Öğrenci Akademik Makale

ANAYASAL BİR BELGE OLARAK MEDİNE VESİKASI

Anayasal Bir Belge Olarak Medine Vesikası
Ahmet Fevzi Kibar
Arş. Gör. Ahmet Fevzi Kibar

Medine vesikası, insanlık tarihinde farklı dinlere ve inançlara mensup insanların tüm farklılıklarına rağmen bir arada yaşayabileceği; beraber yaşamanın yolunun yalnızca birbirine benzemekten geçmediğinin, farklılıklara saygı duyularak da toplum olunabileceği fikrinin önünü açan önemli eşiklerden biridir.

YAZAR: Şahin KILIÇ

ÖZET

Medine vesikası, insanlık tarihinde farklı dinlere ve inançlara mensup insanların tüm farklılıklarına rağmen bir arada yaşayabileceği; beraber yaşamanın yolunun yalnızca birbirine benzemekten geçmediğinin, farklılıklara saygı duyularak da toplum olunabileceği fikrinin önünü açan önemli eşiklerden biridir.  Bu vesika İslam’ın nasıl bir toplumu arzuladığının bariz bir örneğidir. Bu çalışmada Medine vesikasının anayasal boyutunu günümüz anayasa hukuku anlayışıyla ele alacağız.

Anahtar Kelimeler: Medine Sözleşmesi, Birlikte Yaşam, Anayasacılık Tarihi, Anayasa Hukuku.

ABSTRACT

Constitution of Medina is one of the milestones which leads the idea of every human can live together despite the different beliefs and religions in the history, living together is not bonded with being similar to each other and it is possible to become a society by respecting each other’s differences. This constitution is a clear example of how İslam desires a society to be. In this article we will be examining the constitutional aspect of Constitution of Medina regarding to modern day constitutional law.

Keywords: Medina Convention, Living Together, Constitutional History, Constitutional Law.

GİRİŞ

İnsan doğası gereği yaşamını sürdürebilmek için içinde yaşayacağı bir topluma ihtiyaç duyar. İlk çağlardan günümüze tarih boyunca insanlar topluluk halinde yaşamıştır. Topluluk halinde yaşayan insanlar, topluluğun sağlıklı bir şekilde varlığını devam ettirmesi için belirli sistemler kurmuş birbirleriyle iş bölümü yoluna gitmişlerdir. Bu durum tabii olarak yöneten-yönetilen ilişkisini doğurmuştur. Bu ilişki tarihin seyri içerisinde karmaşık bir hal almış ve denge yönetilenler aleyhine bozulmuştur. Bozulan bu dengenin tekrar kurulması için insanlar iktidarın gücünün sınırlandırılması, belirli bir çerçeveye göre yeniden yapılandırılması gerekliliğinin farkına varmıştır. Bu farkındalık sonucunda da kralın-iktidarın gücünü sınırlamak isteyen anayasacılık fikirleri doğmuştur.

Devletin gücünün sınırlandırılması, yönetilenlerin belli başlı hukuki güvencelere sahip olma çabaları ve teşebbüslerinin tarihi, en eski uygarlıklara kadar dayanmaktadır. Bu teşebbüslerin en önemlilerinden biri de dönemine göre incelendiğinde, hiç şüphesiz Medine Vesikasıdır. Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’nde bahsettiğine benzer bir şekilde kurulan Medine site devletinin kuruluş ve işleyişini konu edinen bu vesika “tarihin ilk yazılı anayasal belgesi”[1] niteliğinde sayılabilir. Devletin fiziki sınırlarının belirlenmesi, devlet savunmasının ne şekilde yapılacağı, hukukun üstünlüğü, siyasi iktidarın sınırlandırılması, çok hukukluluk, din özgürlüğü, eşitlik, vatandaşlık gibi kavramları içeren bu vesika zamanının ötesinde bir anlayışa sahiptir.

Bizde bu çalışmamızda, kendisinden sonra ancak 18. Yy ortaya çıkan pek çok kavramı bünyesinde barındıran gerekli önemi görememiş bu vesikanın günümüz anlayışıyla bir değerlendirmesini yaparak hukuki niteliğini ortaya koymaya çalıştık.

1. GÜNÜMÜZDE ANAYASA KAVRAM

Anayasa, devletin kimliği olma işleviyle siyasal erkin kullanılma şartlarını belirtmektedir. Devletin bir tüzel kişilik olarak düşünülmesi sonucunda diğer bütün tüzel kişilikler gibi bir statüsünün olması zorunludur. Anayasa, devletin bir statüsü ve devlet erkinin çerçevesini çizen hukuki bir norm olarak tanımlanabilir.[2]

Anayasanın, biri hukuki öteki de siyasi olmak üzere ikili anlamı vardır. Anayasa, yalnızca bir devletin hukuk statüsü olmayıp, aynı zamanda devlet içinde siyasi iktidarı ve toplum içinde de devlet iktidarını sınırlayan bir belgedir.[3]

Günümüzde kullanılan anlamda anayasa ilk olarak 1787’ de ABD’de sonrasında ise 1791 yılında Fransa’da ortaya çıkmıştır. Ancak anayasacılık geleneğinin geçmişi hayli eskilere gider. Bazı yazarlar, yarı-Tanrı firavunların siyasal iktidara sahip olduğu Antik Mısır’da dahi, egemeninde uyması gereken kuralların varlığı anlamında onun izlerini bulur. Bir başka yaklaşıma göre, Müslümanların yönetimindeki Kudüs’te, iktidarın paylaşılmasına yönelik olan ve merkezi iktidarın sınırlandırılmasını gerçekleştiren bir politik yapılanma vardır. Avrupalılar bunu haçlı seferleri esnasında gözlemlemiş, öğrenmiş ve Avrupa’ya taşımıştır. Magna Carta bir bakıma ve bir ölçüye kadar bunun sonucudur.[4]

Bilindiği gibi anayasacılık hareketlerin kaynağı-çıkış noktası hükümdarın gücünün sınırlandırılmasının gerekliliğidir. Amaç egemen gücün sınırlandırılması, aynı zamanda bu sınırlamaların halk ve hükümdar tarafından önceden bilinebilir olmasıdır. Yukarıda da belirtildiği gibi anayasa kavramı modern çağlara ait bir kavram olsa da anayasacılık hareketleri ya da hükümdarın gücünün sınırlandırılmasına yönelik toplumsal çabalar çok eski çağlardan beri var olan bir hareket-yapı-kavramdır. Bizde bu çalışmamızda anayasacılık hareketlerinde dönemine göre öncü bir karakter taşıyan Medine Vesikası’nı konu edindik. Eski çağlardaki anayasal belgeleri incelerken pek tabi günümüzde kullanılan kavramların günümüz anlamıyla kullanılmasını beklemek mümkün değildir. Günümüz anayasaları insanlığın binlerce yıllık yöneten-yönetilen ilişkisi bağlamında oluşan birikimin ortaya çıkarmış olduğu nihai sonuçlardır. Dolayısıyla günümüz anayasalarına rehberlik eden iptidai anayasal hareketler ve belgeleri günümüz kriterlerine göre incelemek adil bir yaklaşım olmaz. Hülasa anayasacılık-anayasa en basit ifade ile devlet iktidarının kurallarla sınırlandırılması ve keyfi yönetimin önüne geçilebilmesidir.

2. İSLAMDA ANAYASA KAVRAMI

İslam hukuku ilahi menşeli bir hukuk olması nedeniyle günümüz anayasa ve hukuk kurallarından farklı bir karakteristiğe sahiptir. İslam hukukunda temel prensipleri belirleme rolü Allah ve Peygambere aittir. Yani İslam hukukunun özü ya da daha doğru bir tabirle iki ana kaynağı Kur’an ve sünnettir. İslam Hukuku, bir dinin emir ve yasaklarının yorumlanması sonucu oluşmuş bir hukuk sistemi olması nedeniyle, hukukun maddi kaynağı ve temeli ilahi iradeye dayanmaktadır.[5] Hamidullah’a göre ise Kur’an ve sünnet bizatihi anayasa olmayıp, anayasaların oluşumunda gerekli olan temel kaide ve prensipleri tanzim etmişlerdir. Dolayısıyla bu durum İslam devlet anayasalarının temelde olmasa da zamanın şartlarına göre değişebileceğini göstermektedir.[6]

İslami anayasalar Hallaf’a göre üç esas üzerine inşa edilir. Bunlar; adalet, eşitlik ve şura’dır. [7]Kur’an’da geçen bir ayette Allah şöyle buyuruyor: “Gerçekten Allah… insanlar arasında hüküm verecek olsanız, adaletle hükmetmenizi emrediyor” (4/Nisa58). Bir başka ayette ise “Aralarında hükmedecek olursan adaletle hükmet. Şüphesiz Allah adil davrananları sever” (5/Maide 42).

Yüce Allah Kur’an’da daha pek çok yerde adil olmayı emretmiş ve övmüştür.  İşte bu ayetlere binaen Hallaf İslami anayasaların temelinde yer alan en önemli esaslardan birinin adalet olduğunu belirtmiştir.

İslam anayasalarının temel prensiplerinden bir diğeri de eşitlik prensibidir. Eşitlikten maksat yöneten ve yönetilen tüm bireylerin, yasaların otoritesine itaat etmekte eşit olmalarıdır. Yüce Allah Kur’an’da bu konuya binaen şöyle buyurmuştur. “ Ey insanlar! Biz sizi, bir erkekten ve bir kadından yarattık. Sizi birbirinizi tanıyasınız diye, milletlere ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz Allah katında en üstününüz Allah’tan en çok korkanınızdır” (106/Hucurat 13).

Peygamber Efendimiz ise şöyle buyurmuştur: “Nefsim elinde olana yemin ederim ki, kızım Fatma bile hırsızlık yapsaydı elini keserdim” (Buhari, Enbiya 54, Meğazi 53).

İslam anayasalarının üçüncü esası ise şura’dır. Şura yapılacak işlerin işin uzmanlarına danışılarak yapılmasıdır. Şura ile toplumun genel iradesinin yönetime yön vermesi hedeflenir. Yüce Allah Kuran’da Müslümanları: “Aralarındaki iş şura iledir” İfadesi ile nitelendirmiştir.

3. MEDİNE SİTE DEVLETİ

A. ETNİK ve DİNİ DURUM

Söz konusu dönemde şehirde Müslümanlar haricinde müşrikler, Yahudiler ve Hristiyanlar gibi farklı din mensupları bir arada yaşamaktadır.[8]

Hicret sırasında Medine’nin nüfusu hakkında farklı rakamlar zikredilmektedir. Muhammed Hamidullah‘a göre şehirde yaklaşık on bin insan yaşamaktadır. Mevcut nüfusun önemli bir kısmını Evs ve Hazreç’e bağlı müşrikler oluşturuyordu. Müşriklerin sayısının altı bine yakın olduğu tahmin edilmektedir. Medine’de yaşayan diğer bir dini grup olan Yahudilerin sayısının da dört bin civarında olduğu belirtilmektedir.[9]

Ayrıca Buhari, Hz. Peygamber’in hicretten sonra bir sayım yaptırdığını ve Müslümanların isimlerini kaydettirdiğini nakleder. Bu sayımda Müslümanların sayısının bin beş yüz olduğu saptanmıştır.[10]

Medine’de bunların dışında az sayıda Hristiyan ve haniflik inancına sahip insan bulunduğu da bilinmektedir. Haniflerin sayısı tam olarak bilinmezken Hristiyanların elli civarında olduğu tahmin edilmektedir.[11]

B. SİYASİ DURUM ve SOSYAL HAYAT

Hicret esnasında Medine, şehirden ziyade bir köy görünümündedir. Şehir toplu bir halde kurulmamış olup kabileler arasında ve özellikle Arap ve Yahudi kabileler arasında kilometrelerce uzaklık bulunmaktadır. Şehir sakinlerinden Araplarla Yahudiler arasında yine Araplar arasında –özellikle Evs ve Hazreç kabileleri- sürekli bir çekişme mevcuttur. Bu mücadeleler bazen kan davalarına da dönüşmektedir.[12]

Şehirde belirli bir hukuk sistemi mevcut değildir. Her kesimin uyduğu bir örf-adet silsilesi dahi mevcut değildir. Şehirde her anlamda bir uyumsuzluk göze çarpmaktadır.

Şehirde siyasi olarak iki kabilenin hâkimiyetinden bahsetmek mümkündür. Bu kabileler Evs ve Hazreç kabileleriydi. Bu iki kabile birbirleriyle ve diğer Yahudi kabilelerle mücadele içindeydiler.[13]

Medine anayasası hazırlandığı sırada şehirde en iyi organize olan topluluk Müslümanlardır denebilir. Hz Peygamber, Mekke’den göçen Müslümanların şehre intibaklarını kolaylaştırmak, Medineli Müslümanlarla kaynaşmalarını hızlandırmak ve homojen bir Müslüman topluluk oluşturmak için hicretin henüz başlarında Mekke’den göçen Müslümanlar ile Medine’nin yerlisi Müslümanlar arasında kardeşlik antlaşması yaptırmıştır.

Antlaşmanın önemli sonuçlarından biri Müslümanlar sayılarının az olmasına rağmen aralarındaki uyumdan dolayı şehirde belirleyici bir güç haline gelmesidir.[14]

Hicret sırasında Medine’de devlet olarak nitelendirebileceğimiz bir yapı mevcut değildir. Kabileler şehrin muhtelif yerlerinde öbekler halinde yaşıyor, başına buyruk hareket ediyor ve zaman zaman birbirleriyle çatışıyorlardı. Kısacası şehirde siyasi anlamda bir kargaşa söz konusudur.[15]

Bu bilgiler ışığında görülmektedir ki hicretten önce Medine şehrinde toplumsal düzenden bahsetmek mümkün değildir. Şehir halkı aralarındaki çekişmelerden dolayı siyasi ve hukuki bir yapı kuramamıştır. Müslümanların yukarıda saydığımız nedenlerden ötürü şehir içinde belirleyici bir güç haline gelmesi, şehrin diğer sakinlerinin de muhtemeldir ki bu çekişmelerin çözüme kavuşturulmasını istemeleri Medine anayasasının oluşturulmasına zemin hazırlamıştır.

C. HUKUKİ DURUM

Kabileler üstü bir otorite olmadığından güçlü kabileler ile güçsüz kabileler arasında adaleti sağlamak için tek çare, güç ve kuvvetin desteğinde yapılan müzakerelerdi. Ancak bu eşitliğin sağlandığı anlamına gelmiyordu. Her halükarda güçlü kabilelere daha fazla kan diyeti ödeniyordu. Belirli kurallarla örülmüş yasalar namevcut olduğundan herhangi bir durumda seçilmiş olan hakemlerin verdiği kararlar ya kişisel görüşlerine ya da belli belirsiz bir takım geleneklere dayanmaktadır.[16]

Arap kabileler arasında bir tür sosyal güvence kurumu vardı. Bu kurum bir cinayet sırasında özellikle kan diyeti olarak maktulün ailesine ödenmesi gereken tazminatın, suçlu tarafından bireysel olarak değil de kabile tarafından ödenmesi şeklinde bir sorumluluk ilkesine dayanıyordu.

Ayrıca bölgede çok eşlilik hakimdir. Ölen bir adamın sadece eşi ve kızı değil küçük çocukları da miras alamıyordu. [17]

4. MEDİNE VESİKASININ GENEL ÇERÇEVESİ

A. Vesikanın Hazırlandığı Esnadaki Genel Durum

Hz. Peygamber Medine’ye vardığında orada sadece anarşi değil, hiçbir toplumsal örgütlenmenin de olmadığını gördü. Hz. Peygamber; Müslümanlar, putperest Araplar, Yahudiler ve Hristiyanların iştirak ettiği bir toplantı düzenlenmiştir. Bunlara, başta iç düzeni sağlamak ve dışarıdan gelecek tehlikelere karşı koymak için bir site devlet kurmayı teklif etmiştir. Bu öneriyi kabul edenlerle birlikte, idareci ve idare edilenlerin hak ve yükümlülüklerini ihtiva eden bir belge oluşturulmuştur. Bu sözleşme bütün halinde günümüze ulaşmıştır. Bu belge; dünyada, bir devletin en eski anayasasını oluşturur. Devlet başkanı tarafından uygulanacaktır. Siyasi hayatın gereklerinden bahsedilmektedir. Kendileri dışındaki dünya ile mütekabiliyete göre bağımsızlıktan, toplumu oluşturan çeşitli grupların karşılıklı dini hoşgörüsünden, adalet mekanizmasından, toplumsal güvenceden, savunmadan, yabancı ilişkilerden ve kanun yapma ve bunlara benzer şeylerden bahsedilmektedir.[18]

Belirtilmelidir ki, Medine’de yaşayan halk tamamen Müslüman olsaydı, bunların Hz. Peygamberin her söyleyeceğini kabul edecekleri gerçeğinden yola çıkarak bir devlet kurulmasının ve bu devlete bağlı bir hukuk sisteminin inşa edilmesinin gereği olmazdı. Ancak şehirde Müslümanlar dışında farklı grupların varlığı, devlet yönetiminde izlenecek metot ile fert hak ve hürriyetlerinin yazılı bir sözleşme şeklinde belirtilmesi zorunluluğuna yol açmaktadır.[19]

B. Anayasanın Genel Hatları ve Tarihi Gerçekliği

Anayasanın ilk dönem müelliflerince[20] ve modern dönem araştırmacılarınca[21] hicretin ilk yılında yazıldığı sabittir. Medine anayasasının hukuki bir metin olarak incelenmesi ve tasnif edilmesi sonucu çeşitli araştırmacılar farklı madde sayılarından bahsetmektedir. Örneğin wellhaussen belgedeki madde sayısını 47 olarak belirlemiştir. Caetani ise aynı metni 48 madde olarak tasnif etmiştir. Hamidullah ise metindeki madde sayısını 52 olarak tasnif etmiştir. Sözleşmenin tam metni klasik kaynaklardan başlıca İbn İshak, İbn Hişam, Ebu Ubeyd, İbn Seyyidünnas ve İbn Kesir’in eserlerinde yer almaktadır.[22]

Medine Vesikası’nın metnini bize bir bütün olarak nakleden müellif İbn Hişam’dır.  Es-Siretu’n-Nebeviye adlı eserinde sözleşme ile ilgili olarak şöyle söylemektedir: “İbn İshak dedi ki: Allah Resulü, Ensar ve Muhacir arasında bir kitabe yazdı. Yazdığı kitabeye Yahudileri de çağırdı ve onlarla saldırmazlık antlaşması yaptı”.[23] Yine başka bir müellif Vakıdi sözleşmeye dair şöyle söyler: “Resulullah Medine’ye gelince Yahudileri toplayıp onlarla hak ve sorumlulukları içeren bir kitabe hazırladı”.[24]

Vesika tam metin halinde İbn Hişam’ın Siretün-Nebeviyye adlı eserinde ve Ebu Ubeyd Kasım İbn Sellam’ın Kitabul-Emval adlı eserinde ve nihayet üçüncü olarak İbn Hayseme’nin kayıp eserinde, aralarında hiçbir farka rastlanmaksızın mukayyet bulunmaktadır. Sonuncu kayıp kitaptaki kaydı İbn Seyyidün-Nas adlı zat yazdığı bir kitapta nakletmiştir.[25]

Vesikanın amacı ve gerçekliğini ele alan Brockelmann,[26] Cook,[27] Watt[28] gibi pek çok müsteşrik de vesikanın tarihi gerçekliğini kabul eder.

5. MEDİNE VESİKASININ HUKUKİ NİTELİĞİ

Vesikanın düzenlenme şeklini, hazırlandığı ortamı ve içeriğini inceleyen araştırmacılar, metnin hukuki niteliğine dair birbirinden farklı çıkarımlarda bulunmuşlardır. Bunun Medine halkını oluşturan çeşitli unsurlar arasında yapılmış bir mukavelename veya muahedename olduğu ya da bu vesikanın Hz. Peygamber tarafından tek taraflı beyan edilmiş bir beyanname, taahhütname veya tavsiyename olduğu ya da bir anayasa olduğuna dair pek çok sonuca ulaşılmıştır.

Bunlardan biri olan Alman müsteşrik Wellhaussen belgenin çok kıymetli olduğunu ve bunun çeşitli taraflar arasında akdedilmiş bir sözleşme olduğunu belirtir. Yine bu belgenin Hz. Peygamber’in idaresi altında bulunan kimselere karşı bazı taahhütlerin programı gösteren bir siyasi beyanname olabileceğini de belirtir[29]

Belge üzerinde incelemelerde bulunan diğer bir araştırmacı olan L. Caetani İslam Tarihi eserinde Hz. Peygamberin Medine’ye hicretinden sonra siyasi maksat ve gayelerle hareket ettiğini, mevcut topluluğu yeni siyasi bir topluluk şeklinde dizayn etmek için faaliyette bulunduğunu, dolayısıyla bu belgenin “siyasi bir topluluk oluşturmak teşebbüsünden ibaret” olduğunu belirtmiştir.[30]

Vesikanın sahip olduğu temel özelliklerden dolayı anayasalara benzediğini ve bu sebeple bir anayasa olduğunu dile getirenler de mevcuttur. Dr. Abidin Sönmez’e göre; Vesika hukuki bir şekilde tarafsız olarak incelenirse onun, modern bir hukuk sistemindeki anayasa düzenlemesine ait temel esasları eksiksiz olarak ihtiva ettiği görülecektir.[31]

Hamidullah’ın konuya bakışı ise şöyledir “Elimizdeki bu vesikanın hukuki mahiyeti nedir? Bazıları bunun basit bir mukavelename olduğunu ileri sürmektedirler. Mesela; Levy. Ve bu suretle ilk İslam devletinin kurulmasında, hukuka bağlı devlet nazariyesinin bir özü olduğu hakikatini bertaraf etmeye çalışmaktadırlar. Bir kere o devirdeki yazılı hususi sözleşmelerde yer alması gerekli, yani o devirde teamüli icaplardan olan şahitlerin zikri veya karşılıklı yeminler gibi asli şekil şartları bu vesikada yoktur. O devirdeki kanunlar (yani örf ve adet) bu şekil şartını kabul ettiğine göre bu vesika, yine o devrin ölçülerine göre bir mukavelename olmak vasfından mahrumdur. Bu vesika, bir muahedename de değildir. Çünkü yazıda hak sahibi olarak gösterilen Yahudi, Müşrik ve Müslüman Arap kabileleri kısmen müstakil bir halde kalmakta ve bazı hususlarda Hz. Peygamber’in otoritesine tabi olmaktaydılar. Bu ise federal bir vasıftır. Muahedeler ise münhasıran gerek devlet ve gerekse şehir-devlet gibi devlet hükmi şahsiyetini ihraz etmiş tamamen müstakil taraflar arasında mevzuubahs olabilmektedir.”[32]

Anayasaların temelde üç anlamı vardır: Anayasa bir ülkedeki en üstün hukuk gücüne sahip belgedir.[33] Bir ülkede belli bir anda fiilen var olan devlet sisteminin niteliğini belirler.[34] Anayasa son olarak devletin sınırlandırılmasıdır.[35] [36] Bir anayasada bulunması gereken asgari şartlar Medine vesikasında mevcuttur.

Metinde geçen bazı cümle ya da ifadeler, modern dönemde siyaset ve hukuk alanında kullanılanların içeriklerini aynen yansıtmaktadır. Ancak bu benzerlik ya da aynılık, kuşkusuz mana itibariyledir. Yoksa günümüzde her biri evrensel bir kavram haline gelmiş “laiklik, demokrasi, çok kültürlülük, çok hukukluk, din ve vicdan hürriyeti” gibi terim ya da terkipler sözleşmede bu günkü şekliyle/kavramlarıyla geçmemektedir; geçmesi de beklenmemelidir.[37] Bir anayasa olarak kabul edilen Medine Vesikasının temel kurucu ilkeleri şu şekilde belirtilebilir:

-Devletin şekli yapısı,[38]

-Ülke unsuru,[39]

-Devletin bütünlüğü ve anayasaya dahil olan taraflar,[40]

-Ülke sınırları içerisinde birlikte yaşamaya karar veren toplumun ismi,[41]

-Egemenlik prensibi,[42]

-Eşitlik ilkesi,[43]

-Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcı niteliği,[44]

-Anayasada denetim mekanizması,[45]

-Devlet ve bireylerin emniyeti,[46]

-Din hürriyeti,[47]

Bu vesikaya göre devletin; çok uluslu, özgürlükçü, yazılı bir anayasası, bağlayıcı kuralları olan sınırları belli, kanunlar karşısında herkese eşitlik sağlayan, kişilerin mali mükellefiyetleri belirlenmiş, yurt savunmasında askeri birlikleri düzenlenmiş ve başkanlık sistemini benimsemiş bir özellik taşıdığı söylenebilir.[48]

6. BAZI HÜKÜMLERİN İNCELENMESİ

Vesikanın birinci maddesine göre “ Bu kitap Peygamber Muhammed tarafından Kureyşli ve Yesribli müminler ve Müslümanlar ve bunlara tabi olanlarla ve yine onlara sonradan iltihak etmiş olanlar ve onlarla beraber cihat edenler için düzenlenmiştir”. İlgili maddeden anlaşılacağı üzere vesikanın şümulüne girmek için Müslüman olmak şartı yoktur. Müslümanlarla birlikte savaşmak ya da onlara katılmak yetiyor.

İkinci maddeye göre, “işte bunlar (yukarıda ismi geçenler), diğer insanlardan ayrı bir ümmet (topluluk) teşkil eder”. Vesikanın bu maddesi ile bağımsız bir devletin kurulmuş olduğu görülür.  Ayrıca birinci ve ikinci madde ile birlikte vesikanın tarafları olan kesimler arasında eşitlik vurgusu vardır. Tarafların tamamının bir ümmet olarak belirtilmesi eşitlik vurgusunun göstergesidir. Vesikadaki ümmet ibaresi Medine halkına sosyal ve siyasal bir kimlik vermekte, o çağda benzeri görülmeyen bir vatandaşlık kavramı sunmaktadır. Buradaki ümmet tabiri, kabile riyasetini öngören geleneksel Arap görüşünü yıkmakta ve ileri bir toplum düzeni kuruluşuna dair ipuçları vermektedir.

Vesika, bir takım değişikliklere tabi tutulmak suretiyle eski bir geleneğe de yer vermektedir. Bu gelenek, harpte esir düşenlerin hürriyetine kavuşturulması için fidye-i necat(kurtarmalık), öldürme ve yaralama gibi hallerde kısas tatbiki yerine kan diyetinin ödenebilmesi için sosyal sigorta müessesesinin oluşturulmasıdır. Madde 12’ye göre Müslümanlar, kendilerinden olan hiç kimseyi ağır mali mesuliyet altında yalnız bırakmayacak, fidye-i necat veya kan diyeti gibi borçlarını kendi aralarında ödeyeceklerdir. Ayrıca bu şekilde bir sosyal sigorta müessesesinin idaresinde her kabile otonomiye sahip olacaktır. Bu husus 4-11 maddeleri arasında belirtilmiştir.

Vesikanın 16. Maddesinde yer alan “vesikanın tarafı olan Yahudiler… yardım ve müzaheretimize hak kazanacaklardır” ibaresi ile vesikaya taraf olan gayr-i Müslimlere de adaletle hükmedileceği vurgusu yapılmış, hak eden herkese, koşulsuz bir şekilde adaletin dağıtılacağı ilkesi kabul edilmiştir.

Vesikanın 15,18 ve 19. Maddelerinde topluluğun özellikle harp halinde haklarda eşitlik esasına bağlı kalacağı ifade edilmiştir.

Vesika, adaletin tevzii ve adli işlerin idaresi konusunda gerçek bir inkılap teşkil etmektedir. Bundan böyle, bu konuda alınacak tedbir ve gösterilecek ikna tamamen topluluğun işlerini yürütenlere başka bir deyişle merkezi otoriteye bırakılmıştır.[49] Aile, akraba, kabile üyesi gibi kimselere karşı bile olsa, gerektiğinde her bir vatandaşın merkezi otorite etrafında yardım elini birleştirmesi zorunluluğu getirilmiştir. Madde 13’de “takva sahibi müminler, kendi aralarında mütecavize ve haksız bir fiil ikasını tasarlayan yahut bir cürüm yahut bir hakka tecavüz veyahut da müminler arasında bir karışıklık çıkarma kastını taşıyan kimseye karşı olacaklar ve bu kimse onlardan birinin evladı bile olsa hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır”. Denilerek bu durum açıkça ortaya konmuştur. Bundan başka madde 22 ve 23 de adli işlemler ile ilgili maddelerdir. 

Vesikanın 47. Maddesi hukukun üstünlüğünü vurgulamaktadır. Maddede hukukun üstünlüğü şu şekilde ifade edilmektedir: “Bu yazı haksız bir fiil ya da suç işleyen(ile ceza) arasına engel olarak giremez. Kim bir harbe çıkar, emniyette olur ve ya kim ki Medine’de kalırsa yine emniyet içindedir; haksız bir fiil ve suç işleyenlerin durumu müstesnadır…” Sözleşmede, hukukun üstünlüğünün bir parçası olan yargı bağımsızlığından da bahsedildiği söylenebilir. Şöyle ki, muhtemel bir suçun işlenmesi durumunda kime veya neye göre ceza verileceği belirtilmiştir. Allah Resulü, hakem/yargıç olarak belirlenmiştir. Dolayısıyla suçların cezalandırılmasında keyfiliğin önüne geçilmiş, suçlunun kim tarafından ve neye göre cezalandırılacağı belirtilmiştir. Suç işleyen Müslümanlar için Kur’an’ın ilgili hükümleri uygulanacak, diğer din mensupları da kendi dini hukuklarına göre yargılanacaklardır. Bu durum vesikanın 25. Maddesinde dolaylı olarak anlatılmaktadır. Sözleşmede yargı bağımsızlığı ilkesinin vurgulandığı maddelere 23 ve 42. Madde de eklenebilir.[50]

Bu vesikadan önce adalet ferdi bir meseleydi. Haksızlığa uğrayan kişinin kendi kabilesinden başka yardımcısı yoktur. Vesikaya konulan maddelerle adalet artık merkezi bir mesele olmuştur. Vesikanın 23, 25 ve 36. Maddelerince herhangi biri bir suç işlerse suçlunun velisi, önce durumu kabile reisine bildirecek kabile reisi kendi gelenek ve adetlerine göre yargılayacak devlet reisine gitmeyecektir. Fakat bu suç kabileler arası bir suç ise ve kabileler arası bir ihtilaf doğuruyorsa mesele devlet reisine arz edilecekti. Yahudiler de aynı hükümlere tabiydi. İki Yahudi arasında cereyan eden bir hadise Yahudilik hükümlerince karara bağlanacak fakat taraflardan herhangi biri toplumun farklı kesiminden ise durum devlet başkanına iletilecektir. Gerçekte devlet reisine bu yolda arz edilen meseleler çok değil ise de vesika bütün kabileler için her konuda tam bir güven sağlamış oluyordur.[51]

Sözleşmenin hükümlerini kabul eden fert veya zümreler, ister Müslüman olsun ister gayri müslim veya müşrik olsun bir ümmet olarak siyasi toplulukta üye olup haklar kazanma ve sorumluluklar yüklenme imkânına kavuşmuşturlar.  Madde 25’de “ Beni Avf Yahudileri, müminlerle birlikte bir ümmet(topluluk) teşkil ederler… Buna gerek mevlaları ve gerekse bizzat kendileri dahildirler” denilerek Yahudilerin Müslümanlarla birlikte bir millet teşkil ettikleri belirtilmiştir.[1] Bu anlayış, o zamana kadar hakim olan kabilecilik ve dar kavimcilik yerine, sırf insan unsuruna ve onun seçimine dayanan; ırk, dil, din farkını dikkate almayan çok yeni bir siyasi topluluk anlayışıdır.[2]

Vesikanın 39. Maddesinde “Bu sahifenin gösterdiği kimse lehine Yesrib Vadisi dahili mukaddes bir yerdir” denilerek ülke sınırları belirlenmiştir. Dış münasebetlerde dokunulmaz ve mukaddes sayılan devlet arazisi belirli taşlarla işaretlenecek kadar açıklıkla belirtilmiştir.[3]

Vesikanın 46. Maddesi hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti ilkeleriyle paralellik gösteren bir anlayışla yazılmıştır. “Hukuk devleti ya da hukukun üstünlüğü ilkesinin amacı, devleti kendinden önce gelen ve ondan üstün bir takım normatif esaslarla kayıtlamak, onu toplumsal organizasyonun temel ilkeleriyle temellendirmek ve çevrelemektir.”[4] Buna göre 46. Maddede zikredilen “Bu sahifede gösterilen kimseler için ihdas edilen şartlar aynı şekilde Evs Yahudilerine, yani onların mevlalarına ve bizzat kendi şahıslarına, bu sahifede gösterilen kimseler tarafından sıkı ve tam bir muhafazakârlık ile tatbik olunur. Kaidelere muhakkak riayet edilecek, bunlara aykırı hareket olmayacaktır…” hususlar ışığında vesikanın hukukun üstünlüğünü benimsediğini söyleyebiliriz.

SONUÇ

Medine Vesikası gerek anayasa hukuku gerekse hukuk tarihi açısından büyük önem taşımaktadır. Vesika yazıldığı dönemin şartları göz önünde bulundurulduğunda hukuk devleti vasfını haiz bir organizasyonun kurulmuş olabileceğini bize göstermektedir. Vesika bir sosyal uzlaşı sonucu kaleme alınmış ve toplumun tüm kesimlerine eşit haklar tanıyan, toplum içerisindeki farklı bölüntülerin varlıklarını reddetmeyen bir yapıda inşa edilmiştir.

Vesika kendisine özgü anayasal bir nitelik içinde vücut bulduğu, Platon ve Aristoteles’in düşündüğü monarşik, oligarşik, aristokratik ve demokratik ütopyalardan farklı; sınıf, kişi ve kabile rejimlerinin bütün izlerini kökünden silen, halk kesimlerinin bütününün sesini taşıyan, hukukun üstünlüğüne inanmış ve bu inancını koruyan ve kollayan bir yapılanmayı, büyük modellere ışık tutacak sadelikte sunduğu söylenebilir.[5]

Vesika; hakim otoriteyi, özgürlük ve güvenlik prensiplerinin korunmasında kefil sayması ve sorumlu tutması yönüyle, kendi dönemine göre eşsiz bir anayasa örneği olarak değerlendirilebilir.

Hz Peygamberin oluşturduğu, kozmopolit bir yapısı olan bu yeni toplulukta neşet eden Medine Vesikası, o zamana kadarki devlet organizasyonlarında eşine rastlanmayan bir durumdur. Bu vesikayla sadece yönetilenlerin hak ve yükümlülükleri belirlenmemiş yöneticilerin de yapacağı işlemlerde belirli hükümlere göre hareket etmesi sağlanmıştır. Günümüz anayasa tekniğinden oldukça farklı olan bu vesikanın dönemin şartlarına göre incelendiğinde anayasal boyutu ağır basan bir belge olduğu görülmektedir.

Medine Vesikası Tam Metni

Medine vesikasının tam metni şöyledir:           Bismillâhirrahmânirrahîm.                                           

1. Bu vesika, Peygamber Muhammed tarafından Kureyşli ve Yesribli müminler ve bunlara tâbi olanlarla sonradan onlara katılmış olanlar ve onlarla beraber cihad edenler için düzenlenmiştir. 

2. Vesikayı imzalayanlar diğer insanlardan ayrı bir ümmet teşkil eder. 

3. Kureyşli muhacirler kan diyetlerini ödemeye katılacaklar ve savaş esirlerinin fidyesini müminler arasındaki makul esaslara ve adalete göre ödeyeceklerdir. 

4. Avfoğulları daha önce olduğu gibi kan diyetini ödemeye iştirak edecek ve Müslümanların teşkil ettiği her zümre savaş esirlerinin fidyesini müminler arasında adalet prensibine göre verecektir. 

5. Hârisoğulları daha önce olduğu gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre savaş esirlerinin fidyesini müminler arasında adalet çerçevesinde verecektir. 

6. Sâideoğulları, daha önceki yaptıkları gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre savaş esirlerinin fidyesini müminler arasındaki adalete göre verecektir.

 7. Cüşemoğulları, evvelce uygulandığı gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre savaş esirlerinin fidyesini müminler arasındaki adalet prensibine göre verecektir. 

8. Neccâroğulları eskisi gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre, savaş esirlerinin fidyesini müminler arasında uygulanan makul esaslara ve adalet prensibine göre verecektir. 

9. Benî Amr b. Avf, daha önce olduğu gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre savaş esirlerinin fidyesini müminler arasında kabul edilen esaslar ve adalet çerçevesinde verecektir. 

10. Nebîtoğulları daha önce yaptıkları gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre savaş esirlerinin fidyesini makul esaslar ve adalet çerçevesinde verecektir. 

11. Evsoğulları eskiden olduğu gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre savaş esirlerinin fidyesini makul esaslara ve adalete göre verecektir. 

12a. Müminler, kendi aralarında ağır malî sorumluluklar altında bulunan hiç kimseyi bu halde bırakmayacak, fidyesini veya kan diyeti gibi borçlarını makul esaslara göre ödeyecektir. 

12b. Hiçbir mümin diğer müminin mevlâsı ile ondan habersiz bir anlaşma yapamayacaktır. 

13. Takva sahibi müminler saldırganlara, haksız bir fiil tasarlayanlara ve cürüm işleyenlere, bir hakka tecavüz edenlere, müminler arasında karışıklık çıkarmak isteyen kimselere karşı olacak ve bunlardan biri kendilerinden bir kişinin evlâdı bile olsa hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır. 

14. Hiçbir mümin kâfir için bir mümini öldüremez ve mümin aleyhine kâfire yardım edemez. 

15. Allah’ın zimmeti, himaye ve teminatı tektir, dolayısıyla müminlerden -yetki bakımından- en aşağı derecede olan birinin kabul ettiği himaye onların hepsini bağlar, zira müminler birbirinin kardeşidir. 

16. Yahudilerden bize tâbi olanlar, zulme uğramadan ve onların düşmanlarıyla yardımlaşmadan yardımımıza hak kazanacaktır. 

17. Müminler arasında geçerli olan barış tektir. Hiçbir mümin Allah yolunda girilen bir savaşta diğer müminleri hariç tutarak bir anlaşma imzalayamaz; anlaşma ancak müminler arasında eşitlik ve adalet çerçevesinde yapılacaktır. 

18. Savaşa katılan bütün askerî birlikler nöbetleşe görev yapacaktır. 

19. Müminler birbirinin Allah yolunda akan kanlarının intikamını birlikte alacaktır. 

20a. Takva sahibi müminler en iyi ve en doğru yol üzerinde bulunurlar. 

20b. Hiçbir müşrik bir Kureyşli’nin malını ve canını himayesi altına alamaz ve hiçbir müminin Kureyşliler’e müdahalesine engel olamaz. 

21. Bir kimsenin bir müminin ölümüne yol açtığı kesin delillerle sabit olur ve maktulün velisi diyete razı olmazsa o kimse kısas hükümlerine tâbi olur; bu takdirde bütün müminler öldürene karşı tavır alır. Bunlara sadece bu hükmün uygulanması için hareket etmek helâl olur.

 22. Bu yazının içeriğini kabul eden, Allah’a ve ahiret gününe inanan bir müminin bir katile yardım etmesi ve ona sığınacak yer bulması helâl değildir; katile yardım eden veya sığınacak yer gösteren kimse kıyamet günü Allah’ın lânet ve gazabına uğrayacaktır ve artık kendisinden ne bir para ne de bir taviz kabul edilecektir. 

23. Üzerinde ihtilâfa düşülen konular Allah’a ve resulü Muhammed’e arz edilecektir.

 24. Yahudiler müminler gibi savaş devam ettiği müddetçe savaş masraflarını kendileri karşılayacaktır. 

25a. Avfoğulları Yahudileri müminlerle birlikte bir ümmet teşkil eder. Yahudilerin dinleri kendilerine, müminlerin dinleri de kendilerinedir. Buna mevlâları da dahildir. 

25b. Haksızlık yapan veya suç işleyen kimse yalnız kendine ve aile fertlerine zarar vermiş olacaktır. 

26. Benî Neccâr yahudileri Avfoğulları Yahudileriyle aynı haklara sahiptir. 

27. Benî Hâris yahudileri Avfoğulları Yahudileriyle aynı haklara sahip olacaktır. 

28. Benî Sâide yahudileri Avfoğulları Yahudileriyle aynı haklara sahiptir. 

29. Benî Cüşem yahudileri Avfoğulları Yahudileriyle aynı haklara sahip olacaktır.

 30. Benî Evs yahudileri Avfoğulları Yahudileriyle aynı haklara sahiptir. 

31. Benî Sa‘lebe Yahudileri de Avfoğulları Yahudileriyle aynı haklara sahiptir. Haksız bir fiil işleyen kimse sadece kendine ve aile fertlerine zarar vermiş olacaktır. 

32. Cefne kabilesi Sa‘lebe’nin bir koludur, dolayısıyla onlar gibi mülâhaza edilecektir. 

33. Benî Şetîbe Yahudileri de Avfoğulları Yahudileriyle aynı haklara sahip olacaktır. Şüphesiz iyilik, günah ve kötülükten farklıdır. 

34. Sa‘lebe’nin mevlâları bizzat Sa‘lebîler gibi kabul edilecektir. 

35. Yahudilere sığınmış olan kimseler bizzat Yahudiler gibi kabul edilecektir.

 36a. Yahudilerden hiçbir kimse Hz. Muhammed’in izni olmadan -Müslümanlarla birlikte savaşa- katılamayacaktır. 

36b. Bir yaralamanın intikamını almak yasak edilmeyecektir. Bir adam öldüren kimse yalnız kendini ve aile bireylerini sorumluluk altına sokmuş olur. Bu sorumluluktan kaçmak haksızlıktır. Allah bu kurallara riayet edenlerle beraberdir. 

37a. -Medine’ye yönelik bir saldırı olması halinde- Yahudiler ve Müslümanlar kendi savaş masraflarını kendileri karşılayacak, bu sahifede gösterilen kimselere savaş açanlara karşı yardımlaşacaktır. Onların arasında kötülük değil iyi niyet ve samimiyet hâkim olacaktır. Bu vesikadaki bütün kurallara muhakkak riayet edilecektir. 

37b. Hiçbir kimse müttefiklerine karşı suç işleyemez; mazluma muhakkak yardım edilecektir. 

38. Yahudiler Müslümanların yanında savaştıkları müddetçe harcamalara katılacaklardır. 

39. Yesrib vadisi bu sahifede adı geçenler için mukaddes bir yerdir.

40. Himaye altındaki kimse bizzat himaye eden gibidir; ne zulmedilir ne de kendisi zulüm işleyebilir. 

41. Himaye hakkına sahip kimselerin izni olmadıkça kimseye himaye hakkı verilemez. 

42. Bu yazıda adı geçen kimseler arasında meydana gelmesinden endişe edilen anlaşmazlık ve öldürme vakalarının Allah’a ve resulü Muhammed’e arz edilmesi gerekir. Allah bu sahifeye en iyi riayet edenlerle beraberdir. 

43. Kureyşliler ve onlara yardım edecek olanlar himaye altına alınmayacaktır. 

44. Bu vesikada zikredilen kişiler Yesrib’e saldıracak olanlara karşı yardımlaşacaktır. 

45a. Eğer Yahudiler, Müslümanlar tarafından barış antlaşması yapmaya veya barış antlaşmasına katılmaya davet olunursa bunu kabul edip anlaşmaya iştirak edeceklerdir. Eğer Yahudiler Müslümanlara aynı şeyleri teklif edecek olursa müminler de aynı sorumlulukları yerine getireceklerdir. Din uğruna yapılacak savaşlar bu hükümlere tâbi değildir. 

45b. Medine’deki her zümre şehrin savunmasında kendine ait bölgeden sorumludur. 

46. Bu sahifede adı geçenler için konulan şartlar hem Evs Yahudilerine hem de onların mevlâlarına sahifede adı geçen kimseler tarafından tavizsiz bir şekilde uygulanır. Kurallara mutlaka uyulacak ve asla aykırı hareket edilmeyecektir. Haksız kazanç sağlayanlar sadece kendilerine zarar vermiş olurlar. Allah bu sahifede gösterilen maddelere en doğru ve en mükemmel şekilde riayet edenlerle beraberdir. 

47. Bu vesika haksız bir icraatta bulunan veya suç işleyenlere ayrıcalık sağlamaz yahut cezalandırılmasına engel olmaz. Savaş için yola çıkanlar da Medine’de kalanlar da emniyet içinde olacaktır; haksız bir fiil ve suç işlenmesi hali müstesnadır. İyilik yapanlar ve sorumluluğunun bilincinde olanlar Allah ve resulünün himayesi altındadır.[6]


[1] Murat Şen,  “Anayasal Belge Olarak Medine Sözleşmesi”,  Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi,  1998,  sy. 1-2,  s. 555-609.

[2] Hayreddin Karaman,  Mukayeseli İslam Hukuku,  İstanbul,  1986, İz Yayıncılık,  s. 72-73.

[3] Hayreddin Karaman,  Mukayeseli İslam Hukuku,  İstanbul,  1986, İz Yayıncılık,  s. 72.

[4] Mustafa Erdoğan,  Anayasa Hukuku,  Ankara,  2014, Orion Yayınevi,   s. 70.

[5] Mustafa Kelebek,  “İslam Hukuk Felsefesi Açısından Medine Vesikası”,  Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi,  2000,  sy.4,  s.325-374.

[6] Muhammed  Hamîdullah,  İslâm Anayasa Hukuku, 2018, Beyan Yayınları,  s. 96-102


[1] Muhammed Hamidullah, İslam Anayasa Hukuku,  İstanbul,  Beyan Yayınları,  2018, s. 97.

[2] Ender Ethem Atay, “Anayasa Kavramının Tanımı, Hazırlanması ve Değiştirilmesi Arasındaki İlişki”, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2008,  sayı 1,  cilt 12,  s. 503.

[3]  Erdoğan Teziç,  Anayasa Hukuku,  Beta Basım Yayım,  2018,  s. 4.

[4] Atilla Yayla,  “Anayasacılık, Anayasal Demokrasi ve İdeolojiler”,  Liberal Düşünce Dergisi,  2012,  sy. 66,  s. 13-22.

[5] Vahap Ovacı,  “İslam Hukukunun Karakteristik Özellikleri”,  Bozok Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi,  c. 7, 2015,  sy. 7,  s. 69-80.

[6] Muhammed Hamidullah,  İslam Anayasa Hukuku,  Beyan Yayınları, 2018,  s.19.

[7] Abdulvahab Hallaf, “ İslam Devlet Anayasası”,  1953,  s. 193-201.

[8] İbn-i Şebbe, Tarihul Medinetul Münevvere,  s.459. (Akt. Mahmut Kelpetin, İslam Öncesi Medine, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran 2017, sy. 52)

[9] Muhammed Hamidullah, İslam Hukuku Etüdleri,  İstanbul, 1984, Bir Yayıncılık, s. 30-34.

[10] Buhari,  El Camiu’s-Sahih,  Karınca&Polen yayınları, s. 181.

[11] Muhammed Hamidullah,  İslam Hukuku Etüdleri,  İstanbul, 1984, Bir Yayıncılık,  s .34.

[12] Muhammed Hamidullah,  İslam Anayasa Hukuku,  Beyan Yayınları,  2018,  s. 102.

[13] Mustafa Özkan,  Medine Vesikası/Anayasası ve Birlikte Yaşama,  Ankara,  2018, Fecr Yayınevi,  s. 17.

[14] Sabri Hizmetli,  İslam Tarihi,  Ankara,  2006, Ankara Okulu Yayınları,  s. 218.

[15] Mustafa Özkan,  Medine Vesikası/Anayasası ve Birlikte Yaşama,  Ankara,  2018, Fecr Yayınevi,  s. 19.

[16] Muhammed Hamidullah,  İslam Peygamberi, 2019, Beyan Yayınları,  s. 164-165.

[17] İbrahim Sarıçam,  Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı,  Ankara,  2001, Diyanet Vakfı Yayınları,  s. 133.

[18] Muhammed Hamidullah,  The First Written-Constitution in the World,  Lahore,  1968, (Akt. Muhammed Hamidullah, İslam Anayasa Hukuku, Beyan Yayınları, 2018.)

[19] Mustafa Aydın,  İslam’ın Tarih Sosyolojisi İlk Dönem Müslüman Toplumun Şekillenişi,  İstanbul,  2015, Pınar Yayınları,  s. 153.

[20] Vakıdi;  Ebu Ubeyd. (Akt. Mustafa Özkan,  Medine Vesikası/Anayasası ve Birlikte Yaşama,  Ankara,  2018. )

[21] Cook;  Brockelmann;  Wellhaussen;  Hamidullah. (akt. Mustafa Özkan,  Medine Vesikası/Anayasası ve Birlikte Yaşama,  Ankara,  2018, )

[22] Muhammed Hamidullah,  İslam Anayasa Hukuku, Beyan Yayınları,  208,  s. 102-103.

[23] İbn Hibban,  Es-Siretu’n-Nebeviyye ve Ahbarul-Hulefa,  Ankara, 2017, Ankara Okulu Yayınları,   s. 147.

[24] Vakıdi,  Kitab’ul-Meğazi,  Ankara,  2019, Ankara Okulu Yayınları,  s. 176.

[25] Muhammed Hamidullah,  İslam Anayasa Hukuku, Beyan Yayınları,  s. 112-113.

[26] Karl Brockelmann,  Tarihu’ş-Şuubi’l-İslamiyye,  Beyrut,  1948,  s. 52. (Akt. Muhammed Hamidullah,  İslam Anayasa Hukuku,  Beyan Yayınları, 2018. )

[27] Michael Cook,  “Muhammed” ,  Oxford University Press,  1983. (Akt. Mustafa Özkan,  Medine Vesikası/Anayasası ve Birlikte Yaşama,  Ankara,  2018,  )

[28] Watt, W. Montgomery,  Peygamber ve Devlet Adamı Hz. Muhammed,  2015, İletişim Yayınevi,  s. 106.

[29] Murat Şen, “Anayasal Belge Olarak Medine Sözleşmesi”, Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi,  1998, C. 6,  sy. 1-2,  s.555-609.

[30] Murat Şen, “Anayasal Belge Olarak Medine Sözleşmesi”,  Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi,  1998, C. 6 , sy. 1-2,  s. 555-609.

[31] Abidin Sönmez,  Resulullah’ın Diplomatik Münasebetleri,  İstanbul,  2007, İnkılap Yayınları,  s.91.

[32] Muhammed Hamidullah,  İslam Anayasa Hukuku,  Beyan Yayınları, s.112-113.

[33] Madde 33, 37, 46, 47.

[34] Madde 1, 39, 3-14, 19, 21, 22, 24, 36, 37, 38, 44, 23, 42.

[35] Madde 16, 25-35, 45, 46, 47.

[36] Mustafa Erdoğan,  Anayasa Hukuku,  Ankara,  2014, Orion Yayınevi,  s. 29.

[37] Mustafa Özkan,  Medine Vesikası/Anayasası ve Birlikte Yaşama,  Ankara,  2018. Fecr Yayınevi,  s. 46-47.

[38] Madde 1.

[39] Madde 39.

[40] Madde 3-14, 19, 21, 24, 36, 37, 38, 39, 44.

[41] Madde 2.

[42] Madde 23, 42.

[43] Madde 14, 15, 17.

[44] Madde 17, 33, 37, 46, 47.

[45] Madde 42, 46, 47.

[46] Madde 45, 47.

[47] Madde  16, 25.

[48] Mustafa Kelebek,  “İslam Hukuk Felsefesi Açısından Medine Vesikası”,  Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2000, sy. 4, s. 325-374.

[49] Muhammed Hamidullah,  İslam Tarihi,  Beyan Yayınları,  s. 264.

[50] Mustafa Özkan,  Medine Vesikası/Anayasası ve Birlikte Yaşama,  Ankara,  2018, Fecr Yayınevi,  s. 49.

[51] Muhammed Hamidullah,  İslam Anayasa Hukuku,  İstanbul, Beyan Yaynları,  2018,  s. 92-93.


TEŞEKKÜR: Akademik çalışmalar konusunda bizlere yol gösteren; Azmi, hoşgörüsü, idealist karakteriyle öğrencilerine ilham kaynağı olan, benimde bu çalışmamın her anında yardımı ve dahli olan, bu makalenin incelemesini ve tashihini yaparak kişisel sitesinde yayınlamama müsaade eden değerli hocam Ahmet Fevzi Kibar’a çok teşekkür ederim.
Ayrıca makalemin yazım sürecinde yardımlarını eksik etmeyen Akademik çalışma okulu üyesi sevgili Bilal Başer’e teşekkür ederim.

Yazar Hakkında

Ahmet Fevzi Kibar

Ahmet Fevzi Kibar

Akademisyen, Hukuki Danışman ve Yazar
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Özel Hukuk yüksek lisans mezunu ve İstanbul Üniversitesi Özel Hukuk doktora eğitimi (devam ediyor). Kişiler, Aile, Eşya, Miras, Borçlar, Gayrimenkul, Fikri Mülkiyet ve Ürün Sorumluluğu Hukuku alanlarında çalışma yapmaktadır. Ayrıca hikâye, deneme ve eleştiri yazarlığı da yapmaktadır. Evli ve baba.

Yorum Yap

Konuşmaya Başla
WhatsApp Destek Hattı
Merhaba, ANAYASAL BİR BELGE OLARAK MEDİNE VESİKASI bu konu hakkında destek alabilirsiniz...