaları veya bir kuruluşun kararına uymaları.
  • -İşçilerin işi bırakması” dır.

Bu şartlara göre grev yapamayacak olanlar; toplu iş sözleşmesi yapma hakkına sahip olmayan memurlar, bağımsız çalışanlar ve diğer çalışanlardır. Anayasa madde 54/2’de: “Grev hakkı ve lokavt iyi niyet kurallarına aykırı tarzda, toplum zararına ve milli serveti tahrip edecek şekilde kullanılamaz.” denilmiştir. Bu noktada toplum zararı ya da milli servetin tahrip edilmesi gibi soyut kavramların nasıl yorumlanacağı önem taşımaktadır. Hangi koşullarda milli servet zarar görür ya da hangi hallerde toplum zararı söz konusudur? Her grev aslında özü niteliği içinde bir tepki, birtakım mekanizmalara zarar verme gayesi barındırmaz mı? İşvereni zarara uğratmadan grev nasıl tehdit unsuru olarak kullanılabilir, soruları yine önem taşımaktadır. Söz konusu maddenin 3. fıkrasında grevin belli durumlarda kanunla yasaklanabileceği veya ertelenebileceği belirtilmiştir. Özellikle ertelenen grevlerin sonunda uyuşmazlıkların Yüksek Hakem Kurulunca çözüme kavuşturulacağı vurgulanmıştır. Bu durumda toplu görüşmeler sırasında işverene tehdidini sunamayan işçinin menfaatleri devlet eliyle gözetilmektedir. Tarafların ekonomik ve siyasi çıkarlarını karşılıklı olarak sunulmadığı durumda bu hakkın kullanımının engellenmesi özellikle gelişmekte olan ülkelerde hak ihlallerinin meydana gelmesi kaçınılmaz olmaktadır. Grev hakkına yönelik müdahaleler ve sınırlamalar anayasanın diğer maddelerine dayanarak da yapılabilmektedir. Genel sınırlama sebeplerinin belirtildiği madde 13, hakkın kötüye kullanılmamasını düzenleyen madde 14 ve temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulmasını düzenleyen madde 15; dayanak gösterilerek yine grev hakkına müdahale söz konusu olabilmektedir.[52] 1982 Anayasası ardından ilk defa 1988 yılında kapsamlı değişiklikler yapılmıştır. Bu değişiklikler sendikaların taleplerinden ziyade ILO’nun etkisiyle gerçekleşmiştir. Söz konusu değişikliklerin Uluslararası Çalışma Konferansı öncesinde yapılması söz edilen argümanı destekler niteliktedir.[53]

2821 ve 2822 sayılı Kanunlarda yapılan değişikler olumlu nitelikler taşımakla beraber ne sendikacılar ne de ILO tarafından yeterli bulunmuştur.[54]

C) AYM KARARLARINDA SENDİKAL HAKLARIN YERİ

1961 Anayasası’nın 47. Maddesinde, toplu sözleşme ve grev hakkı açısından “işçilerin, işverenle olan münasebetlerinde, iktisadi ve sosyal durumlarını korumak veya düzeltmek amacıyla toplu sözleşme ve grev hakkına sahip olduğu”na değinilmişken; 1982 Anayasası madde 53’te İşçiler ve işverenler, karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumlarını ve çalışma şartlarını düzenlemek amacıyla toplu iş sözleşmesi yapma hakkına sahiptirler.” denilerek farklı bir yaklaşım getirmiştir. Bülent Tanör bu değişimi toplu sözleşme hakkının sosyal ve kolektif niteliğinin göz ardı edilmesi olarak yorumlamaktadır. Bu göz ardı edişin çalışanları sendikasızlaştırırken diğer yandan, sendikaları da işlevsizleştirdiğini önemle vurgular.[55] AYM kararlarını incelerken hakkın kolektif bir hak olduğu verilen birtakım kararların bireysel etkisinin yanı sıra hakkın özünden kaynaklı caydırıcı bir kolektif etki yaratabileceği unutulmamalıdır. Caydırıcı etki inceleyeceğimiz AYM kararlarında ve özellikle İHAM kararlarında önemli bir yer tutmaktadır.

19 Aralık 2017 tarihli Öğrü ve Diğerleri v. Türkiye kararı İHAS madde 11’in kolektif niteliğine vurgu yaparak müdahalenin caydırıcılığından bahsetmiştir.[56]

Türkiye’de bireysel başvuru hakkı Anayasa Mahkemesi’ne 2010 yılında Anayasanın 148. Maddesi değiştirilerek tanınmış, 23 Eylül 2019 tarihinde de uygulanmaya başlanmıştır. Anayasa madde 148/3’e göre: Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş olması şarttır.” denilerek ihlal edilen hakkın Anayasa ve İHAS ortak kümesinde yer alması şartı aranmıştır. Her ne kadar insan haklarının dinamikliği ilkesi uyarınca Strazburg içtihatlarının azami eşik olarak görülmemesi gerekse de bu yazımızda bu hususa girilmeyecektir.

Sendikal haklar Anayasa madde 51, 53 ve 54’te; sendika kurma hakkı, toplu sözleşme hakkı, grev ve lokavt hakkı başlıkları altında güvence altına alınmıştır. AYM bireysel başvuru kararlarında 51. maddeye dayanmış ve diğer hakları da bu madde altında incelemiştir. İHAS madde 11’de toplantı ve dernek kurma özgürlüğü altında sendikal haklar güvence altına alınmıştır.

İHAM tarafından ihlal verilen DİSK ve KESK Türkiye kararı sendikal hakların kullanımına ilişkin verilen örnek teşkil edecek, önemli bir karardır. Bu kararında İHAM, DİSK ve KESK tarafından Taksim Meydanı’nda düzenlenecek 1 Mayıs gösterilerinin engellenmesinin sözleşmenin 11. Maddesi açısından ihlal oluşturduğuna karar vermiştir. Gerekçesinde 1977 yılında Taksim’de yapılan kutlamalar sırasında 37 kişinin hayatını kaybetmesi sebebiyle Taksim meydanının seçilmesinin olayların anılması açısından önemli olduğuna değinmiştir.[57]

Tayfun Cengiz Başvurusu’nda “İstihdam alanında kendi üyelerinin menfaatlerinin korunmasını amaçlayan örgütler olan sendikalar, bireylerin kendi menfaatlerini korumak için kolektif oluşumlar meydana getirerek bir araya gelebilme özgürlüğü olan örgütlenme özgürlüğünün önemli bir parçasıdır.” diyerek sendika kurma hakkının örgütlenme özgürlüğü ile olan bağına değinmiştir. Yine benzer şekilde ihlal verilen Abidin Tüfekçi kararında da benzer yaklaşım sergilenmiştir.[58]

Abidin Aydın Tüfekçi başvurusunda AYM söz konusu hakkı: “Sendika hakkı da çalışanların, bireysel ve ortak çıkarlarını korumak amacıyla bir araya gelerek örgütlenebilme serbestisini gerektirmekte ve bu niteliğiyle bağımsız bir hak değil, örgütlenme özgürlüğünün bir şekli veya özel bir yönü olarak görülmektedir.” şeklinde yorumlamıştır. Bu kararda AYM; Örgütlenme Özgürlüğü Sözleşmesi ile Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkı Sözleşmesi olmak üzere ilgili Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) Sözleşmeleri ve Avrupa Sosyal Şartı’nda sağlanan güvencelerin de göz önünde bulunması gerektiğine değinmiştir. Bu husus AYM’nin karar verirken yalnızca İHAS’a bağlı kalmadığının ve dar yorumdan kaçındığının da göstergesidir.  AYM bu kararında da sendikal haklar noktasında devletin pozitif ve negatif yükümlülüğünün bulunduğunun bir kez daha altını çizmiş, çatışan menfaatler arasında adil bir dengenin kurularak karar verilmesi gerektiğini belirtmiştir. Adil denge kurulurken demokratik toplum düzeni ölçütleri göz önüne alınmıştır.[59]

SONUÇ

Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Dairesi (DİSK-AR) tarafından yapılan Sendikalaşma Araştırması (2019) sendikalaşma, toplu iş sözleşmesi ve grevler konusunda Türkiye’nin özellikle son yıllardaki kötüye giden tablosunu ortaya koyuyor. Araştırmaya göre Türkiye’de sendikalaşabilen işçilerin oranı yüzde 11 ile sınırlıyken, işçilerin sadece yüzde 7’si toplu iş sözleşmelerinden faydalanıyor. Bu yüzde ile OECD ülkeleri arasında sendikalaşma ve toplu iş sözleşmesinde son sıralarda yer almaktayız. 1984-1995 arasında yıllık ortalama greve katılan işçi sayısı 60 bin civarındayken, 2000’li yıllarda bu oran 5 binlere gerilemiştir. 2003 yılından itibaren grevi ertelenen ve yasaklanan işçi sayısı 193 binlere ulaşmıştır.[60] Sendikal faaliyetlerde ve katılımda yaşanan bu azalış özellikle 1982 Anayasası ve sonrası dönemdeki sendikasızlaştırma yorumlarını haklı çıkarır niteliktedir. Tarihsel süreç içerisinde dünyada ve ülkemizde sendikal hakların doğuşunu ve işçi emeğinin güvencesi olan bu hakların önemine değinmeye çalıştık.

Her ne kadar adım adım birtakım kazanımlar elde edilse de bu kazanımlar hükümetler tarafından tepeden kolayca verilip kolayca alınabilir nitelikte görünmüştür. 1960’lı yılların özgürlükçü ortamından 1980’li yılların sınırlamanın kural, özgürlüğün istisna kabul edildiği bir düzene geçişin izlerini hala hukuksal ve toplumsal alanda görmekteyiz. Bu alanda gerek kanun koyucuya gerekse hükümetlere attıkları her adımda insan haklarına; demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletine uygun hareket ederek, toplumun her kesiminin menfaatlerini gözetme sorumluluğu düşmektedir. Kurucu iktidarlar ekonomik kalkınmayı hedeflediği kadar sendikal hakların bir öznesi olan işçi sınıfının menfaatlerini korumayı da hedeflemelidir.

Son olarak örgütlenme hakkının kolektif niteliğinden kaynaklı yapılan her kişisel müdahalenin caydırıcı etkilerinin hakkın muhatabı olan herkesi ilgilendirdiği göz ardı edilmeden AYM tarafından verilen her kararda caydırıcı etki de göz önüne alınmalı, bu hususta AYM daha istikrarlı bir tutum sergileyebilmelidir.

Ekonomik çıkarların, toplumsal huzur ve refahın devamlılığı için dönen makine çarkları arasında ezilen yine işçiler olmaya devam etmektedir. Bu yüzyılda var olmaya devam eden tüm haksızlıklara ve eşitsizliklere karşın adaleti söylemek yeterli olmayacaktır. Artık söylenmiş tüm sözlerden ziyade okumak ve bilginin gücüyle daha iyi, daha adil bir dünya için tüm insanlığa düşen görev; biliyor olmanın getirdiği sorumluluğun bilinciyle hareket etmektir. Tüm ideolojilerden, siyasi görüşlerden ziyade bir insanın hayatını yaşanılabilir kılmak, her insanın insan olmaktan ötürü sahip olduğu onuru koruyabildiği bir hayatı hukuksal güvencelerle toplumsal açıdan temin edebilmek yine bizlerin elinde.


[1] Erasmus, Desiderius, Deliliğe Övgü, (Çev. İLHAN, Hasan), Alter Yay., Ankara, 2008, s:129.

[2] Marx’tan (1843) aktaran: P. N. Fedoseyev ve diğerleri, Marx: Biyografi, Çev.: Ertuğrul Kürkçü, Öncü Kitabevi Yay., İstanbul 1976, s. 43.

[3] Demircioğlu, A. Murat, Dünyada İşçi Sendikaları, BASISEN yayını, İstanbul, 1987, s. 87-89.

[4] Kozak, İbrahim Erol, İşçi Sendikalarının Tarihi Gelişimi: İngiltere Örneği, s. 64, https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/9610  Erişim Tarihi: 17.10.2020.

[5] Örs, H. Birsen, 19.yy’dan 20.yy’a Modern Siyasal İdeolojiler, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları 188,siyaset bilimi 22, İstanbul, Eylül 2016, s. 170.

[6] Kozak, İbrahim Erol, İşçi Sendikalarının Tarihi Gelişimi: İngiltere Örneği, Sosyal Siyaset Konferansları Dergisi, 1992, s:2.

[7] Age, syf:169.

[8]  Kozak, İbrahim Erol, İşçi Sendikalarının Tarihi Gelişimi: İngiltere Örneği, s.2 / Işıklı, Alpaslan, Sendikacılık ve Siyaset, Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayım, Ankara, 1972, s:9.

[9] A.g.e., s.69

[10]  Heaton, Herbert, Avrupa İktisat Tarihi, C.I-Iİ. Çev. M. A. Kılıçbay, O. Aydoğmuş. Teori Yayınları, Ankara, 1985, s:338.

[11] Kozak, İbrahim Erol, İşçi Sendikalarının Tarihi Gelişimi: İngiltere Örneği, s.70.

[12]  https://tr.m.wikipedia.org/wiki/%C3%87artizm , Erişim Tarihi:08.09.2020.

[13]  Yenihan, Bora, Türk Sendikacılığı Üzerine Bir Karşılaştırma; Anayasa ile Gelen Anayasa ile Gider, Gökçe Cerev, Doğa Başar Sarıipek, Avrasya Uluslararası Araştırmalar Dergisi, Cilt:7, Sayı:18,  Haziran 2019, sayfa:162.

[14]  Tokol, Aysen 1994, “Türkiye’de Sendikal Hareket”, Ezgi Kitabevi, 1. Baskı, Bursa., s:155.

[15] Serçe, Erkan 1996, “Ameleperver Cemiyeti”, Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi, 1. Cilt, Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul., s:120.

[16]  Makal, Ahmet 1997, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Çalışma İlkeleri: 1850-1920″, İmge Kitabevi, Ankara., s:133.

[17]  İşçi Sendika Tarihi, İlhan Akalın, ayrıntı matbaası, 1995, Ankara, s.102.

[18] Tokol, Aysen (1994), “Türkiye’de Sendikal Hareket”, Ezgi Kitabevi, 1. Baskı, Bursa, s:160.

[19]   Pıçak, Murat ve Kadah, Hamza , “Türkiye’de Sendikalaşmanın Tarihsel Gelişimi”, Dünden Bugüne Ekonomi Yazıları, Edi. Selçuk Koç, Sema YILMAZ GENÇ, Kerem Çolak, Kocaeli Üniversitesi Vakfı Yayınları, Kocaeli, 2017, s:203.

[20] Yay, Turan, Atatürk Dönemi Türkiye Ekonomisi ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan Devralınan Miras, s:20-21.

[21]Owen ve Pamuk, 2002:20-21 /YAY, Turan, Atatürk Dönemi Türkiye Ekonomisi ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan Devralınan Miras https://dergipark.org.tr/tr/pub/conress/issue/48518/546014 , Erişim Tarihi: 12.10.2020.

[22] Aydın, Ufuk ve Keskin, Özlem, “2821 Sayılı Kanun’dan 6356 Sayılı Kanuna: Türkiye’de Sendikalar Hukukunun Dönüşümü”, Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 1, Sayı 2, Eskişehir, 2015, s:2.

[23] Tokol, 2012:40-41.

[24]  Akalın, İlhan, İşçi Sendika Tarihi, Ayrıntı Matbaası, 1995, Ankara s.108.

[25]  Pıçak ve Kadah, 2017:204, Makal,1999:355-336.

[26] Koç, 1998:7, Tokol, 2012:45.

[27]  Mahiroğulları, 2015:154, Cilt:4, Sayı:10.

[28]  Yenihan, Türk Sendikacılığı Üzerine Bir Karşılaştırma; Anayasa ile Gelen Anayasa ile Gider, s.166.

[29]  Tokol,1994: 29-30; Tokol, 2012:52-71./ Yenihan, Türk Sendikacılığı Üzerine Bir Karşılaştırma s. 165.

[30]  Yenihan, Türk Sendikacılığı Üzerine Bir Karşılaştırma, s. 244.

[31]  31 Ocak 1950 tarihli Cumhuriyet Gazetesi, aktaran Şehmus GÜZEL, “1946 ve Sonrasında Türkiye’de Grev Tartışması”, Toplum ve Bilim, Kış 1988, İstanbul, s.115.

[32]  Sülker, “Türkiye’de Grev Hakkı Tartışmaları ve Grevler “, 1976:81.

[33]  Koç, 1994: 99- 107.

[34] Makal, 2007:306/ Türkiye’de İşçi Sınıfı Oluşumunda Sessiz Yıllar, s:116. /SÜLKER, Kemal,”Türkiye’de Grev Hakkı Tartışmaları ve Grevler “,Tüstav Yayınları, İstanbul,1976, 1. Baskı, s.81.

[35]  Akkaya, Yüksel, Türkiye’de İşçi Sınıfı Oluşumunda Sessiz Yıllar, 2003, s.116 ; AKKAYA, Yüksel, “Demokrat Parti Döneminde Grevler”, Toplumsal Tarih, Nisan 2003, Sayı:112.

[36]  Yenihan, Bora, Anayasa ile Gelen Anayasa ile Gider, Aydın ve Keskin, 2015, s:22.

[37]  https://dergipark.org.tr/tr/pub/avrasyad/issue/47261/595487 , Erişim Tarihi:16.10.2020. ; Yenihan, Anayasa ile Gelen Anayasa Gider, s.165.

[38]  Tokol, 2012,:82, 1961 T.C. Anayasası, Madde 42-43.

[39]  Tokol, 2012,:82, 1961 T.C. Anayasası, Madde 46-47; Yenihan, Bora, Anayasa ile Gelen Anayasa ile Gider  s.166.

[40]  Tokol, Aysel “Türk Endüstri İlişkileri Sistemi”, Dora Yayınevi, Gözden Geçirilmiş ve Genişletilmiş 3. Baskı, Bursa, 2012, s:82.

[41] Bkz.6356 Sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu (2012), m. 2/h, http://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.6356.pdf, Erişim Tarihi 15.02.2018.

[42] Işıklı, Alpaslan,”Küreselleşme ve Demokratikleşme “, Mülkiyet Birliği Vakfı Yayınları, No:14, 1995, Ankara, s:175.

[43] Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi, c.2, “İzmir İşçi Yürüyüşü, 25.11.1961”, İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, 1998, s.176.

[44] “Örnek Protesto”, Kim, 30 Kasım 1961, s.27) ; TURGAY, Feyza, 1960-1963 Dönemi İşçi Eylemlerine Aşağıdan Bakmak, İnsan ve İnsan, Yıl:4, Sayı:13, Yaz 2017, s:253-263.

[45] Artun Ünsal, Türkiye İşçi Partisi, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2002, s.72.

[46] Güzel, M. Şehmus , Türkiye’de İşçi Hareketi, Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 2016, s.196 ; “Laf değil, Af değil, İş, İş!”, Kim, 9 Mayıs 1962, s.230.

[47]  Turgay, Feyza, 60-63 Dönemi İşçi Eylemlerine Aşağıdan Bakmak, s.259.

[48] Sevinç, Murat, Türkiye’nin Anayasa ile İmtihanı: Cumhurbaşkanlığı Başkanlık Tartışması, İletişim Yayınları, 2017, s:40.

[49] Özerkmen, Necmettin, “Geçmişten Günümüze Türkiye’de Anayasa ve Yasalarda Sendikal Hakların Düzenlenmesi ve Getirilen Kısıtlamalar”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi 43, 2003,1 s:247-248.

[50] Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ile İlgili Yönetmelikler, ÇSGB, Ali Kemal Sayın/Ebru Öztüm Tümer, Özel Matbaası, 2014, Ankara..

[51] Oğuz, 1995: 10.

[52] Zararsız, M. Emin, “1982 Anayasası’na Göre Grev Hakkı ve Sınırları”, s.66.

[53] Kutal, M., “2821 Sayılı Sendikalar Yasasında Yapılan Son Değişiklikler I” İktisat ve Maliye, Cilt 35, 1988,  Sayı 6.

[54]  Gülmez, 1989:35.

[55] Tanör, Bülent, Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu, s.174/175.

[56] Öğrü v. Türkiye, Başvuru No.19631/12, Karar Tarihi:17.10.2017, Erişim Tarihi:23.11.2020.

[57] DİSK and KESK v. Turkey, Appl. No. 38676/08, 27.11.2012, para. 31. / İnasan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve Anayasa: Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru Kapsamında Bir İnceleme, Editör: Sibel İnceoğlu s.388.

[58] AYM, Tayfun Cengiz Kararı, B.No. 2013/8463, 18.09.2014.  www.kararlaryeni.anayasa.gov.tr /Erişim Tarihi:23.11.2020.

[59]  AYM, Abidin Aydın Tüfekçi Kararı, B. No. 2013/1315, 15.04.2015. /Erişim Tarihi:13.11.2020.

[60]  “DİSKAR Sendikalaşma Araştırması: Türkiye’de Sendikalaşma, Toplu İş Sözleşmesi Kapsamı ve Grevler (2013-2019)”, İstanbul, Şubat 2019, s.3.  http://www.disk.org.tr/ Erişim Tarihi:12.10.2020.


Teşekkür: Akademik Çalışma Okulu gibi bir oluşuma öncü olan hiçbir zaman desteğini benden esirgemeyen, daha yüzlerce insana ilham olacağına yürekten inandığım Ahmet Fevzi Kibar hocama, ekibimizde yer alan ve katkılarını yadsıyamayacağım Mustafa Dündar ve Bilal Başer’e, ortak bir amaç etrafında bir araya gelip oluşuma katkı sunan tüm arkadaşlara teşekkür ederim.
Her ne kadar farkında olmasa da ilk akademik yazımda kaleme alacağım konuyu belirlemem de etkisi olan, yazıma katkı sunan Halil İbrahim Ekizce’ye ayrıca teşekkür ederim.

Yazar Hakkında

Ahmet Fevzi Kibar

Ahmet Fevzi Kibar

Akademisyen, Hukuki Danışman ve Yazar
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Özel Hukuk yüksek lisans mezunu ve İstanbul Üniversitesi Özel Hukuk doktora eğitimi (devam ediyor). Kişiler, Aile, Eşya, Miras, Borçlar, Gayrimenkul, Fikri Mülkiyet ve Ürün Sorumluluğu Hukuku alanlarında çalışma yapmaktadır. Ayrıca hikâye, deneme ve eleştiri yazarlığı da yapmaktadır. Evli ve baba.

Yorum Yap

Konuşmaya Başla
WhatsApp Destek Hattı
Merhaba, ANAYASAL BİR HAK OLARAK SENDİKAL HAKLARIN İNCELENMESİ bu konu hakkında destek alabilirsiniz...